İki arkadaş konuşuyormuş: bizim evde hâkimiyet bendedir demiş kılıbık olanı; “hangi ülke kimi başbakan seçmeli, kim kiminle savaşmalı, hangi ülke AB’ye alınmalı gibi ciddî konularda ben karar veririm. Nerede oturacağımız, çocukların hangi okula gideceği, ne marka ve renkte araba alacağımız gibi günlük kararları ise karım alır” demiş...
Şu herkesin ermeni, PKK, Kıbrıs, dünya ekonomik krizini çözdüğü günlerde bende bari ufak tefek konularla uğraşayım dedim ve aklıma kendim gibi ufak bir konu seçtim: Türklerde Vergi Kaçırma Sporu!
Belki yine ufak-tefek ve önemsiz gazetelerde okumuşsunuzdur: Anavatan Maliyesi, vergi mükellefi başına kaçırılan verginin 17.252.334 TL, yani yazı ile on yedi milyon iki yüz elli iki bin üç yüz otuz dört yeni lira olduğunu ilan etmiş!
Maaşal’Lah!
Hem vatanseverliğin ve hem de İslam inancının en önemli kurallarına uygun(!) bir durum: görünüşe göre vergi mükellefi vatandaşlarımız Vergiler Kanunu ve Allah korkusu ile kesinlikle kul hakkı yemekten kaçınmaktadır... Böylece kul hakkına tecavüz etmemekte ve Hoca Nasreddin’in iftarda kendisi kepçeyle hoşafı götürüp “öldüm, öldüm” diye keyiflenen ama Hocaya çay kaşığı veren ev sahibine söylediği gibi “yahu şu kepçeyi ver de, biraz da biz ölelim” misali ölüp ölüp dirilmektedir bizim vergi mükelleflerimiz... Şaka bir yana, gayemiz “bizde sizin gibi vergi çalalım” demek değil! Konu çok ciddi ve vahim. Bunu ben iki önemli noktada ele alacağım.
Birinci nokta: ”vergi kaçırmak” deyimi yanlış bir terimdir ve bilinçli bir şekilde kullanılmaktadır. Ödenmeyen vergi “kaçmış” olmaz, olsa olsa “ÇALINMIŞ” olur! Bu tür lâf oyunları, yapılanın daha az önemli görünmesi ve sanki ufak bir yaramazlıkmış gibi algılanmasını sağlamak içindir. Vergi kaçırmak HIRSIZLIK’tır! Bunun başka bir tarifi ve anlamı yoktur. Her ne vergisi olursa olsun, vergi çalan da HIRSIZ’dır. Bu nokta ile mutabık olmayanlar, lütfen vicdanlarını bir daha muhasebeye alsınlar.
İkinci konu, vergi nasıl çalınır ve çaldırılır? Vergi hırsızları bu işi tek başlarına yapamazlar; muhakkak “erketeleri, yataklık edenleri ve ortakları” vardır. Yoksa acemi hırsızlar gibi hemen yakalanırlar. Bunların suç ortağı ise maalesef çoğu zaman o vergileri toplamak, çalanları tespit edip Adalet’e teslim etmesi lazım gelenlerdir. Burada vazifesini dürüstlükle yapan, haram yemeyen ve kimseye yataklık ve ortaklık etmeyen istisnaları bu iddiamdan tenzih ederim. Şayet onlar da olmasa idi, hemen hiç vergi toplanamazdı. Amcası yıllarca T.C. Maliye Teftiş Kurulu Başkanlığı yapmış biri olarak bu dürüst Maliyecilerin de varlığının şahidiyim.
Ancak rakamlar acı tabloyu apaçık ortaya koymaktadır!
Ben kendi alış-verişlerimde de müşahede ettiğim gibi Anavatan’da hemen hiç bir esnaf siz istemeden size “fiş” vermez. Dolayısı ile yaptığı satışın kaydı olmaz. Bu satıştan yaptığı kazanç ta “kayıt dışı” kalır... Yani kaça sattığı bilinmez. O da muhasebecisinin tavsiyesi üzerine “sanal” bir kârla defterlerini kapar. Bu kâr genellikle o esnafın harcamak ve göstermek zorunda olduğu kira, ücret, sigorta, telefon, elektrik, vesaire masrafları karşılayacak kadardır. Bundan istisna genellikle çok uluslu ve anonim şirketlerdir. Bunların vergi hırsızlıkları muhakkak daha “yaratıcı metotlarla” yapılmaktadır. O konuya da değineceğim ama başka bir yazımda.
Bugün ahlâki bakımdan vergi “kaçırmanın” “kız kaçırmak” gibi kaçıranın da kaçanın da “gönüllü” olduğu bir vakıa veya otobüs, tren, vapur “kaçırmak” gibi sadece kaçırana rahatsızlık veren bir durum olmadığını ve alenen bir HIRSIZLIK olduğunu söylemeye çalıştım.