Yeryüzünde güç algısı

Kim güçlü, ne kadar güçlü? Güce ne zaman, nasıl ulaşılır? Güç bir gün biter mi?
Kim güçlü, ne kadar güçlü?
Güce ne zaman, nasıl ulaşılır?
Güç bir gün biter mi?
Gün içinde “güç” kelimesini kaç kez kullanıyorsunuz?... Sanırım sayısız. Zenginin parası züğürdün çenesini yorar misali.
Kısaca, güç, karşısındakini etki altına alarak istediklerini yaptırmak. Herkes güçlü olsun, her söylediği karşılık bulsun istiyor. Olmasa da güçlüymüş gibi gösteriyor, güçlü gözükmek istiyor.
“Para mı güç?”, “İtibar mı güç?” diye soracak olsam yanıtı “güç” olur ki bu olgu da dünyanın halini anlatıyor.
Güç kullanımında bilinen üç temel yöntem var; “sopa, havuç, ikna”. Birincide döversin, korkar; ikincide ücreti mukabili ilerlersin; üçüncüde aklını kullanırsın, uzlaşıda buluşursun. İlk ikisi görece hızlı. Sonuncu, uzun ve maliyetli. Fakat her konu aşağı yukarı böyle gelişiyor. Köşedeki bakkal da Amerika Birleşik Devletleri Başkanı da bu yöntemi uyguluyor. Evde, okulda, iş yerinde ve memlekette… Hazindir, durum bu
Güç olgusuna kafa yoran önemli isimlerden biri Joseph Nye Jr. Nye, akademisyen kimliğine ek olarak Beyaz Saray’da da görev almış bir düşünür,danışman. Güç konusunda literatürde referans sayılacak çalışmaları bulunuyor. Birinin başlığı ise konjontür düşünülecek olursa “Amerika’nın sonu mu?” (Is the American Century Over?)
Temel olarak, ABD gücünü neden yitiriyor sorusuna yanıt veren Nye’ın kitaplaştırdığı analizleri 2015 yılına ait. Bugün gibi! Ancak takip edenler bilir, makaleleriyle güncel analizlerini sürdürüyor. Kitabı şiddetle tavsiye ederim, adeta kızım sana söylüyorum gelinim sen anla misali!...
Tarihsel olarak 19’uncu yüzyılın sonunda ABD dünya ekonomisinin yarısı kadar bir büyüklüğe ulaşmıştı. En güçlü oydu. ABD’nin ilk bakışta anlaşılmayan güç erozyonu probleminin miladı 1945. Şöyle ki, savaş sonrası diğer ülkelerin toparlanma süreçleriyle dünya ekonomisinden aldığı paylar arttı, dünya genelinde normalleşme ki, buna dönemsel paradigma da diyebiliriz, ABD’ye yaramadı. Tabii güç körlüğü diye de niteleyebiliriz. Herkesin sorunu!
Bu yüzyılın en büyük paradigma kayması iki eksende gelişti. Önce Batı’dan Doğu’ya kayan servete bağlı güç. Çin faktörüyle anlatmak az sözle çok şey başarmanın ta kendisi.
Güç tanımı ve içeriğinde yaşanan değişim, ABD’nin şaşırtıcı Başkan tercihini etkileyen önemli neden oldu. Amerika yeniden güçlü olmak istedi. Trump’ın da sloganı bu değil miydi? Adet eksenli büyüme, konvansiyonel üretime rüzgar olmak, korumaya almak, birine ceza öbürüne ödül… Bakalım güce güç katabilecek mi?
ABD Ulusal İstihbarat Örgütü, rutin gelecek analizleri yapıyor. ABD’nin 2030’a kadar dünyanın en güçlü ülkesi olabileceğini ama dünyaya hükümdar olamayacağını öngördüğü yorumunu okuduğumda anlamlandırmakta zorlanmıştım. Ezberime göre; madem en güçlü o, hükümdar da olmamalı mıydı? Diğer paradigma kayması ise yerleşik kurumlar ile sivil hayat arasında yaşanıyor. Hükümet ya da yerel yönetimler hayatımızdaki en önemli konularla, örneğin iklim değişikliği, terör, mali istikrar, yoksunluk, şiddet, salgın hastalıklar, elektronik saldırılar, hak ihlalleri, kültürel göç, mülteci sorunu baş etmekte güçlük çekiyor. Topluluklar, her ne kadar “güç”lü olurlarsa olsunlar, kendisini ıskalayanları pas geçiyor. Sorunlarına cevap veren sivil kurumlara yöneliyorlar.
Geleneksel rekabet unsurları toprak, doğal kaynak, insan. Bunlara, enerji, sağlık, eğitim eklediğimizde Maslow hiyerarşi formülünü çözdüğümüzü sandık. Tasarruf, kalite, gelir adaleti ile hem bireysel hem de kurumsal yapıların gücünü test ettik. İnancı yalnızca dinle ilişkilendirmekle hata yaptığımızı göremedik. İnanmanın başka versiyonları da var; kurumlara inanmak, kişilere inanmak diye çeşitlendirilebilir. Bu inancın dışa vurumu güven. Araştırmalar “güven” duygusunun davranışlarımızı yakından etkilediğini gösteriyor. Davranış değişikliklerini öngörmek son yılların en büyük sporu. Her seçim öncesi ülkemizde yaptığımız gibi.
Bu haber 75 defa okunmuştur

:

:

:

: