Rakamlar başka refah başka şeydir

Bir ülkede GSYH oranları ekonomik büyümenin kalitesi hakkında bize hiçbir şey söylemez.
Bir ülkede GSYH oranları ekonomik büyümenin kalitesi hakkında bize hiçbir şey söylemez. Yüksek büyüme oranları beraberinde büyük bir çevre ve gürültü kirliliği, kalabalık ve doğa tahribatı da getiriyor olabilir. Ekonomik büyümenin yarattığı bu bedelleri dikkate almadan, sadece GSYH büyüme oranlarına odaklanmak, en basit ifadeyle, yanıltıcı ve eksik olacaktır.
Diğer önemli bir konu da GSYH’nin nasıl finanse edildiğidir. Örneğin, Kuzey Kıbrıs gibi kendi kendine yetmeyen bir ekonomik yapı içinde tasarrufların yatırımları karşılayamadığı bir realite, diğer bir deyişle, ithalatın ihracattan daha yüksek olduğu gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Dolayısıyla böyle bir ekonomi de ortaya çıkan değerler oldukça yüksek büyüme oranları gösterse bile, bu buyume dış borçlanma ile karşılanıyor olabilir. Ki bu durum şimdi içinde bulunduğumuz durumdur.
“Kalkınma” veya “Gelişme” kelimeleri günlük konuşma dilinde, gazetelerde ve akademik olan veya olmayan makalelerde sıklıkla “ekonomik büyüme” anlamına gelecek şekilde kullanılıyor. Diğer bir deyişle, geçmişten bugüne “kalkınma” çoğunlukla bir ülkenin GSYH’sinin ne kadar büyüdüğü olarak anlaşılıyor, ki bu konunun dar çerçeveden bakış açısına indirgenmesidir. Oysa “kalkınma”, sadece GSYH’ye, yani bir ülkenin üretim seviyesine indirgenemeyecek bir mesele. “Kalkınma” olgusunu düşünürken sadece iktisadi değil, toplumsal, siyasi, kültürel ve ekolojik etmenleri de işin içine katmak gerekiyor.
Bir ülkenin GSYH’si büyüme rekorları kırsa dahi, eğer o ülkede gelir adaletsizliği, sağlıksız yaşam koşulları, ekolojik tahribat, eğitim alanında sıkıntılar, sağlık sisteminde açmazlar,demokratik işleyiş lerde aksamalar, kadın-erkek eşitsizliği, toplumsal cinsiyetcilik, etnik ayrımcılık ve ırkçılık gibi sorunlar varsa, o ülkenin “kalkınmış” bir ülke olduğu söylenemez. Ekonomik büyüme kalkınma için oldukça önemli bir etken olarak düşünülebilir, ama hiçbir şekilde tek kriter değildir. Hatta, düşük büyüme oranlarına rağmen diğerlerine kıyasla daha “kalkınmış” ülkelerin varlığından söz etmek mümkündür.. Başka bir ifadeyle, yüksek büyüme oranları yukarıda listelediğimiz toplumsal ve ekolojik sorun ve ihtilaflar pahasına gerçekleştiriliyor olabilir.
Kalkınma iktisadı alandaki çalışmalarıyla 1998’de Nobel Ekonomi Ödülü alan Amartya Sen, insani kalkınma teorisini geliştirirken çok önemli bir konunun daha altını çiziyor. Sen’e göre kalkınma, insanların hayatlarındaki kapasitelerinin ne kadar geliştiğiyle, yani bir insanın ne olduğu ve ne olabileceğiyle alakalı. Örneğin, bir ülkedeki seçme ve seçilme hakkı tek başına yeterli değil; aynı zamanda insanların kendilerinin siyasi alanda temsil edilebileceklerine inanmaları da, zamanı geldiğinde oy verecekleri sandıklara ulaşabilir olmalarının etkisi de kritik olmamalı..Benzer şekilde, bir ülkede açılan okul sayısı kadar, o okullara öğrencilerin erişiminin olması da eşdeğer derecede önemli. Veya adaletin tesis edilemediği ve toplumun adalete olan güvenini kaybettiği bir ülkede kurulan mahkeme sayısının çok da önemi yok.
GSYH’nin bir diğer önemli yetersizliği daha vardır. O da GSYH’nin bir toplumdaki gelir dağılımı hakkında hiçbir şey söylememesidir. Örneğin, sabit fiyatlarla hesaplanmış kişi başına düşen GSYH sadece bir ortalamadır ve mutlaka dağılımla ilgili diğer göstergelerle beraber ele alınması gerekir.
Son olarak, iyi yaşamak denildiğinde anlaşılanlar herkes için çeşitlidir ve ille de GSYH büyümesinin sağladığı toplumsal etkilerle sınırlı olamaz, özellikle de yaratılan çevre tahribatı ve diğer olumsuz dış etkenler göz önüne alındığında. Örneğin, neden boş zaman yaratmak dururken, bunun yerine ekonomik üretimi arttırmak zorunda olduğumuzu düşünüyoruz? Üstelik daha eşit bir toplumda yaşamanın bu kadar büyük oranlarda büyümeyi gerektirmediğini bilmemize rağmen…
Bu haber 51 defa okunmuştur

:

:

:

: