“Sendika ağalığının belgesi” mi lâzımdı? Buyurun size gayet lüks bir belge?

“Allah yukarıdaki lüks “Servis aracından” birer tane almayı hepimize nasip etsin” diyeceğim ama O’nun işine karışmamak lâzım. Gerçi bizim memleketin işleri toptan kendisine havale edildiği için, O da usandı elimizden ama bu husus konumuzun dışında kalıyor.




 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



“Allah yukarıdaki lüks “Servis aracından” birer tane almayı hepimize nasip etsin” diyeceğim ama O’nun işine karışmamak lâzım.
Gerçi bizim memleketin işleri toptan kendisine havale edildiği için, O da usandı elimizden ama bu husus konumuzun dışında kalıyor.
Saniyen... Böyle bir “Servis aracına (!)” sahip olabilmek için önce “Malûm sendikalardan” biri olmak ve ona ağalık yapmak şart görünüyor.
Onun için; Orta Eğitim Öğretmenleri Sendikası’nın bu vasıta ile hangi personeli taşıdığını (Alacağım cevabı bile bile) soracak; zurnanın “Zırt” dediği delikleri sona saklayacağım.
Sahi kimi taşıyorlar bu “Personel aracı (!)” ile?
Sendikada (!) çalışanları, mı yoksa grev eylem koşturanlar için mi alınmış?
Bu “Alınmış” lâfının yanlış anlaşılmasını da istemem. Çünkü neresinden baksanız cerahat akıyor.
Onun için şimdi zurnanın “Zırt” deliklerine birer kere üfleyelim bakalım hangi makamdan nağmeler zırtlayacak:
a) Bu araç gerçekten
‘personel’ taşıyorsa, bu ‘personelin” tam işe başlayacağı saatte (8 Temmuz 2010, saat: 08:00) tek başına sendika ağasının (Pardon başkanının) altında ve Girne!de ne işi var?
b) Bu “Personel taşıyıcı” aracın kadrolu sürücüsü yok mudur ki ağamız tek başına kullanarak nazik bedenini yormaktadır?
c) Adını “Persone taşıyıcı (!)” koyduklarına göre devletin (T) - Taksi-toplu taşım- plakası vermesi normâl olabilir ama hangi personeli işten eve, evden işe taşıdığını açıklasalar da cahillikten kurtulsak kıyamet mi kopar? Bu izni veren devlet “Bir bakayım ne taşıyorlar” diye merak etmiş midir?
c) Sendika üyesi öğretmenler bu aracın (Zayıf ihtimâl de olsa) kendi paralarıyla alındığını biliyorlar mı?
d) Sendika üyesi öğretmenler, saçmalayıp zehir saçmak için (Pardon... Engin görüşlerini (!) halkımızla paylaşmak için) bir yayın kuruluşuna giden sendika ağası bu “Personel taşıyıcının (!)) yakıtını cebinden mi, sendikanın (Öğretmenin) parasıyla mı koymuştur? (Şimdi kuvvetli ihtimâl)
e) Bu “Personel taşıyıcıyı (!) hangi “Uluslararası kuruluş” ‘hediye’ etmiştir?
f) ‘Hediye sözleşmesinde “Bir bahane ile 365 gün 24 saat grev eylem yapacak, ağanın çömezlerini de bununla taşıyacaksınız” diye bir madde var mıdır?
g) Yoksa bayram değil seyran değil eniştem beni neden öpmüştür? Bu “Hediyenin’ esbab-ı mucibesi nedir?
h) ‘Hediye sözleşmesinde “Bir bahane ile 365 gün 24 saat grev eylem yapacak, ağanın çömezlerini de bununla taşıyacaksınız” diye bir madde varsa, (Pek sayılmaz ama) Adnan Eraslan hangi hakla bu hükmü çiğnemiştir? Grev ve eylem mahallerine yolcu taşımak duruken şahsi emellerine alet etmekten utanmamış mıdır? (BKNZ: Eski Türk filmleri. Personel aracı kesin olarak “Bedenime sahip olabilirsin ama ruhuma asla...” demiştir.
İ) “Personel taşıyıcı (!)” o saatte ağamıza hizmet ettiğine göre, “Personel taşıyıcının (!)” taşıması gereken personel işe gidemediyse “Yok” yazılmış mıdır?
j) “Yok” yazılmışsa günahını Adnan Ersalan’dan sormazlar mı, bu ne pervasızlıktır?
k) “Yok” yazılmamışsa bu çalışanlar sadece eylemde ve grevde mi işe giderler?
SON SÖZ: Güleriz ağlanacak ahvâlimize!

 

 

 

 



 

 


Duyan be buba?



 

 

 

 

 

- Duyan be buba?
- Sen ağnat da duyarım guzum.
- Rum Turizm Örgütü’nün yayımladığı bir kitapçıkta ek bilgi olarak adresleri verilen internet sitelerinden birinde KKTC’deki otellerin tanıtımı yapıldığı gerekçesiyle Rumlar çok kızmış.
- Şuradan Rumlara telefon et ve de ki; “Bre ne mızmız milletsiniz? Sizinkilerden parayı bastıran bizim (BAZI) gazetelerde reklamını yayımlatıyor da KKTC’de kılını kıpırdatan mı var?”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 



TEBESSÜM

Canım cicim aşkım

70’lik karı kocanın uyum ve mutluluğu görenleri imrendiriyordu.
Evde, çarşıda, caddede sokakta el ele, göz göze diz dize idiler.
Birinden birinin yüzünün asıldığını ya da somurttuğunu gören de olmamıştı.
Günlerden bir gün; dedenin kendi yaşlarındaki bir çocukluk arkadaşını evlerine yemeğe davet ettiler. Karısı yıllar önce vefat etmiş olan adam yalnız gelmişti.
Hoş-beşten, “Nasılsın, sen nasılsın”dan misafirin dikkatini bir şey çekmişti. Ev sahibi arkadaşı, karısına hep canım, cicim, tatlım, hayatım, şekerim, meleğim, bebeğim diye hitap ediyor, arada bir de “Aşkım” demekten geri kalmıyordu.
Misafir de bu muhabbete hayran olmuştu ama bir ara yalnız kaldıklarında dayanamayıp sordu;
- Yahu arkadaş maşallah bu ne muhteşem bir aşk?Yıllardır hiç eksilmediği de karına hep canım, cicim, tatlım, hayatım, şekerim diye hitap etmenden belli.
Diğeri derin bir iç geçirdikten sonra cevap verdi;
- Sorma birader...
Bi hatırlasam adıyla da sesleneceğim ama nerdeeeee? Unutalı yıllar oldu!

Bu haber 1571 defa okunmuştur

:

:

:

: