Bir Meslek Bir İnsan Öyküleri bu hafta bizleri gölge oyunları ustası Mehmet Ertuğ ve onun hayat hikayesine sürüklüyor.
“YILMAZ BİR KARAGÖZ USTASI”
Bu haftaki kahramanımızın hayat hikayesini kendi ağzından aktarıyoruz sizlere: “1939 yılında Yiğitler eski adıyla Arçoz köyünde dünyaya geldim. İlkokulu orda okuyup ordan sonra ortaokul ve lise yaşamım Lefkoşa’da geçti. Daha sonra o zaman İngiliz döneminde Güzelyurt’ta olan “Omorfo Öğretmen Koleji” ni bitirip ilkokul öğretmeni oldum. Ancak öğretmenlik yapmadan hemen bursla Ankara’daki Gazi Eğitim Enstitüsü’nün Türkçe bölümüne gönderildim. Ondan sonra ülkeme geri dönüp çeşitli okullarda öğretmenlik mesleğimi icra ettim ve yöneticilik yaptım. Çocukluğumda köyümüze Karagözcü’ler gelirdi. Bunarlın başında Molla Hasan isimli bir yaşlı adamcağız vardı. Eşi Hasena Hanım ile birlikte gelip babamın bakkal dükkanının karşısındaki kahvehanede Ali Ağa’nın kahvesinde oyunlar oynatırlardı. Bizim köyümüz Karagöz’e ve mizaha çok meraklıydı. Taklit yapmaktan hoşlanan insanlardı. Konuşmaları esnasında dahi taklit yapmaktan ve esprili bir üslup kullanmaktan çok hoşlanılardı. Ben çocukken Molla Hasan’ın oyunlarını pek göremedim çünkü o sırada çocuklara ve bayanlara bu gösteriler yasaktı. Her Karagözcü böyle değildi gerçi. Lefke’li Mehmet Efendi’nin hem kadın hem de çocuklara hem Türk hem de Rum izleyicileri için olan gösterileri vardı. Dili çok temizdi. Oyunlarında birçok Karagözcü’de olduğu gibi Molla Hasan’ın oyunlarında da esprililer biraz küfürlü yapılırdı. Yani büyük erkeklere göreydi. Ama gizli gizli bu gösterileri kadınlar ve çocuklarda pencere arkalarından, kapı aralarından, duvar diplerinden dinlemekte ve izlemekteydiler. Bu çoğu zaman mazur görülürdü Kimse ses etmezdi. Bende bir keresinde gösterilerden birinin içerisine sızdım ve oyuna vuruldum. Gösterileri izleyen köylüler de devamlı olarak Karagöz ve Hacivat konuşmalarını günlük yaşantılarına dökerlerdi, birbirlerine o oyunlardaki gibi espriler yaparlardı. Böyle olunca izlemeyenlerde izlemiş kadar olurlardı. Molla Hasan bizim köyde en az 1 ay kalırdı. Başka köylerde 1 hafta kalırdı. Kimse gitmesini istemezdi. Hatta çoğu zamana kimseye haber vermeden köyü terk ederdi. Biri kendisini yolda görürse hemen ‘dur Molla nereye gidiyorsun var mı öyle gitmek’ deyip yolundan geri köye çevirirdi. Böyle bir ortamda yetişmiş olmanın da verdiği şevkle çocukluktan beri Karagöz ve Hacivat’ı taklit etmeye çalıştım. Gençlik yıllarımda da arkadaşlar arasında taklitler yapardım. Tahsilimi tamamlayıp ülkeme döndükten sonraki 2. yılımda Beyarmudu Ortaokulu’nda görev yaptım. 1962-1963 ders yılında Mağusa Namık Kemal Lisesi’ne tayinim çıktı. Okul müdürü Necati Bey, bir gün beni yanına çağırdı ve benim Karagöz&Hacivat oynattığımı duyduğunu söyledi. Bende kendisine oynatmadığımı sadece taklit ettiğimi zaten suret ya da tasvirlerimin ve perdemin olmadığını söyledim. “Elimden kurtulamazsın sen bunu öğrencilerine bunları yaptıracaksın ve velilerimizi çağırıp güzel bir gösteri yapacağız birlikte, sen uygun rollere uygun çocukları seç ben tüm kıyafetleri enstitüde kıyafetleri yaptırırım” dedi ve yaptırdı. Şansıma o çocuklar da biçilmiş kaftandı. Bir gösteri yaptık ve çok beğenildi bu da beni yüreklendirdi. Boş zamanlarımda suretler yapmaya başladım. O zamanlar yokluk dönemleriydi ve malzeme bulmak zordu. Davulculara gidip onların davulları patladığındaki derilerini aldım ve ilk suretlerimi bunlardan yaptım. Ondan sonrada aileden gizli gizli bir de perde yaptım. Gizli yapıyordum çünkü zaman zaman anneme ve nişanlıma gelip;”Mehmet’e sahip olun yapmasın böyle işler yoksa size Karagözcü anasıyla Karagözcü karısı derler”diye dolduruşta bulunuyorlardı. Karagözlük ve karagözcülüğü karıştırıyorlardı. Birisi sanattır birisi de maskaralık anlamına gelir çünkü biliyorsunuz. Onlarda biraz bozuldular ama karşı çıkmadılar. Bir akşam bir öğretmen arkadaşım iki çocuğu ve eşiyle birlikte akşam ziyaretine gelmek istediğini söyledi. Bende kimseye söylemeden hiç beklemedikleri bir anda suretlerimi ve küçük perdemi çıkarıp minik bir şov yaptım ve çok beğendiler ve beni yüreklendirdiler bunun üzerine bende profesyonel olarak u işi yapmaya başladım ve çeşitli şölenlerde gösterilerimi sergilemeye ve Bayrak Radyosu’nda da radyofonik olarak gösterilerimi yapmaya başladım. 2000 yılında Büyük Han restore edilince bir gün Vakıflar İdaresi’nden geldiler ve bana bu eski suretleri burada bir yer verildiği takdir de devamlı olarak teşhir edip edemeyeceğimi sordular. Bende edebileceğimi hatta bazı günler küçük gösteriler bile yapabileceğimi söyledim. O gün bugündür de burada izleyenlerimize ve merak edenlere ufak tefek bazı gösteriler yapıyorum.
“BU İŞ SABIR İŞİ”
Çoğu zaman işi öğrenmek isteyen meraklı bir gencin kapısını çaldığını ifade eden Mehmet Hocamız genç arkadaşların bu işin bir günde öğrenilebilecek bir şey olduklarını düşündüğünü oysa bu işin kısa sürede öğrenilebilecek bir şey olmadığını anlatıyordu:” Çoğu zaman bir genç gelir:
- Amca?
- Efendim çocuğum?
- Ben bu işi çok merak ediyorum ve öğrenmek istiyorum. Bana öğretir misin?
- Tabii ki öğretirim.
- E hadi o zaman. Sen bana öğret. Yarın senin yerine ben gösteri yapayım” diyorlar.
Bende bu işin hemen öğrenilebilecek bir iş olmadığını benim bile 40 yıldır bu işi yapıyor olmama rağmen sürekli kendimde bir kusur bulduğumu söylüyorum. O yüzden bu işi öğrenmek isteyenlere sesleniyorum. Bu iş sabır işidir, bir çırpıda öğrenilemez” diyor. Kendisinden sonra bu işi yapan birinin olup olmadığı sorusunu yöneltiyoruz hocamıza ve birkaç ilkokul öğretmenimizin daha bu işe gönül verdiğini ve bu işi devam ettirmeye çalıştıklarını üstelik bu hocalarımızdan bir iki tanesinin de bayan olduklarını mutlulukla öğreniyoruz.
“PERDE’DEKİ VATAN TUTKUSU”
Mehmet Hocamız her Karagöz ustasının ben acaba bu oyuna neler katabilirim diye en az bir kere düşünmüş olduğunu ifade ediyor. Kendisinin de bunu düşündüğünü ifade eden hocamız;” Bizim hangi masal kahramanlarımız kimler var onları düşündüm ve aklıma Keloğlan ve Nasrettin Hoca geldi. Onların da suretlerini kendim tasarladım ve hazırladım. Böylelikle zaman zaman Karagöz ve Hacivat oyunlarına bu masal kahramanımızı da katarak zaman tünelini yoksayarak onları bir araya getirmeye çalıştım” diyordu. Oyundaki karakterlerden biri olan Hanım Kız yani nam-ı diğer Sümbül Hanım’ın hem tepesinde hem de alnında ay ve yıldız görüyoruz ve bunun anlamını soruyoruz hocamıza ve hocamızda anlatmaya başlıyor;” Ben Karagöz oyunlarındaki hemen hemen bütün zenneleri gördüm. Bazılarında hiç belirgin olmayacak şekilde bir küçük ay ve yıldız gördüm. Bu suret alnında ve tepesinde bu kadar net ay ve yıldız olan tek surettir. Bu suret 150 yıllıktır ve İngiliz döneminde yapılmıştır. İngiliz buraya geldiğinde Türk bayrağını indirdi ve kendi bayrağını göndere çekti. İşte bu suretle bayrağa olan hasret ifade edilmektedir” diyordu.
Bizler Mehmet Hocamı’za oyunlarında daha nice başarılar diliyoruz.
Haftaya başka bir öyküde ve başka bir meslekde buluşuncaya kadar HOŞÇAKALIN!