Yazar ZEKİ ERKUT ile romanlarına bir YOLCULUK...

2. BÖLÜM
2. BÖLÜM

Kitabınızı okurken birkaç kez Jans Mans Sokağı'na gittim, meraktan... Sanki bir şeyleri bulacak gibi... Siz de sık sık gittiniz mi?

O sokağı romanlaştırmakla işim bitmedi. Çünkü yüreğimin bir bölümü o sokağa ait. Hani, kimi aşkların mutlu, kimi aşkların hüsranla bittiği sokak! Pek çok anılarımı biriktirdiğim o sokaktan vaz geçmedim. Her fırsatta yolumu değiştirip o yolu boydan boya kat ediyorum. Bazen gözlerim ışıldıyor bazen içimi hüzün kaplıyor, gözlerim doluyor. Pek çok ev karakter değiştirmiş, insanları yenilenmiş olsa bile o sokak 'benim Jans Mans Sokağım' olarak kalacaktır.

Gelelim KRAL romanınıza... Son derece akıcı ve sürükleyici. İki günde bitirdim. Pek çok yerine işaretler koydum, notlar aldım. Sizin KRAL'a bakış açınız ne?

Jans Mans Sokağı Çocukları romanını yazdıktan ve gördüğü yüksek ilgiden sonra arkadaşlara şaka yollu, 'bu işi zirvede bırakıyorum' demiştim. Oysa bu romanla okurlarda yeni bir beklenti yaratmıştım, duramazdım. Üstelik yeni romanım Jans Mans Sokağı Çocukları'ndan geri kalamazdı. Beklenti yüksekti. Kral'ı kurgulamaya bu açıdan başladım. Kral, bütünüyle bir kurgu, bir hayal ürünü. 74'te mesleğinin ve şöhretinin zirvesinde olan şarkıcı bir gencin, istemediği halde Leymosundan kopartılıp Girne'ye sürüklenen bir müzisyenin serüveni. Dramı dersek daha doğru olur. Her şeyini yitirmiş olarak her şeye ve yeni koşullarda yeniden başlamak, yeniden orkestrasını kurmak, yeniden zirveyi yakalamak zorunda. O Leymosun'u unutamıyor, Girne'yi sevemiyor. Girne de onu sevmiyor, kucaklamıyor. Üstelik yeni koşullar, ganimetle kirlenmiş, ilişkilerin yozlaşmıştır. Hayata tutunması kolay olmayacaktır. Kral, aslında, müzik ve şöhret uğruna sevdiği kızı terk edecek kadar bencil, 'kral' unvanına kendisini fazlasıyla kaptıracak kadar narsis ancak ganimet ortamının ve bu ortamın sağlayacağı menfaatleri reddedecek kadar onurlu biri. Bütün bunlar Kral'ın kişiliğinde romanı sürüklüyor.

Yerinden sökülen insanların dramı çok içten, yalın ve gerçekçi anlatılmış. Kitabın içinde yol alırken acıyı hissediyorsunuz. Siz KRAL'ı çok sevmişsiniz anlaşılan. Duygularınız neler?

Kral'ı sevdim, bu doğru. Bazen onunla görüşlerimiz örtüştü, bazen tersi oldu. Ancak iyi ve kötü yanlarıyla o bir müzik sanatçısı, bir insan. Mükemmel olmasını bekleyemeyiz. Her şeyini kaybetmiş bir insanın geçirdiği travmaları da göz önüne aldığımızda ona hak vermemek, onu anlayışla karşılamamak, ona sempatiyle yaklaşmamak elde değil. Sanırım okurlar da bu yaklaşımı sergilemişlerdir. Bencil ve narsis yanını ön plana çıkarmadan onu olduğu gibi kabul etmişler ve sevmişlerdir. Kaldı ki pek çok insanımız yaşadıklarıyla, gerek romanın bütününde gerekse Kral karakterinin özelinde kendilerini bulmuşlardır. Geçirilen travmalar, yitirilen dostluklar, uğranılan haksızlıklar, zorluklar altında ayakta kalma mücadelesi... Bunlar romanı ve roman karakteri Kral'ı sevmelerine yol açmıştır inancındayım.

Toplumsal travmaları bizzat yaşadığınızdan olmalı, çok gerçekçi anlatımlar sunmuşsunuz. Topluma kocaman bir ayna tutuyorsunuz. Eksik bıraktığınız var mı size göre?

Her yazarın hayal gücü bir noktaya kadar aslında, ondan ötesi yoktur. Sınırsız bir hayal gücüne sahip olamıyoruz. Her şeyin olduğu gibi hayallerin de bir sınırı vardır. Burada benim toplumsal çatışmalara tanık olduğum çocukluğum, arkasından gelen göç, terk etmek zorunda bırakıldığımız evimize duyduğumuz özlem, geride bıraktığımız iyi-kötü tüm anılarımız, 8 kişilik ailemle ayakta kalma mücadelemiz elbette ki romana yansımıştır. Benim terk ettiğimiz evimize duyduğum özlem ile Kral'ın Leymosun'a duyduğu özlem örtüşüyor. Onu anlıyorum, yaşadım çünkü. Gerçekler herkes için gerçektir. Elimden geldiğince onun hem özlemini, hem anılarına olan sadakatini hem de yeniden kendini kanıtlama mücadelesini romanda yansıtmaya çalıştım. Bunları yaşamamış olsaydım ya da yüreğimin derinliklerinde hissetmeseydim acaba bu kadar etkili olabilir miydi? Hayallerimin sınırı, onun hissettiklerinin ne kadarına karşılık verebilirdi? Bu bağlamda yaşadıklarımı maksimum düzeyde Kral'la paylaştığımı sanıyorum. Buna ek olarak o günleri yaşamamış ya da yeterince yaşamamış hatta unutmuş olanlara da hatırlatmış bulunuyorum. Bir kısım insanımız haksız yere ganimetlerden zenginleşirken bir kısım insanımız da acı ve özlemle kıvranmışlardır. Toplumsal gerçeklerimizden bir tanesi de bu olmuştur.

Bellekteki roman hazırlığı nasıl gidiyor? Bu kadar sağlam bir kalem yazmaya başlayınca duramaz. Neler var?

Sürpriz demeyeyim ama kimi okurlar, kitabın raflarda yerini aldığı ilk günlerde, 'yeni roman ne zaman?' demeye başladı. Bunu önce, Kral'ın çıktığından habersiz olduklarına yorumladım. 'Kral isimli romanım çıktı,' dedim müjde niyetine. Meğer Kral'ı okuyup bitirmişler, henüz yazılmayan romanı sormaya başlamışlar. Bu beni çok mutlu etti, tabii görev de yükledi. Yeni romanım bu kez de 1974 odaklı olacak. 1974 yılı gerçekte tüm Kıbrıslılar için bir dönüm ya da kırılma noktası olmuştur. Nedeni nasılı daha fazla tarihçilerin veya siyasilerin konusu. Bir yazarın yükleneceği görev ise yaşananları edebiyat boyutunda ele almak olmalıdır. Ben böyle düşünüyorum. İnsanların yaşadığı travmaları ve olayları milliyetçi açıdan veya resmi tarih bağlamında değil de insancıl açıdan ele alıp bir şey üretmek! Yeni romanımı bu düşünceyle yazıyorum. Henüz yolun başındayım. Yine sağlam bir kurgu, yine sağlam karakterler ve yine sürükleyici bir konusu olacak. Şimdilik bu kadarını söyleyebilirim.

Yazan kalemlere önerileriniz neler? Size göre iyi bir roman hangi özellikleri taşımalı?

Yazma niyeti taşıyanlara ilk tavsiyem acele etmemeleridir. Önce bol bol kitap okusunlar, her fırsatta, her gün ve her ortamda. Okumayı düzenli alışkanlıkları haline getirsinler. Kelime dağarcıklarını zenginleştirsinler, dilbilgisi kurallarını iyi özümsesinler. Yazma eylemi zaten bir noktada okuru zorlayacak, ilk sinyallerini verecektir. Bu aşamadan sonra sağlam bir kurguyla yazmaya başlasınlar, her gün düzenli yazsınlar ve sonunda iyi bir editörün yardım ve katkısını istesinler. Yani roman yazma işini olabildiğince ciddiye alsınlar. İyi romanlar sanırım bu temel doğrultusunda okurlarıyla buluşuyor.

Kitaplarınıza gösterilen ilgi nasıl? Sizce yeterli mi?

Gerçekte ülkemizde kitap okuma alışkanlığına ilişkin bir istatistik yok. Kaç kitap basılıyor, kaç kitap satılıyor bu bilinmiyor. Hükümetlerin bu yönde bir teşvik politikası da yok. Yazar, yayıncı ve basımevleri devlet desteğinden yoksun. Daha doğrusu hükümetler her kitaptan iş ola 10 kitap falan alıyor. Ancak kimi yandaşların çalakalem yazdıklarından yüzlerce alıp bir tarafa attıklarına da tanık oluyoruz. Daha kısa bir süre öncesine kadar kitaplardan kdv alınıyordu. Matbaa girdileri, kağıt, işçilik v.s yüksek, bunu biliyoruz. Okur? Genç bir kesim vardır ki gerçekten okuyor. Okuma günleri düzenliyorlar, tartışıyorlar. Bunlar umut verici ama yeterli değil. Aileler ve okullar çocukları daha fazla okumaya yönlendirmeli. Üniversiteler, birlikler, belediyeler, sendikalar daha fazla kitap almalı. Kurumlar üyelerine ithal ucuz eşantiyon yerine neden kitap dağıtma geleneğini yeniden getirmesin? Doğum günü hediyeleri bizim çocukluğumuzda olduğu gibi niye kitap olmasın? Bir de şu var; kimi kitapseverler yerel sanatçılara hak ettikleri değeri vermiyor, tanımaya çalışmıyor, hep ön yargılı davranıyor. Oysa olanak yaratılsa uluslararası düzeyde isminden söz ettirecek nice sanatçılarımız vardır, her alanda. Şairimiz, ressamımız, müzisyenimiz, öykü- roman yazarımız yok değildir. Ancak görmezden geliniyor. Geçenlerde bir meyhaneye gittim. Tüm duvarları baştan sona Türkiyeli yazarların, şairlerin portreleriyle doldu. Büyük boy hem de. Bana ilginç geldi, bir an kendimi İstanbul'da hayal ettim. Ama bunlar arasında rahatlıkla yer alabilecek hatta bazılarına şapka çıkartabilecek şairimiz, öykü yazarımız, ressamımız yok değildir. Neden böyle?
Benim romanlarıma gelince, gösterilen ilgiden memnunum. FB'taki paylaşımlar bu ilgiyi yeterince ortaya koyuyor zaten. Hiç tanımadığım insanlar plajda, havuz kenarında, kitaplarımın yanına bir şişe şarap ya da bir fincan kahve koyarak paylaşıyorlar. Özelden yazanlar da oluyor. Kitabı nereden bulabileceklerini, Türkiye'de satışının olup olmadığını, yeni romanım olacak mı bunları soruyorlar. Bunlar, giderek artan bir okuyucu kitlesinin işaretleridir. Buna bir de TV kanallarının ilgisini ekleyebilirim. Bundan da memnunum. Ama yeterli mi? Hayır. Dileğim, insanımızın yerel sanatçıları tanımaya, onlara bir şans vermeye, onlara karşı duydukları önyargıları yıkmaya zorlasınlar kendilerini, hiç değilse bir kez. Evet, gerçekten bunu diliyorum.



Son olarak, ilgimi çeken bir anınız olduğunu öğrendim. Bisiklet Anahtarı! Bundan kısaca söz eder misiniz?

Kral romanımın kapağını Nilgün Güney çizdi, son derece profesyonelce bir çizim oldu. Orada bir hasret kavanozu var, romanı okuyanlar anlayacaktır. İşte o kavanozun ilham kaynağı bir bisiklet anahtarıdır. K.Kaymaklı'dan surlar içindeki (Bugünkü Turizm Bakanlığı binası) Bayraktar Orta Okulu'na başladığımda bana bir bisiklet alınmıştı. Yeni bir bisiklet, ilk bisikletim.(ve son bisikletim.) Okul sonrası ödevlerimi yaptıktan sonra ya futbol oynardım ya da yeni merak, evimizin yanındaki boş tarlada bisiklet sürerdim. Zincirin çıkması, lastiğin patlaması hallerinde ise bunu bizzat ben yapardım. Pazar günü bisikletimle ovada deneyim kazanırken lastik patladı, eve döndüm. Babam o gece 'bir şeyler olacak galiba, çocuklar dışarı çıkmasın, yarın okula da gitmesinler' gibi bir şey söyledi. Madem Pazartesi okul yok, lastiği o zaman yapıştırırım diye düşündüm. Ama öyle olmadı, 23 Aralık 1963 Pazartesi, erken saatlerde, teşkilattan biri sokakta, 'kaçın, herkes surlar içine kaçsın,' deyince annem telaşla en büyüğümüz 14 en küçüğümüz 6 yaşında, 6 kardeşi hızla toparlayıp sokağa fırladı. Benim aklım yeni bisikletimdeydi, lastiği patlaktı ve o haliyle sürükleyemezdim. Kilitleyip arka bahçedeki malzeme odasına koydum. Kilitli bisiklet çalınmaz diye düşünmüştüm herhalde. Kilidi cebime koyup can havliyle kaçan kardeşlerime ve komşulara yetiştim. Evimize 1975 sonrası dönebildik, bisikletim yoktu, çalınmıştı. Ama anahtarı bendeydi. O anahtar benimle, cüzdanımda, Mısır'dan Malezya'ya, Estonya'dan Azerbaycan'a, Türkiye'den İngiltere'ye kadar onlarca ülke ve şehir gezdi. Hep yanımda taşıdım, doyamadığım o bisiklete duyduğum sevgi ve özlem nedeniyle. Birkaç yıl önce ikinci kez Polonya'ya tatile gideceğimizde cüzdanımı çok ağırlaşmış buldum. Kredi kartları, kimlikler, mağaza kartları, ehliyet ve para! Hafifletmeye karar verirken bisikletimin anahtarını da ilk kez yanımdan ayırarak bir çiviye astım. Şansızlık, Sopot kentinde cüzdanımı çaldırdım veya düşürdüm. Bulamadım. Kaybettiğim kimlik kartları, kredi kartları için hemen girişim yapmıştım, param da gitmişti, ehliyetim de. Üzüldüm elbette, hem de çok ama tek tesellim kayıp bisikletimin anahtarı olmuştu. O Kıbrıs'ta evimde emniyetteydi. O, unutamadığım çocukluk yıllarımın en güzel hediyesiydi, bana aitti ve canlıydı. Yeni olmasına rağmen her gün küçük bir kumaş parçasına yağ döküp parıl parıl olmasını sağlıyordum. Sürerken kendimi çok mutlu hissediyordum. Şimdi o anahtara her gün yerinde mi diye bakmaktan kendimi alamıyorum. Göç ederken terk ettiğim bisikletim benim ilk ve son bisikletim oldu. O günden sonra bisikletim olmadı ve hiç bisiklete binmedim.

Sayın Zeki Erkut, bana zaman ayırıp
sorularımı yanıtladığınız için çok teşekkür ediyorum.

Nice romanlarınızda buluşmak dileğiyle...

Ayşe TURAL

Bu haber 561 defa okunmuştur

:

:

:

: