Hiç eskimeyen gelenek...

Bit pazarlarına gider misiniz... Hava güzelse ben giderim... Almanya'da yaşadığım Frankfurt'ta, Main nehri kıyısında her cumartesi bit pazarı kurulur...
Bit pazarlarına gider misiniz... Hava güzelse ben giderim... Almanya'da yaşadığım Frankfurt'ta, Main nehri kıyısında her cumartesi bit pazarı kurulur... Arkada Main nehri nazlı nazlı akar... Tam karşı kıyıdaki bir evde filozof Arthur Schopenhauer oturmuş yıllarca... Her öğlen aksatmadan yürüyüş yaparmış kıyıda... Bunlar kimseyi ilgilendirmiyor... İnsan kalabalığının derdi başka... Bit pazarı sabah tam 9'da başlayıp tam saat 14:00'de biter. Bir meslektaşım bit pazarları için şöyle yazmış ... 'Hiçbir mağazada eşyalar sizi kapıda karşılamaz. Ama bit pazarına gittiğinizde sayısız eşya, durduğu tezgahtan çağırır sizi' Ne kadar güzel bir tarif...

Neden 'Bitpazarı' adı verildiğini merak ettiniz mi hiç... Farklı dillerde de bitpazarı tamamen aynı anlamı taşıyor... Örneğin Almanca Flohmarkt veya İngilizce Flea Market... Bu pazarların neden böyle adlandırıldığına ilişkin pek çok şey söyleniyor... Bu söylenenlerin arasında bence en mantıklısı Fransa'dan geliyor... Fransızca 'marche aux puces', Türkçe'ye birebir tercümesi 'bitlerin pazarı'... Paris'in kuzeyinde Marche aux puces Saint-Ouen semtinde 1860'larda kurulmuş bir ikinci el pazarı... Bitlerin musallat olduğu türden eski eşyaların değiş-tokuş edildiği veya satıldığı yer olması nedeniyle 'bitpazarı' olarak anılan bu pazar ilk ve bu pazarların isim babası olarak gösteriliyor.

Avrupa'da hemen her kentte irili ufaklı bit pazarları kuruluyor... Bunların bir kısmının namı kentin, hatta ülkenin sınırlarını aşmış... Türkiye'de de böyle olduğunu biliyorum... Bunların yerlerini, kurulduğu günleri, saatleri internette yapacağınız kısa bir gezintiyle kolayca bulabilirsiniz... Bit pazarları, her sınıftan insanın, her çeşit kullanılmış eşyanın birlikte harmanlandığı yerler... Bu harmanlamanın oluşturduğu hava tüm semte hatta tüm kente siner, yayılır adeta... Yıllarca Frankfurt Uluslararası Kitap Fuarı'na gelen değerli dostum Doğan Hızlan, kitap fuarını anlatırken, 'Fuar boyunca Frankfurt'a kitap kokusu siner' derdi hep... Bit pazarları da onun tarifine benziyor... Doğan Hızlan için 'derdi' diyorum çünkü birkaç yıldır çeşitli nedenlerle gelemiyor... Kitap Fuarında Türkiye'ye ait bölüm onsuz adeta öksüz çocuk gibi...

Mesela ayakkabıdan, banyo musluğuna, kullanılmış giysilerden, eski koltuklardan, plaklara, kasetlere, eski elektronik eşyaya kadar daha akla hayale gelmeyen her şeyle karşılaşmanın mümkün olduğu yerler bit pazarları... Ne işe yaradığını anlaşılmayan eşyalar da buna dahil... Bu pazarlar ayrı bir dünya... Bu tip pazarlarda bir bölüm satıcılar, başkalarına ait malları ticari kaygı ile satıyorlar... Diğerleri ise kendine veya yakınlarına ait olan kullanamayacakları eşyaları satıyor... Onlar için değerli bu eşyaların çöpe atılması yerine bir başkasında yaşam bulmasını arzu ediyorlar da olabiliyor bu ikinci tip satıcılar...

Bit pazarlarında benim ilgimi çeken ama bir o kadar hüzünlendiren eski aile albümleri, fotoğraflar, mektuplar... Yaşıyorsa insanın kendisi veya ölmüş kişinin akrabası, yakını niye satar bunları... En son gittiğimde bir hayli çok düzenli aile albümleri vardı... Acaba anılar bir süre değerini yitiriyor mu... Veya bunları alanlar var mı... İnsan bir başkasının aile albümünü niye satın alır... Bir satıcı da bunlardan hayli vardı... Uzun yıllar İstanbul'da önemli firmalarda üst düzeylerde görev yaptıktan sonra emekli olan bir dostuma anlatmıştım bu duyguyu... O da bana 'Türkiye'de bunların taliplisi çok... Sonradan görme zenginlerin bazıları bunları satın alıyorlar, sonra da fotoğrafın eskiliğine göre 'şu teyzemdi, şu akrabamız feşmekandı diye gösteriyorlar' demişti... Yani sınıf atladığını gösterme çabası... Bilmiyorum ama böyle yapanlar sosyolojik tahlile muhtaç... 'Elit Teorisi' üzerine çalışma yapan bilim adamlarına anlatmak lazım...

Biraz ilerledim... Diğer bir satıcıda yerde duran, yaklaşık 40X50 santimetre civarında ahşap çerçeveli, siyah beyaz bir fotoğraf gözüme ilişti... Çerçevesi bir hayli eskimiş... Çok eski olduğu belliydi... Fotğraftaki orta yaşlı kadının asil bir duruşu vardı... Bir zamanlar yaşamış, tüm anılarını yanına alarak göçüp gitmiş belli ki bu dünyadan... Kimsesi yok muydu acaba... Bu fotoğraf niye bit pazarında yerde duruyordu... Bir akrabası yok muydu... Onu evinin duvarına asacak bir seveni yok muydu...


Alman satıcıya sordum fotoğrafın kaynağını naif bir şekilde... Bir süre yüzüme baktı içinden sanki 'çattık belaya' der gibi... Sonra 'Tanıyor musun' dedi... 'Yok' dedim... 'Merak ettim de' diye ekledim. Biraz sohbet ettik. Alman satıcı 'Ölen yaşlı bir kadının ailesi çağırdı... Gittim... Bu eşyaları alıp götürmem için bana para da verdiler. Ben de getirdim satıyorum. Fotoğrafı da onlar düşünseydi. Zaten iki hafta satılmazsa çöpe atacağım. Taşımak istemiyorum' dedi.

Tam ayrılırken bana 'Ne zaman bir yakınımız, sevdiğimiz biri ölse, ilk şoku atlattıktan sonra döner kendi hayatımıza bakarız. Ölenin eşyaları, bir ömür boyu topladığı kitaplar, plaklar onun ölümünün ardından anlamsızlaşır. Mirasçılar için için gereksiz bir yığına dönüşür bu hatıralar... Bir an bile olsa bizim de kaçınılmaz olarak bu dünyayı terk edeceğimiz gelmez aklımıza' dedi... Şaşırmadım dersem yalan olur bu felsefi laflar üzerine... Dönüp sordum... Emekli lise öğretmeniymiş. Bir arkadaşının ısrarıyla başlamış bu işe... Sonra çok hoşuna gidince devam etmiş... Eğildi tezgahın altından bir kitap çıkarıp uzattı bana... Türkçesi 'Bilinmeyen Frankfurt' (Das unbekannte Frankfurt) isimli bir kitap... 1961'de yayınlanmış... 'Ölen kadının eşyaları arasında çıktı... Kendime ayırmıştım ama okumak için vaktim yok. Sana hediye etmek istiyorum' dedi... 'Hediye olmaz' deyip on Euro uzatıp teşekkür ettim... İki Euro verdi geriye bana... Bit pazarını dolaşmanın en güzel belki de en ilginç yanı aradığını değil, hiç aklında bile olmayanı satın almak galiba...

Bu haber 327 defa okunmuştur

:

:

:

: