Bir dolar seksen yedi sent

Armağan, bir kimseye, sevindirmek, mutlu etmek için karşılıksız olarak verilen şey. Karşılıksız olması, oldukça dikkat çekici.

Günümüzde yapılan birey için önemli olan günlerde alınan armağanlara eşit oranlı armağanlar alınmakta. Oysaki, birini sevindirmek istiyorsak; illa ki önemli bir günü beklememeliyiz. Bunun yanında alacağımız armağanı bize gelen armağana karşılık olarak da düşünmemeliyiz. Armağanın maneviyatı, maddiyatından üstün olmalı. Elimizdeki olanakları zorlamadan en güzel hediyeyi seçmeliyiz. Bir arkadaşımıza, bir dostumuza armağan alırken tüm bunlara dikkat etmeliyiz.

Gençliğimde Türk gazeteci, köşe yazarı ve spor yorumcusu ve pek tabii ki köşe yazarlığı, köşe yazıları konusunda içimdeki kıvılcımları başlatan Hıncal Uluç’un köşe yazılarının hepsini okurdum. Bir yılbaşı günüydü. Böyle bir günde “ARMAĞAN” adlı bir öyküyle karşı karşıya gelmiştim. Bu öykü, onun o günkü konusunu süsleyen bir şah eserdi. O yazıyı okuyarak ‘armağan’ sözcüğünün daha derin anlamlar taşıdığını ilk gençlik yıllarımda idrak etmiştim.

Armağan

Gündelik yaşamın, insan ilişkilerinin hoş ve şaşırtıcı anlarını, yazgının insanlara yaptığı şakaları beklenmedik sonlara bağlayan öyküleriyle tanınan Amerikalı yazar William Sidney Porter, takma adıyla O. Henry.
Tam bir dolar seksen yedi senti vardı. O kadar, ne bir sent eksik, ne bir sent fazla… Bunun da altmış senti penniden ibaret ufaklıktı. Bu pennileri teker teker bakkal, kasap, manavla çekişe çekişe pazarlık ederek ve her defasında satıcıların cimrilikleri karşısında utancından kıpkırmızı kesilerek biriktirmişti. Della, paraları üç defa saydı. Bir dolar seksen yedi sent, o kadar! Halbuki, ertesi gün Noel'di. Kendini odadaki partal divanın üzerine atıp hıçkıra hıçkıra ağlamaktan başka çare yoktu. Della da böyle yaptı.

Della'nın evi, haftada sekiz dolara tutulmuş mobilyalı bir apartman. Tasvire değer bir hali yok. Tam bir fakirhane! Aşağıda antrede, içine tek bir zarf sığdırmaya olanak olmayan bir mektup kutusuyla ölümlü bir elin asla çaldıramayacağı bir zil vardı. Kapıda da 'Mr. James Dillingham Young' ismini taşıyan bir kart asılıydı.
Mr. James Dillingham, eve geldiği vakit size evvelce Della diye takdim ettiğimiz karısı kendisine 'Jim' diye hitap eder, boynuna sarılarak onu bağrına basardı.
Gözyaşları dindikten sonra Della, eline bir ponpon alarak yüzünü pudraladı. Pencerede durarak apartmanın o kasvetli arka avlusundaki bulut rengi bir parmaklık üzerinde yürüyen bulut rengi kediyi aptal aptal seyretti. Ertesi günü Noel'di. Jim'e bir hediye alabilecek yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Bu pennileri aylardan beri birer birer biriktirmişti. Halbuki, şimdi hiçbir işe yaramadıklarını görüyordu. Haftada yirmi dolara pek bir şey yapmaya olanak yoktu. Masraf umduğundan fazlaya çıkıyordu. Zaten, her zaman öyle olur!.. Şimdi Jim'e hediye alacak yalnız bir dolar seksen yedi senti vardı. Sevgili Jim'ine güzel bir şey almak hususunda hülyalar kurarak bir çok mesut anlar yaşamıştı. Güzel, nadir, parlak bir şey, Jim'e ait olmak şerefiyle az çok uygun bir hediye.

Pencereden uzaklaşarak kendini aynanın önüne attı. Gözleri pırıl pırıl yanıyordu; ama yirmi saniye içinde rengi uçuvermişti. Saçlarını çözerek omuzlarının üzerine döktü.
James Dillingham Young Ailesi'nin iftihar ettikleri iki şeyleri vardı. Birisi Jim'in babasından intikal eden ve aslında büyük babasına ait olan altın saat, diğeriyse; Della'nın saçlarıydı. Della'nın saçları altın renkli bir çağlayan gibi parlayarak ve dalgalanarak dizlerine kadar döküldü ve bir elbise gibi vücudunu örttü. Bununla beraber Della, saçlarının uzun müddet böyle kalmasına müsaade etmedi. Sinirli ellerle hemen topladı. Bir aralık bir an için durdu. Tereddüt eder gibi oldu. Yerdeki kırmızı tüyleri dökük halıya bir iki damla gözyaşı aktı.


Kaynak:
Milli Eğitim Bakanlığı, Dünya Edebiyatından Seçmeler Dizisi/ Hikayeler - 1/ O. Henry. Çeviri: Emekli Büyükelçi Dr. Nuri EREN.
Bu haber 346 defa okunmuştur

:

:

:

: