Sosyal adaletin bittiği yerde...

Adalet herkesin umrunda olduğu konuların başında gelir. Adalet üzerine konuşmak için bir hukukcu,teolog, bir filozof, sosyal bilimci ya da aktivist olmak gerekmez.
Adalet herkesin umrunda olduğu konuların başında gelir. Adalet üzerine konuşmak için bir hukukcu,teolog, bir filozof, sosyal bilimci ya da aktivist olmak gerekmez. Tanımı üzerinde bir uzlaşma sağlamak hiçbir zaman mümkün olmamışsa da adalet, yine de yaşamın her döneminde üzerinde her seviyeden insanın durduğu bir kavramdır. Değişik kaygılardan beslenerek günümüze değin ulaşan farklı adalet tasavvurları, hiç kuşkusuz bugün bize içeriği oldukça zengin bir kavramsal çerçeve devretmiştir. Toplumsal hayatın merkezinde ve buna bağlı olarak da hem yerleşik toplum kuramında hem de toplumsal eylemlerde önde gelen bir rol oynadığı kesin olarak kabul edilen adaletin, sosyal bilimlerin tüm dallarında uzun uzadıya incelenmiş olması da şaşırtıcı sayılmamalıdır
Genelde adalet, üstün hukuk kurallarına ve ideallerine uygunluk açısından ele alınmaktadır. Adalet duygusu da adalet arayışı da hiç kuşkusuz insana özgüdür ve yaşamın, ister bireysel ister toplumsal düzeyde olsun sağlıklı bir şekilde sürdürülebilmesi ancak bununla mümkündür. Adalete ilişkin tartışmalar temelde insanın kendi ayrımına varmasıyla başlamıştır. Düzenleme, işbölümü, eşitlik ve bölüşme gibi gündelik hayata ilişkin temel birtakım öğelerin yokluğunda adalet, kendisiyle gerçekliğin yeniden inşa edilebileceği bir çerçeve olarak öne çıkmaktadır. Böylece hak ve adalet duygusuna işlerlik kazandırılarak mevcut kaosun aşılabileceği düşünülmekte, bireysel ve toplumsal düzeyde oluşan kargaşayı önleyecek bir güç olarak da hak ve adalet duygusuna vurgu yapılmaktadır. Adaletin temelini oluşturduğu ‘mülk’ tüm dünyayı, hatta bazılarına göre kainatı kapsar. Temel pozitif bilim olan fizikten, temel sosyal bilimlerden iktisata kadar ‘durumlar,’ ‘denge’ noktasına göre ilintilendirilir. Herhangi bir ‘durum’, ‘dengeden’ ne kadar uzaksa, kaotik boyut o kadar güçlenir. Bu da hem adalete olan ihtiyacı artırır, hem de o yöne doğru bir hareketi de doğurur. Fiziksel denge için de, iktisadi denge için de, sosyal denge için de bunu söyleyebiliriz. Eğer denge istikrarlı değilse durum kötüdür. O zaman dengeden uzaklaştıkça, geriye dönme istidadı artmayabilir. Ancak, bu tip ‘istikrarsız dengelerin’ hem sosyal hayatta, hem de fiziki dünyada çok yaygın bir olgu olmadığını düşünebilir, en azından umabiliriz. Mahkeme duvarlarında yazılı duran “adalet mülkün temelidir” düsturu sosyal hayattaki çok daha geniş dengeyi sembolize eder. Toplumsal hayatın en temel ihtiyaçlarından birisinin adalet olduğu konusunda pek tartışma yoktur. Kanunlara ve bunların uygulanmasına dayalı hukuk sistemleri adaleti dağıtmakla görevlidir. Bu sistemlerin başarısı sonucun gerçek adalete ne kadar yaklaştığıyla ölçülebilir. Hukuk sistemi başarılı olmadığı zaman resmi sistemin dışında toplum ‘yan’ çözümler üretir; mafya gibi. Ancak ‘adalet’ sosyal hayatta da sadece hukuki adaleti kapsamaz. Sosyal adalet gelir dağılımındaki bozuklukların tazmin edilmesi, fırsat adaleti/eşitliği (fırsatların dağılımındaki adalet), siyasi adalet (siyasi görüşlerin, yaklaşımların temsil edilmesindeki adalet) gibi geniş alanları kapsar sosyal hayattaki adalet kavramı.
Dolayısıyla bir ülkenin dış yatırım çekmesinden insanların kendilerini ülkenin ‘bir parçası saymasına’ kadar adaletin tesis edilmesi sağlıklı bir toplumsal yapının oluşmasında temel rol oynar. Adaletin tesis edildiği bir ülkenin vatandaşı olmaktan insanlar ‘gurur’ duyar.
Peki adalet nasıl tesis edilir? ‘Mülkün’ yani sosyal ve fiziksel dünyanın temeli adalet ise, adaletin temeli ne olabilir? Adalet nasıl tesis edilebilir? Cevap; liyakate dayalı yönetimdir. Toplumsal hayatın ortaya çıkarttığı kamusal ve özel karar noktalarına liyakatli insanların getirilmesi adaletin tesis edilmesinin olmazsa olmaz, temel şartıdır. Sistem önemlidir ama ‘sistemin’ temeli de karar noktalarına liyakatli insanların getirilmesidir. Liyakat deyince de teknik niteliklerle birlikte, dürüstlük, sadakat, basiret, dirayet gibi temel yöneticilik ve karar ya da insanlık erdemleri akla gelmektedir.
Her ideoloji sahibinin kendine göre bir tanımlaması ve her iktidar sahibinin kendine göre bir tatbik şekli olsa da ADALET; hakkın tecellisidir, hak ve hukukun gözetilmesi ve yerine getirilmesidir.
Adalet; hiç kuşku yok ki, önce ailede başlar, sosyal hayatta devam eder; lakin en önemlisi bunların devletteki tezahürüdür.
Dolayısıyla adaletin tecellisi konusunda en büyük sorumluluk hiç şüphesiz devletindir ve en büyük görev devlet idarecilerine düşmektedir. Nitekim devlet, toplumu idare etmektedir. Devletin kanunları ve devlet yetkililerinin uygulamaları sosyal hayata doğrudan tesir eder. Eğer kanunlar ve bu kanunları uygulayanlar adalet temelli olmazsa, hak tecelli etmez, insanların hukuku kaybolur ve hukuksuzluk baş gösterir. Devlete ve devlet yetkililerine olan güven kaybolur. Herkes kendi hakkını, kendi yöntemleriyle elde etmeye ve adaleti kendisi sağlamaya çalışır. Bu da toplumu ayakta tutan dinamikleri yıkar ve toplumda kaos meydana getirir. İşte bu noktada devletin yasaları kadar, devletin idarecilerinin yaklaşımı ve uygulamaları da çok önemlidir. Devlet idarecileri, halkın inanç ve değerlerini, toplumun ihtiyaçlarını ve sosyal hayatı gözeterek hareket etmek durumundadırlar.


Bu haber 66 defa okunmuştur

:

:

:

: