Münhasır ekonomik bölge derken..

Sürekli duyar olduk, münhasır ekonomik bölge mevzusunu.
Sürekli duyar olduk, münhasır ekonomik bölge mevzusunu.
Kısa adı (MEB) olarak da bilinir.
Peki nedir bu MEB?
İşte bugün bu mevzuya ayırmak istedim köşemi.
Münhasır ekonomik bölge (MEB),
(İngilizce: Exclusive economic zone (EEZ)) Deniz Hukuku ile ilgili Birleşmiş Milletler Sözleşmesi uyarınca bir devletin deniz kaynaklarının araştırılması ve kullanılmasında su ve rüzgar enerjisi de dahil olmak üzere özel haklara sahip olduğu deniz bölgeleridir.
Bu alan devletin denize olan kıyı kenarından, denize doğru karasularında 200 deniz mili dışına kadar uzanır. Argo kullanımında, bu terim devletin kabul edilen karasularının tamamında ve hatta 200 millik sınırın ötesinde kıta sahanlığı içerecek şekilde kullanılmaktadır.
Genel olarak MEB, bir ülkenin kıyı başlangıcından itibaren denize ve/veyahut okyanusa doğru 200 deniz mili (370 km.) kadar uzanır. Bu kuralın istisnası ise, ülkelerin MEB'leri örtüştüğü / birbiri ile çakıştığı zamanlarda, diğer bir deyişle ülkenin kıyı başlangıcından itibaren diğer ülkeye ait deniz sınırına ulaşıncaya kadar 400 deniz mili (740 km) mesafe bulunmadığındadır. Böyle bir durum meydana geldiğinde ise, MEB devletlerin deniz sınırı tasvir edilerek belirlenir. Genellikle bu gibi durumlarda MEB, en yakın devletin varsayılan sınırları ile örtüştüğü alandır.
Konuyu biraz daha netleştirecek olursak;
Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) kavramı 1982 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi ile düzenlendi.
Ancak Türkiye, Ege sorununda elini zayıflatacağı gerekçesiyle 36 yıldır bu sözleşmeye imza koymuş değil.
MEB, karasularının ötesinde ve bu sulara bitişik, belirlenen özel hukuki rejime tabi ve sahildar devletin hakları ve yetkileri ile diğer devletlerin hakları ve serbestliklerinin belirlendiği bölgeyi ifade ediyor.
Münhasır ekonomik bölge kıyı devletin sahil şeridinden itibaren başlıyor ve 200 millik bir alanı kapsıyor.
Yani BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre devletlerin 12 millik karasularının bittiği noktadan itibaren 200 mile kadar MEB ilan etme hakları var.
Deniz Hukuku Sözleşmesine göre, sahildar devletler bu bölgede;
Deniz yatağı üzerindeki sularda, deniz yataklarında ve bunların toprak altında canlı ve cansız doğal kaynaklarını araştırılması, işletilmesi muhafazası ve yönetimi konuları ile ilgili faaliyetlerde bulunmak,
Sudan, akıntılardan ve rüzgarlardan enerji üretimi gibi, bölgenin ekonomik amaçlarla araştırılmasına ve işletilmesine yönelik faaliyetlerde bulunmak,
Suni adalar, tesisler ve yapılar kurmak ve bunları kullanmak; denize ilişkin bilimsel araştırma yapmak gibi haklara sahiptirler.
Bu bilgilerden sonra dönelim Kıbrıs’a.
Malum bizim tanımımızla Kıbrıs Rum Yönetimi, uluslararası bilinmişliği ile Kıbrıs Cumhuriyeti bütün bu argümanları kullanarak bölgede doğal gaz arama faaliyetleri ve sondaj çalışmaları yapıyor bir süreden bu yana.
KKTC olarak da bizim bu konuyla ilgili ortaya koyduğumuz bir itirazımız söz konusu.
Nedir o?
Adanın çevresinde bulunan bütün doğal zenginlikler ada halklarına aittir.
Bu son derece adil bir öngörüdür.
İşte tam da bu nedenledir ki hale hazırda devam eden siyasi soruna ek olarak bugün böyle bir sıkıntıyı da denizlerde yaşıyoruz.
Rum Yönetimi ısrarla tek yanlı olarak bu faaliyetlerini sürdürme çabasına girerken,Türk Yönetimi de ısrarla bu faaliyetleri engelleme girişimlerini sürdürüyor.
Şimdi burada kim ne kadar haklıdır, değildir saptamasına girmeden, gerçek olana bakmak istiyorum.
Kıbrıs Cumhuriyeti ve/veyahut bizim tabirimizle Kıbrıs Rum Yönetimi Kıbrıs’ta siyasi sorun devam ettiği sürece tek yanlı olarak bu tür faaliyetlerde bulunmaması gerektiğinin idraki içerisinde olmamakla birlikte tek yanlı bir tavırla hareket etmenin yaratacağı sıkıntıların farkındalığı ile politika belirlemiyor.
Buna istinaden bizim tabirimizle KKTC ve/veyahut Kıbrıs Türk Yönetimi de Türkiye dışında uluslararası alanda tanınmamışlığın verdiği dezavantaj nedeniyle bu konuda Türkiye ile yapmış olduğu ikili anlaşmalar çerçevesinde bunun önünü almak istiyor.
Peki bu meşru mu?
Kimine göre değil.
Ve/fakat KKTC’nin Türkiye tarafından tanınmış olması kendi içinde yaratılan bir hukuk çerçevesinde ikili anlaşmaları meşru kılıyor.
Her ne kadar da bu anlaşmaların uluslararası toplulukta bir hükmü olmasa da.
Dolayısıyla şimdi bunlara girecek olursak bu işin içinden çıkmak çok da mümkün olmayacak.
Nitekim yarım asırdır devam eden Kıbrıs sorunun da bir çözüme ulaşılamamasının en büyük nedenlerinden birisi de budur.
İşte bütün bunlardan yola çıkarak ve yaşanan gelişmelere de bakarak aslında yeniden kurulması kuvvetle muhtemel olan müzakere masasında tarafların elinde koz olarak kullanmayı amaçladıkları argümanların başında doğal gaz mevzusunun geleceği anlaşılıyor.
O halde Kıbrıs’ta bir çözüme ulaşılamadığı sürece ada çevresinde doğal gaz vs gibi faaliyetlerin tek taraflı olarak bir noktaya taşınması böyle bir konjonktörde çok da mümkün görünmüyor.


Bu haber 175 defa okunmuştur

:

:

:

: