Yazar ZEKİ ERKUT ile ROMANLARINA bir YOLCULUK

1. BÖLÜM
1. BÖLÜM

Günlerden pazartesi... Ada tv. deki program bitiminde soluğu bir kafede alıyoruz Zeki Erkut'la... Sorulacak soru çok... Kahvelerimizi yudumlarken sorularıma geçiyorum.

'Halim Çileli'nin Fevkalade Serüvenleri' mizah öyküleriniz hangi yıllarda yayınlanan yazılarınız? Halim Çileli tiplemesini bizimle tanıştırır mısınız?

Yaşayanlar ve hatırlayanlar bilecekler, 80'li yıllar siyasal ve sınıfsal ayrışmaların tavan yapığı, asgari demokratik kuralların dahi uygulanmadığı zor yıllardı. Toplumsal muhalefet canlıydı ancak muhalefette olmanın ağır bedelleri vardı. Bizim de o yıllarda, maddi sıkıntılar içinde çok az sayıda profesyonel ve çok fazla sayıda gönüllülerle Yenidüzen gazetesini her gün okurlarına ulaştırma görevimiz vardı. Yenidüzen, devlet dairelerine giremezdi. Her gazete bayii gazeteyi satmıyordu, gazeteyi bulup alanlar ise gizlice koynuna koyup gidiyordu. İşte böyle günlerde gazetenin tirajını korumak, hatta yeni okurlar kazanmak için sayfa sayısını artırmak düşüncesindeydik. Sağlık, Spor, Çocuk, Kültür-Sanat ekleri düşünülürken mizah eki de gündeme geldi. Ben o günlerde gazetenin yazarlarından biri ve yöneticisiydim. Arkadaşlar 'sen yazabilirsin' diye buyurmuşlardı. Pek çok isim arasından Halim Çileli öne çıktı. Karakterimizin adı Halim Çileli olacağına göre onun serüvenleri de buna uygun olmalıydı. İçimizden biri, dürüst, saf, eli pek çok işe yatkın, yardımsever bir memur! Bizim her gün yaşamakta olduğumuz toplumsal yanlışlara tepki anlamında ama mizahi açıdan bakacaktı. Karakter böyle şekillendi. Hemen her defasında da saflığının kurbanı oldu Halim Çileli. Güldürdü ama düşündürdü. Bu öyküler sevildi. RIK haftalarca bu öyküleri radyo programı olarak sundu. Gazete eklerinin yayınını durdurduğumuz halde ben, hızımı alamadım ve hem Halim Çileli'nin serüvenlerini hem de Halim Çileli karakterinin olmadığı mizah öykülerini yazmaya devam ettim, bunları bir klasörde topladım. Daktiloda yazılan öyküler zamanla yıprandı, silindi. Sonunda kurtarabildiklerimden bir seçki yaparak kitaplaştırdım.

Yazma eyleminiz çok uzun yılları kapsıyor. Kendinizce bu yılları hangi dönemlere ayırırsınız?

Alfabeyi sökmeye başladığımdan beri yazdığımı hatırlıyorum. Daha ilk okulda- o zaman moda idi- hemen hepimizin yurt içinde ve yurt dışında 'pen friend'lerimiz' vardı. Benim Mağusa'da, Soma-Türkiye'de, Helsinki'de ve Quebeck'te mektup arkadaşlarım vardı, yıllarca yazışıp durmuştuk. Lise'de duvar gazetemiz vardı, ona yazıyordum. Üniversite yıllarımda ise şiir ve öykü ve felsefe odaklı denemelerim olmuştu. 1975'te Yenidüzen'i yayın hayatına soktuktan sonra önce dış haberler ve yorumlar yazmaya başladım. Aynı dönemde Türkiye'deki Politika gazetesi muhabirliği ve köşe yazarlığına başladım. Bunu çok sayıda sendikal ve politik dergi ve gazetelerin Kıbrıs Temsilciliği ve muhabir-yazarlığı takip etti. İlk internet gazetelerinden biri olan 'Hamamböcüleri'nde makalelerim yer aldı. Bunlar artık 'olgunluk dönemimin' yazıları oldu. Kesintisiz 25 yılı aşkın yurt içi ve yurt dışında yüzlerce makalem ve araştırma yazılarım yayınlandı.

İlk romanınız 'Jans Mans Sokağı Çocukları' 1950'li yıllarda başlıyor. Gerçekten sağlam bir dil, kurgu mükemmel. Ancak romanda yer alan kişi ve karakter bolluğu insanı şaşırtıyor.

'Jans Mans Sokağı Çocukları' gerçekte benim hep yazmak istediğim, hayalini kurduğum ve cesaretle kaleme sarıldığım bir romandı. Bir dönem o bölgede ve o sokakta yaşıyor olmam pek çok anımın birikmesine yol açtı. Yılların birikimi ister istemez olayların ve kişilerin sayısını tayin etti. Ancak romanımı kurgularken ana karakterlerin yanı sıra yan karakterlerin de hem sayısını hem de niteliklerini arttırma ihtiyacı hissettim. Romanımı kurgularken 'belgesel tadında' olsun istedim. Unutulan veya bilinmeyen olayların ve kişilerin isimlerini sıkı bir arşiv taraması yaparak o dönemin önemli kişi ve olaylarını araştırıp buldum. Örneğin K.Kaymaklı kilisesinin ismini o yıllarda K. Kaymaklı'da yaşayan çoğu Rum bile hatırlayamadı. Yenişehir Kilisesi papazının adını da. Bunlar çok mu önemliydi? Belki değildi ama romanıma zenginlik kattığını düşünüyorum. Jans Mans Sokak'ta Thomas adıyla bilinen Haralambos Mutta vardı, Hacıgavril vardı. Bunlar gerçek isimler. Bir olay nedeniyle bölgeye gelen İngiliz Valisi Sir Hugh Hood hatta valinin çocuklarının isimleri, Lefkoşa Belediye Başkanı Dr. Themistoklis Dervis yani halkın deyişiyle Gigi, romanımın gerçek karakterleri oldu ve daha niceleri. Dediğim gibi bu romana büyük önem veriyordum. Sadece ilk romanım olacağı için değil, o sokağa, arkadaşlarıma, orada yaşayan insanlara olan vefa borcumdan dolayı yüksek değer veriyordum. Çıkarsız, güzel ilişkiler vardı. Komşuluk ilişkileri güzel, yapmacıksız, temiz ve çıkarsızdı. Kocaman bir bölge, Türkü, Rumu, Ermenisiyle (Maronit ailelerin olduğunu da sonradan öğrendim) kocaman bir aile idik. Daha 5-6 yaşlarında Ermeni bir arkadaşımın evinde yediğim 'Topik' ve 'Tolma' hala hafızalarımda canlı yerini korumaktadır. İsimlerin bolluğu bu açıdan olağandı.

Roman kurgusunu nasıl yapıyorsunuz?

Bu sorunuza Puşkin'in Gogol'la bir konuşmasını örnek göstererek devam etmek istiyorum. Puşkin, Gogol'a şöyle demişti: 'Geçen gün aklıma bir konu geldi. Olağanüstü bir düşünce olduğunu sanıyorum ama içime öyle doğuyor ki ben bu konudan hiçbir şey elde edemeyeceğim. Bunu siz ele almalısınız. Sizin bundan güzel bir şeyler çıkarabileceğinize inanıyorum.' Gogol'un 'Ölü Canları' böyle yazılmış. Buradan ben şunu anlıyorum; Roman, bir fikirden doğabileceği gibi, bir resimden, bir şarkıdan, bir gazete haberinden, bir anıdan, bir şiirden kısacası insan ve yaşamla ilgili her şeyden bir edebiyat ürünü doğabilir. Hayatta esinlenecek o kadar çok şey var ki! Bunlardan esinlenerek roman kurgulanabilir. Tabii burada yazarın hayal gücü olmazsa olmaz. Orada, bir yerlerde esinlenecek bir şeyler vardır ama hayal gücünüz yoksa ya da geniş değilse orada tıkanıp kalırsınız. Bu hayal gücünün içine dünyaya bakış açınızı ve düşünsel yaklaşımlarınızı, gözlemlerinizi, araştırmalarınızı da ekleyerek kurgulamaya başlayabilirsiniz. Burada yine karşınıza bir şey çıkıyor: Kurgulama beceriniz var mı? Ne kadar mükemmel kurgulayabilirsiniz? Bir başka deyişle, mükemmel bir konu sizin becerinizle mükemmel bir romana dönüşebildiği gibi mükemmel bir konu beceriksizliğiniz nedeniyle berbat da olabilir. Bunlar benim rehberim: önce esin kaynağını buluyorum ya da o beni buluyor, kurguluyorum, karakterlerini belirliyorum, karakterler üzerinde çalışıyorum, içimde yaşatıyorum ve bir onlarla düşüp kalkıyorum. Yazma eylemi bütün bunlardan sonra geliyor.


