ORADA DURUM NASIL ?

GEÇENLERDE gazetelerde okudunuz.

Londra’da, demokrasinin beşiği Westminster Sarayında Rumların güdümündeki “İngiltere’deki Kıbrıslılar Ulusal Federasyonu” bir seminer düzenlemeye kalktı..

Kalktı diyorum..

İşi gizli-saklı yapmaya çalışanlar, sonunda hem kendilerini ele verdi..

Hem bazı , başka türlü gösterilmeye çalışılan duygular açığa çıktı..

Hem de bizim artık mazlum, sorgulamasız, tepkisiz olmadığımız ilan edildi..

Adı geçen kurum, Rumca yayınlanan  bir gazeteye,  semineri ilanla duyurdu..

Seminerin konusu “ Kıbrıs-Türkiye ve Avrupa Birliğiydi”..

Bir rastlantı sonucu bundan haberi olan ve Rumca bilen bir vatandaşımızın e-mail yoluyla duyurmasıyla da bir anda Türk toplumunda gerekli herkes, toplantıdan haberdar oldu..

Haberleşme, bilgilendirme  çağında, birşeyin gizli kalması ne kadar mümkün olabilir ki ?

Bir anda, mail’de gelmek isteyenlerin başvuracağı mail adresine, bizden mesajlar yağmaya başladı..

Hatta aralarında benim de bulunduğum birkaç kişi, tarihi belirtilmediğinden, bir hafta önce toplantının yapılacağı salona gittik..

Toplantının bir hafta sonra yapılacağını da böylece öğrendik..

Türkiye’yi, Kıbrıslı Türkleri ilgilendiren bir toplantı düzenleniyor..

Çoğu Türkçe konuşan toplumun yaşadığı bölgelerin milletvekillerinin konuşacağı böyle önemli bir toplantıya, Türk toplumundan değil birini davet etmek, kimseye  haber bile verilmiyor..

Bu arada, ben de dahil birçok başvurana, toplantının yapıldığı salonda yer kalmadığı gerekçesiyle , “üzülerek” red cevabı geliyor..

Gazetecinin işi, red edilse de denemek, olanı,biteni görmektir deyip, bu kez doğru günde Westminster’in yolunu tutuyorum..

Yanımda Anadolu Ajansı’nın yılların tercübeli temsilcisi Dilek Kocabaş ile beraber Londra’nın , demokrasinin simgesi haline gelen Parlamento binasına varıyoruz..

Önce dışarda, baştan sona  simsiyah yas giysilerine bürünmüş kadınlı-erkekli Rumların, 1974’den beri kayıplarıyla ilgili gösteriyi izliyoruz..

Yakalarında kayıpları simgeleyen “sarı kurdele” takmış, İngiliz milletvekillerinin Rumlarla sarmaş dolaş yakınlığı ilgimizi çekiyor..
Sonra Parlamento’ya girmek için polisin bulunduğu kapıya gidiyoruz..

Galerileri gezmek, parlamentoyu görmek gibi çeşitli nedenlerle halka açık olan Parlamento binası, bu kez bize kapanıveriyor nedense..

Elimizde Foreing Press Association’un (Yabancı Basın Derneği) , Metropolitan Police teşkilatınca tanınan , kimlik yerine geçen kartını gösteriyor,

Türk basınından geldiğimizi ve toplantıyı izleyeceğimizi söylüyoruz..

Kapıda 3-4 polis duruyor.. Sert, kabaya kaçan bir tavırla bize kenara çekilip , beklememiz söyleniyor..

Şaşırmıyor değilim.. Çünkü, gösterideki Rumlar, birer birer ellerini kollarını sallayıp, toplantıya giriyorlar..

Bize “davetiyeniz” var mı diyen polisler, onlara hiçbir şey sormuyor.. Zaten ortada ne davetiye var, ne isim listesi..

Tek fark , onların Rum, bizim Türk olmamız..

Birkaç İngiliz milletvekili de onları tanıdığını , kefil  olduğunu söyleyip, içeri alıyor..

Birkaç kere, sesi daha fazla çıkan hanım polise gidip, neden bekletildiğimizi, davetiye olmadığını, girenlerde de bulunmadığını söylüyorum..

Polis, daha sert, daha kaba tonla “Yolu kapattığımı,kenara çekilmemi” söylüyor..

Bu arada, Temmuz’un başı olmasına rağmen yaza hasret Londra’da, gök kapanıp, sağanak yağmur boşalıyor tepemize.. Şemsiye bile bizi koruyamıyor..

Arkamızdaki kuyruk da artıyor.. Gelenler iki meslektaşımız ile bizimle aynı dili konuşan, toplantıya katılmak isteyenler..

Onlar da bekleyin komutuyla kenara diziliyor..

Toplantı da bu arada başlıyor.. İngiliz milletvekili, görevli olduğunu tahmin ettiğim Rumlar ise  toplantıya katılacak Rumları içeri almak için bekliyorlar..

Polis, onlara bizi ne yapacaklarını soruyor..,

Bu arada turistler , paşa paşa kırık-dökük İngilizceleriyle içeri girme izni alıp, parlamentonun kapısından içeri süzülüveriyor..

 

Polise, dürüstlüğümüzün karşılığını böyle görmekten büyük üzüntü duyduğumu, basın olarak toplantıyı izlememize izin verilmesini söylüyorum.. Her soru soruşta, polisin sesi daha da kabalaşıp, sertleşiyor..

Bu arada, yanımıza içerden orta yaşlı, gözlüklü bir Rum bey geliyor.. Basın kartlarımızla yanına yaklaşıyoruz..
Benim adımı okur okumaz, “Ben sana gelme diye yazmıştım . Niye geldin ? “ diyor..

Kim olduğunu tahmin ediyorum..

Daha sonra adını soranlara ise “ Ben toplantıyı düzenleyen kurumun genel sekreteriyim” diyor..

Bana red cevabındaki isim Anreas Karaolis, karşımızda duruyor..

İçerde bizden birkaç kişinin Türk toplumunu temsilen bulunduğunu, Türk basınından da görevlilerin olduğunu söylüyor..

Konuşma, münakaşaya dönüyor..

Karaolis, yüzüme bakıp, “ Istemememize rağmen, Federasyon ve Konsey’den birkaç kişiyi aldık” diyebiliyor..Yangın tehlikesinden, güvenlik onlemlerinden bahsediyor.. Salon dolu diyor.. Diyor da diyor..

İçerdeki Türklerle temasa geçemiyoruz.. Tanıdığımız milletvekillerini sayıyoruz.. Ama hem Rumlar, hem polis,  Nuh diyor, Peygamber demiyor..

Sağanak yağmur başımızdan aşağı yağıyor da yağıyor..

Karaolis, bize yer yok dedikten sonra en az 20 Rum, rahatça toplantıyı izlemeye giriyor..

Ne sorgu, ne sual .. Onlar Rum, biz Türküz..

 

Kocaman Big Ben’in saati 7.15’de haşmetiyle çalıyor.. Biz 45 dakikadır kapıda, mücadele ediyoruz..

Ömrümün büyük bölümünü geçirdiğim bu ülkede, hiç ayrımcılıkla karşılaşmadığımı, yabancı olduğumu hissetmediğimi göğsüm kabararak söylerdim.. Ta ki 3 Temmuz akşamına kadar..

Ilk kez Türk olduğum için,  milliyetim nedeniyle bir yerden reddediliyordum..

Hem de demokrasi beşiği,  fikir özgürlüğü, insan hakları, basın özgürlüğünde dünya liderliğine soyunan bir ülkenin, Parlamentosunun kapısında..

 

 

Kıbrıs’da yaşamadım, ancak Kıbrıs davasını çocukluğumdan beri  radyolarda, TV’lerde yaşadım.. Şehitleri, çatışmaları dinleyip, okuyup , tanımadığım bilmediğim kurbanlara çok ağladım..

Kıbrıs Barış Harekatında, İstanbul Boğaz Köprüsünün yakınındaki evimizde, perdelerimizi çekip, ışıklarımızı karartıp ailecek savaşanlara dua edip,  çok sabahladık..

Gazetelerin ikinci, üçüncü baskılarını çok bekledik..

Kıbrıslı eşimden, ailesinden çok şeyler duyup, öğrendim.. Kıbrısla ilgili çok kitap okudum, sayısız toplantı izledim..

Yıllar sonra yeşil adaya gelip, Karaoğlanoğlu şehitliğini ziyaret ettiğimde biraz da  olsa, orada yaşayanların çektiği acıları ucundan anlayabildim..

Şövenizmin, savaşın insanlığa ne kadar acı , ızdırap verdiğine yakın tarihimizde tanıklık ediyoruz..

Parlamentoda, bizi ilgilendiren bir toplantıya, Türklüğümüz nedeniyle alınamama, reddedilme,

Zorla da olsa toplantıya girebilen bir avuç  temsilcimizin uğradığı hasmane tutum,  “Adaya barış getirmek için Türk ordusu oraya gitti” dediği için saldırılan Lord Maginnis’in başına gelenler bize birşeyler anlatmıyor mu ?

Bizim buralar böyle,

Orada durumlar nasıl ?

----------

 

 

 

 

Bu haber 144 defa okunmuştur

:

:

:

: