Biz Kıbrıslılar!

Biz Kıbrıslılar, çok sıcak insanlarızdır aslında. İçten, candan, açıksözlü, dobracı, neşeli ve paylaşımcı... Günü yaşamaya bayılırız. Tam tipik Akdeniz insanı... Yemeyi içmeyi de severiz hani. Dostlarımızla buluşmak demek, yemek yemek demektir. Neyi kutlamaya kalksak, kendimizi mangal başında buluruz. Özellikle hafta sonu olmazsa olmazımızdır mangal...
Biz Kıbrıslılar, çok sıcak insanlarızdır aslında. İçten, candan, açıksözlü, dobracı, neşeli ve paylaşımcı... Günü yaşamaya bayılırız. Tam tipik Akdeniz insanı... Yemeyi içmeyi de severiz hani. Dostlarımızla buluşmak demek, yemek yemek demektir. Neyi kutlamaya kalksak, kendimizi mangal başında buluruz. Özellikle hafta sonu olmazsa olmazımızdır mangal...

Şöyle Boğaz’da bir buluşma ya da gece pikniği... Ailelerin biraraya gelme amacıdır bir bakıma mangal sefaları. Hangi yaşta olursanız olun, çocukluğunuza kadar uzanan bu buluşmaların tadı damağınızdadır. Yaz ya da kış ; hiç farketmez. Kışın ılık geçen, güneşin yüzünü şöyle bir gösterdiği günde, hatta hatta yağmurlu bir günde bile piknik yapmış olanlarımız az değildir. Bir saçak altında buluşmak, ıslana ıslana kebap yemenin tadı bir başkadır...

Gelenekleri sürdürmek, birlik ve beraberliği sürdürmek demektir. O sıcacık havayı yakalayıp koklamak az şey midir? Bütün çocuklar, gelinler, kızlar, damatlar ve torunlar biraraya gelir. Gülüş cümbüş yenilir, içilir. Kocaman seslerle şakalaşmalar, yarı dumanlı kafalarla söylenen şarkılar; orta yerde koşturan, zaman zaman kendi aralarında didişen çocuklar...

Geriye dönüp bakıyorum da, savaş sonrasının zor koşullarında bile bu tatlı huzur hep vardı. Hatta belki biraz daha da fazla... Sokağınızdaki herkes ablanız ya da dayınızdı... Neriman Abla vardı mesela... Arka arkaya dört oğlan doğurmuş ama hala incecik kalmış bir kadın... Eşi Nevzat Dayı, kasaptı. Mahallede oturanların etleri ondan gelirdi. Evlerindeki eski model, çevirmeli, siyah telefondan herkesin siparişi alınır, yemek pişirme saatine etler dağıtılmış olurdu. Hem de bol bol tartılarak... Durumu iyi olmayanlara -fazladan- eklemeler yapılırdı. Sakatat parasız dağıtılır, her defasında ciğerler bölüşülürdü... Yoklukta paylaşmak adetti. Komşu komşunun her şeyine muhtaçtı o yıllarda. Yine de hiç yakınanı duymamıştım...

Sabahları tüm mahalle, sabah kahvesinde buluşurdu birinin kapısının önünde... Hasır iskemleler atılırdı... Kucaklarında ayıklanacak patates, fasulye ya da mercimek tepsileriyle gelirlerdi... Akşamüstleri de yine kapı önleri serinlesin diye ıslatılır, sandalyeler çıkarılır; kimin molohiyası varsa onu ayıklamak üzere biraraya gelinirdi. Dedikodu da edilirdi elbette... Sesler fısıltıya dönüşünce anlardınız bunu... Ansızın bir kahkaha patlatırdı Nevin Aba... Kadınlar arasında açık saçık konuşmalara başlanmadan, çocuklar etrafta mı diye şöyle bir kontrol edilirdi. Mutlaka kapıları açık evlerin, görünen arka bahçelerinden birinde, portakal ağaçları altında oyun oynuyor olurlardı. Bebeklerse kucakta ya meme emer ya da arabalarında mışıl mışıl uyurdu bu huzurlu ve neşeli ortamda... Acaba diyorum acaba, o yıllarda her şeyimiz azken daha mı tasasızdık?... Daha mı mutluyduk?...

Evler, arabalar ve de paralar çoğaldıkça gösteriş budalası mı olmaya başladık... DAHA ÇOK’un sınırı çizilmedi bugüne kadar... Maddeler arttıkça,dostluklar azaldı sanki. Dağ evi, deniz evi, bağ evi... Bir araba gündelik, biri gezmelik... Hep daha büyüğünü ister olduk, arabaların, evlerin ve de paraların... Açgözlü olduk... Globalleşme bizi her şeyi tüketmeye yönlendiriyor da ondan mı? (Suçu bir şeylere yüklemeyi severiz, suç bizde olmasın da, ne olursa olsun...)

Gençlerimizi evlendiriyoruz. Elbette boynumuzun borcu, seve seve yapıyoruz da acaba biraz fazlaya kaçmıyor muyuz? İşleri yok, güçleri yok, para kazanmıyorlar. Bir ömür didindiklerimizi koyuyoruz önlerine... Emek vermeden hazıra konuyorlar. Tırnaklarınızla yaptığınız eve gelip mermerlerine dudak büküyorlar, mutfak dolaplarının bilmem neresini beğenmiyorlar. Bir alım bir çalım. Siz işçi kılığında didinirken, toza toprağa bulanmış; başınızda utanmadan söyleniyorlar. Memnun edemiyorsunuz... Neden bu kadar özveri? Tepenize çıkıyorlar. Binbir emek ve masrafla düğün yapıyorsunuz, üç beş aya varmadan “ Biz ayrılıyoruz...” haberiyle yıkılıyorsunuz. Ne bekliyordunuz yani? Emek vermedikleri bir şeyi korumalarını mı? Nasıl kazanıldığını bilmedikleri bir şeye değer vermelerini mi? Bence daha az verin, bırakın biraz da kendileri çabalasın. O zaman, sahip olduklarının kıymetini daha iyi anlarlar...
Bu haber 743 defa okunmuştur

:

:

:

: