Denizi geçtik, derede boğulduk

Gelinen noktanın şakası yok. Her alanda ciddi bir yozlaşma yaşanıyor.
Gelinen noktanın şakası yok.
Her alanda ciddi bir yozlaşma yaşanıyor.
Siyasete bakınca, milletvekilliği araç değil, amaç olmuş.
Bu genelleme mi, evet, o zaman genelleme yaptırmamak bizzat siyasetin, siyasilerin kendi elinde.
Kamu çalışanlarına, özel sektöre, her türlü hakkı ve yasağı, elindeki yasal erkle düzenleyen siyaset, sıra kendine geldi mi sus, pus oluyor.
Düzenleyin, dokunulmazlıkları kaldırın, seçilmeyi dönemsel olarak sınırlandırın.
Bir milletvekilinin, sıradan vatandaştan bir farkı olmadığını, örnek olması gerektiğini, bu görevin ayrıcalıklar içermediğini, ilk başta siyaset dünyası anlayacak, anlatacak.
Gerisi oy verenlere kalmış, ama bu toplum, bu gerginliği hak etmiyor.
Boş, saçma, kimseye faydası olmayan, bir gündem ve konu karmaşası.
Bu toplum, çok ciddi travmalar yaşadı, yaşamaya devam ediyor.
Sağduyu haykırıyor, 'artık yeter'.
Profesör Doktor Mehmet Çakıcı siyasetçidir, TKP-YG Başkanıdır.
Siyasi hayatımızın yakın tarihinde iz sahibi olmuştur.
Ancak, Mehmet Çakıcı aynı zamanda bir bilim adamıdır.
Siyaset de yaptı, akademisyenlik de, yöneticilik de yaptı, ancak bilim hep önceliği oldu.
Hep merak ettim ve kendimce sorguladım.
Bunca olumsuzluk, bunca akıl dışı olay, bir başka ülkede yaşansa yer yerinden oynardı.
Bu ülke için en kötüsü alışılıyor, sıradanlaşıyor, normalleşiyor.
Peki, bu normal mi?
Neden toplumsal tepki yok, ya da bireysel çıkarlarla sınırlı, neden?
Mehmet Çakıcı 'siyasetçi oldum, ama siyaseti beceremedim' diyor.
Ve çarpıcıdır 'denizi geçtik, derede boğulduk' diye durumu özetliyor.
'Rumlarla mücadele ettik. 1974'ten sonra ise en büyük kötülüğü kendimize yaptık. Bir birini çekiştiren, eleştiren, uğraşan insanlar. Askerini döven komutanlar. Birbirini kıskanan doktorlar. Birbirini sırtından vuran siyasetçiler. 300- 500 TL'ye oyunu veren insanlar. Torpille olan işler.
Bunlara rağmen en kötü yöneticiler sandıktan birinci çıkar. En donanımlı, manifestosu dolu olan siyasetçi ve partiler sandıkta kalır. Dostluğu, yoldaşlığı, arkadaşlığı kaybettik. 1974 sonrasında birlikteliği sağlayamadık.
En sağcılara bakın, Türkiye'den parayı en iyi ben alırım diyor. Kendi ayakları üzerinde durmak için çaba yok. Toplum bunu görüyor, neden ciddiye alsın ki buradaki yöneticileri, neden devlete bağlılık duysun, otoriteye, güce inanmıyor.
Böyle bir toplumda, elbette, uyuşturucu artar, suç, şiddet, sevgisizlik, kumar artarak büyür. Hayalleri yok insanların, beklentisi yok, amacı yok. Bir gence hangi hayali yaşatabiliyor bugünkü yapı?
Gittikçe geriye gidiyoruz. Kalite düşüyor. Bu ülkeyi bu hale getiren UBP hala birinci parti, yani düşünün artık, hiçbir üretim yok, vizyon yok, plan, program yok. Bu topluma asalak muamelesi yapılmasını sağladılar. Tek hedef Türkiye'den para koparmak, Türkiye'yi sevmek başka, Türkiye'ye yapışmak başka.
Sorun, sevgisizliğimiz, kıskançlığımız, birbirimizi sevmememizdir. Toplumsal düşünmek yok, ben kazanayım ama toplum kaybetsin, böyle bir anlayış hâkim. Böyle bir ortamda toplumsal tepki, ne kadar gelişebilir ki?'.
Hayaller ve gerçekler başkadır, çok farklıdır.
Kendi ülkenizde ağırlığınız yoksa her adım atacakken acabalar, sizi yavaşlatıyorsa, en başta söylediğim gibi araç, amaç olur.
Sonra günlerce gerçek sorunları görmezden gelir ve dedikodu ile sanal bir hayat yaşarsınız.

Bu haber 308 defa okunmuştur

:

:

:

: