Şehir eşkiyaları

Başlığa bakıp şaşırmayın lütfen… Üçüncü dünya ülkelerinden birinden söz etmeyeceğim size. Amerikan sokak gençlerinden ya da Alman çetelerinden de değil… Girne’de bir sitede yaşıyorum. Üniversite burnumun dibinde. Birkaç günlüğüne yurt dışındaydım. Dönüşte inanılmaz şok yaşadım.
Başlığa bakıp şaşırmayın lütfen… Üçüncü dünya ülkelerinden birinden söz etmeyeceğim size. Amerikan sokak gençlerinden ya da Alman çetelerinden de değil… Girne’de bir sitede yaşıyorum. Üniversite burnumun dibinde. Birkaç günlüğüne yurt dışındaydım. Dönüşte inanılmaz şok yaşadım.

Hafta sonu, sitenin park yerine gece yarısına doğru gelen bir grup kızlı erkekli öğrenci ortalığı talan etmiş. Yemiş, içmiş, pisliklerini çevreye atmışlar. Bunlar yetmezmiş gibi yeni diktiğim zeytin fidanlarını kırmışlar acımasızca… Havuzun çevresindeki plastikleri tekmeleyerek parçalamışlar… Bunları yetersiz görmüş olacaklar ki site girişinde duvara çivili kocaman isim tabelasını indirip ayaklarının altında ezmişler…
Peki, buna niçin seyirci kalınmış, diyebilirsiniz elbette. Sitede yaşayan üç öğrenci, pencereden seyretmekle yetinmişler. Dışarı çıkıp uyarma cesareti bulamamışlar. Ben de olsam korkardım. Aslında polis aranabilirdi.
Gelin bu konuyu enine boyuna birlikte düşünelim. Yaşı 20 ile 25 arası erkek ve kız ÖĞRENCİ grubu… Altlarında arabaları (jipleri hatta) ile kişisel bir mülke girip gönüllerince eğlenme mentalitesine hangi yaşama biçimlerinde ulaştılar. Hangi ana- baba yetiştirdi onları böyle sorumsuz? Ya da zavallı anne-babalar demek belki daha doğru… Eminim, kendilerinden uzakta, eğitilsinler diye gönderdikleri, altlarına araba verip ceplerine koydukları paralarla onları tam bir serseriye dönüştürdüklerini görseler kahrolurlardı… Acaba kahrolurlar mıydı? … Bu da ayrı bir soru…
Yılların eğitimcisi olarak kara kara düşünüyorum. Bir genç, başkasına ait bir nesneye ya da yere niçin zarar verir? Hep İLGİSİZLİK ve SEVGİSİZLİK neden olarak gösterilir. Affedersiniz ama o yaşa gelip de hala sorumluluk almamış bu gençler bizim geleceğimiz mi? Olamaz… Olmamalı…
Türk toplum yapımızı anlatırken saygı, sevgi, anlayış, yardımlaşma ve dayanışma… kısacası iyi özelliklerimizi anlatırken mangalda kül bırakmayız. Oysa bence eksiklerimizi sıralasak, yanlışlarımıza göz atsak; hatta onları düzeltmenin kesin kurallarını arasak nasıl olur? Kendimizi dev aynasında görmek yerine gerçekçi olsak… Gençlerimize sorumluluklarını daha çoook küçük yaşta öğretsek… Topluluk içinde yaşamanın, toplumun bir parçası olmanın bize yüklediği görevleri ve ödevleri anlatsak… Sınırsız özgürlük olmayacağını bilseler…
Çözüm ne? Bugün banaysa yarın da sana… Susma… Sustukça sıra sana gelecek… Unutmayalım olayları ve durumları gündeme taşıdıkça, onları görünür hale getirdikçe çözümleri birlikte bulabiliriz.
Kiminle konuyu paylaştıysam, Nasreddin Hoca’nın fıkrasındaki gibi “ Kapı yaptırın, kocaman demir kapı…” deyip bizi suçlu buldular. Hani, hırsızın hiç mi suçu yok… a döndü tamı tamına…
Siteye kocaman bir demir kapı yaptıracağız, inşaat şirketiyle görüşüp bir an önce halledeceğiz. Yine de düşünmeden edemiyorum. Aklıma geliyor. Kıyaslıyorum… İsveç’te evlerin arasında değil duvar, çit bile yoktur. Herkes sınırını eski zamanlarda bizde olduğu gibi
bir çam ağacı ya da minik bir kayayı gösterir. Kimse kimsenin tarafına geçmeyi aklından bile geçirmez. Oysa bugün kale gibi yüksek duvarlar ya da demirler arkasında yaşamak durumundayız üç beş kendini bilmez serseri yüzünden.
Haydi sosyologlar ve psikologlar iş başına… Lütfen olayları anlamama yardım edin… Nice huzurlu günlere efendim…

Bu haber 177 defa okunmuştur

:

:

:

: