Selden iki gün sonraydı. Çok okunan bir gazetemizin magazin sayfasındaki şu ifade çok dikkatimi çekti: “Gençler selin stresini eğlenerek attılar.” Gençlerin stres attığını gösteren resme bakılırsa gençler çok stresliydiler. Delicesine eğleniyorlar ve rahatlamaya çalışıyorlardı.
Ama aslında selin ardında bıraktığı yıkıntılar henüz yerli yerindeydi. Selzedeler yardıma muhtaçtılar (ki çoğu hala öyle). Gerçek anlamda yoğun bir öfke hissettim. Bunun bir duyarsızlık olduğunu düşünüyordum. Kendim de bir selzede olduğum için değildi hissettiğim öfke. Uzunca bir süredir değişik platformlarda dillendirdiğim ve halkımızın çoğu tarafından da paylaşılan toplumsal yozlaşmaya karşıydı bu duygular. Magazin haberlerini bırakın, iki ev ötede insanlar sel sularıyla boğuşurken suların zarar vermediği evlerinde kebap yapıp kadeh tokuşturanları gözlerimle gördüm. Bu insanlar neyi kutluyorlardı? Selden kurtuluşu mu? Nasıl bu hale gelmiştik?
Pek tabiidir ki bu değişim bir anda olmadı. Orta yaşı biraz geçmiş her Kıbrıslı Türk çok değil 30 yıl önceki komşuluk ilişkilerini, dayanışma ruhunu özlemle anar. Eğri oturup doğru konuşalım; yoksulluk ve yoksunluktan ganimet ekonomisinin yarattığı yapay zenginliklere çok hızlı bir biçimde geçti halkımızın geneli. Şişirilmiş maaşlarımız şişirilmiş hayatlara ve şişirilmiş egolara dönüştü zamanla. Havuzlu evlerimizde oturup, son model arabalarımıza binerken ne görünmeyen sınırların ardına kapattığımız gariban Anadolu halklarını umursadık ne de selde zarar gören komşularımızı. Oysa bu bizim için bir fırsattı. Kirlenmiş ruhlarımızı temizleme fırsatı. Ama beceremedik. Kırılan, yıkılan, su altında kalanın kendi benliğimiz ve vicdanımız olduğunun farkına varamadık.
Bugün maaşlarımızın düşürülmesini, Kıbrıs Türk halkının işsizliğe sürüklenmesini, fakirleştirilmesini tartışıyoruz. Yaşça yetişkin ama psikolojik anlamda ergen bir insan gibiyiz tıpkı. Annemizin bizi şımartmasını istiyor, ayaklarımız üstünde durmayı reddediyoruz. Reddettiğimizin toplumsal gelişimimiz olduğunu göremiyoruz. Oysa şımartıldıkça, sorumsuz bir çocuk gibi davranacak ve kendimizi dünyanın merkezinde görmeye devam edeceğiz. Tıpkı hayali bir izleyici grubunun hep kendini izlediğini düşünen ve bu nedenle de benmerkezci hale gelen bir ergen gibi. Ergen toplum yapımız, bireysel anlamda da yetişkinleşememiş ergenler üretiyor: Benmerkezci, sorumsuz, savurgan.
Aklımda hep 1999 büyük Marmara depremi var. Ben de bir psikolog olarak deprem bölgesine gitmiş ve depremzedelere kendi mesleğim aracılığıyla yardım etmeye çalışmıştım. Bizi deprem bölgesine götüren minibüs Türkiye mozaiğinin tam bir izdüşümü gibiydi: Türkü, Kürdü, Arabı, Lazı, Çerkezi yardıma koşmuştu. O dönemde Satanist suçlamasıyla bazı yerlerde dayak bile yiyen siyah giysili, uzun saçlı, takılı genç kız ve erkekler de vardı molozları kaldıranlar arasında. Bir de bizdeki magazin haberi aklımda. Her ikisi de genç ama bizde bir şeyler ters gidiyor. Titreyelim ve kendimize gelelim artık.