Nasıl bir çalışma temponuz var?

Genelde dingin bir karakterim var. Her şeye öfkelenmem ve her şeyi kendime dert etmem. Bununla, toplumsal sorunları umursamadığım, olaylara karşı kayıtsız olduğum anlamı çıkmamalı, tam tersine toplumsal olaylara karşı son derece duyarlıyım. Sadece yaşımın ve birikimlerimin sesine de kulak veriyorum. Sakin bir yaşamım var, her gördüğüm su birikintisine deniz diyerek atlamam. Bir de artık sevmediğim işleri yapmamayı öğrendim. Bütün bunlar bana sevdiğim alanlara kendimi daha fazla verme olanağı yarattı. Sevdiğim bir iş olursa, zaman mevhumunu ortadan kaldırırım. İşimi ciddiye alırım, ciddiyetle yaparım. Aralıksız 8-10 çalıştığım oluyor. Hatta günlerce evden çıkmadığım da oluyor. Evde hiç sıkılmam, ailem, bahçem, kitaplarım, kedilerim bana yeter de artar bile. Bir de, bir bankanın yönetim kurulu üyesi olarak sorumluluklarım var, bankacılıkla ilgili yasalar, mevzuat, uygulama rehberleri, toplantılar ve peş peşe gelen raporlar var. Bunlara yönelik çalışmalarım da hayli zamanımı alıyor. Kısacası her zaman için yüksek tempolu ama nitelikli bir çalışma yaşamım var. Benim için en zor iş, tembellik!

Belgesel tadında roman hazırlamanın zor yanları neler sizce?

Belgesel roman bana göre 'belgesel tadında romandan' daha kolay. Belgesel roman için malzeme vardır. Arşivlerde, kozmik odalarda, kütüphanelerde, orada burada, yazı olarak, resim olarak mutlaka bir şeyler vardır. Bunlara ulaştığınız anda işiniz kolaylaşıyor. Toplumca iyi bilinen bir ismi ele alalım: Bu Dr. Fazıl Küçük veya Kutlu Adalı olsun, fark etmez. Bire-bir belgelere dayanarak ve aslına sadık kalarak bir roman kurgulamak mümkündür. Romanınızın kurgusu bunlara dayanıyor ve siz bunları değiştiremezsiniz, çarpıtamazsınız. Yer, tarih, mekan, diyaloglar, resimler v.b. hep gerçekçilik temelinde oluyor ve olmak zorunda. Aksi takdirde etik olmaz. Belgesel niteliğini kaybeder. Belgesel tadında veya belgesel gibi dediğinizde bu sınırı biraz zorlayabilirsiniz. Belgelere sadık kalmaya kendinizi adamayabilirsiniz. Hayal gücünüzün sizi götürdüğü -ve tabii okurların kabul edebileceği sınırlar içinde- yere kadar geniş bir alanınız olur. Doğrudan kişiler karakteriniz olmaz, çağrışım yapabilir ama olmaz. Olaylar da öyle. Hep etrafında dönmek durumundasınız. Bu nedenle biraz dikkat ve ustalık istiyor belgesel tadında roman yazmak. Zor yanı bu olsa gerek.

Eser bittikten sonra 'şurasını şöyle yapsaydım' dediniz mi?

Yazdıktan sonra, yani kitap basıldıktan sonra kendi yazdığımı tekrar ve bazen tekrar okuyorum. Çünkü bir roman yazmakla yazarın sorumluluğu bitmez görüşündeyim. O artık okurların malı olmuştur onlar sahiplensin ya da sahiplenmesin diyemezsiniz. O, artık sizin bir parçanız olmuştur. Ailenizin bir parçası gözüyle bakmak zorundasınız. Ben öyle yapıyorum. Basıldıktan sonra hem Jans Mans Sokağı Çocukları'nı hem de Kral'ı yeniden okudum. Bazı bölümlerini birden fazla okuduğumu da söyleyebilirim. Bu, gelecekte yazmayı düşündüğüm roman/romanlar için bir gerekliliktir görüşündeyim. Neyi eksik bıraktım? Daha güzel nasıl olabilirdi? Cümle kuruluşları, karakterler, tasvirler yerli yerinde miydi? Ah, keşke öyle yazmasaydım? Ya da keşke şunu başka türlü yazsaydım! Bunları sorguluyorum elbette. 'Her şey mükemmeldi' iddiasında bulunmadan içtenlikle söyleyeyim, bugün durduğum yerden baktığımda, 'hayır' diyebilirim. 'Roman, kurguladığım gibi başladı ve öyle bitti, değiştirmek isteyebileceğim ya da keşke şöyle yapsaydım,' diyebileceğim bir şey yok. Bir tek, 'Jans Mans Sokağı Çocukları romanımı acaba 2 ciltlik bir roman olarak mı tasarlayım?' diye düşündüğüm olmuştu. Ne de olsa, 422 sayfalık bir yapıt!

Yazı diliniz neredeyse kusursuz. Bunu neye, kimlere borçlusunuz?

Daha önce de değindiğim gibi, okumayı çok küçük yaşlarda öğrendim. Okumaya, yazılı olan her şeye büyük ilgi duyardım. Bir mahalle arkadaşım, geçtiğimiz yıllarda bir vesileyle FB'ta beni anlatırken, 'onun merakı hep okumaktı,' der. Çocukluk yıllarımızda, bugünkü Lefkoşa Otobüs terminali çöplüktü. Biz çocuklar oraya 'İngiliz çöplüğü' diyorduk. Büyük, boş bir ovanın yol kenarında derin bir çukurdu. Biz çocuklar o çukura iniyor ve İngiliz ailelerin attığı şişe, kırık oyuncak, işimize ne geliyorsa topluyorduk. Unutmuşum, arkadaşım yazdı, benim ilgi alanım, gazete-dergi, İngilizce-Türkçe yazılı olan her şeydi, sadece onları topluyormuşum! Annem ve babam okuyorlardı, evde kitap eksik değildi. Kemalettin Tuğcu'dan Tarık Buğra'ya, Ömer Seyfettin'e, Nat Pinkerton'dan Cingöz Recai'ye, Muazzez Tahsin Berkant, Jules Vernes, Dartanyanlar, her türlü çizgi roman elden ele dolaşırdı. Ondan sonra tüm klasikler... Stendal, Victor Hugo, Charles Dickens, Balzac, Emil Zola... Hepsini okudum, Milli kütüphaneye aboneydim, pek çok kitap alıp okudum. Ortaokul ve Lise yıllarımda da okumak düzenli alışkanlıklarım arasında yer aldı. İstanbul'da ilk üniversite yıllarımda, entelektüel-aydın çevreler ve ünlü yazar ve edebiyat insanlarıyla tanışma fırsatım oldu. Onlarla sohbette geri kalmamak için daha fazla okudum. Sanıyorum dili iyi kullanmamı ve kelime dağarcığımın zenginliğini 3-4 yaşlarımda bindiğim 'okuma trenine' borçluyum. O trenle yolculuğum hala sürüyor.

İzninizle röportajımızın 1. Bölümüne bir nokta koyalım.
2. Bölümünü haftaya yayınlayacağız.
ESEN KALIN EFENDİM...

Ayşe TURAL

Bu haber 430 defa okunmuştur

:

:

:

: