Sizler bu saatlerde gazetelerinizi okurken, sabah haberlerini radyo televizyonlardan dinlerken, tam 36 yıl önce, aynı saatlerde sabah 08.40’ta, Lefkoşa’yı silah ve top sesleri çınlatıyordu. Kıbrıs Radyo yayın Korporasyonu’ndan da marşlar eşliğinde, gür bir ses, “Edho Kipriyaki Demokratiya- O Makarios İne Negros”- Burası Elen Kıbrıs Cumhuriyeti- Makarios ölüdür- diye haykırıyordu.
Yunan cuntası ile onun Kıbrıs’taki işbirlikçileri ve EOKA “B”ciler Makarios’un Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na ve Başpiskoposluğa, aynı anda tanklarla toplarla saldırıya geçmiş Makarios’un öldürüldüğünü, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yok edildiğini ve yerine Elen Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulduğunu duyuruyordu.
Ve yeni Cumhuriyetin başına da EOKA’nın bir numaralı tetikçisi Nikos Samson’un getirildiğini ilan ediyordu.
Kader bu ya, o sıralarda yıllık eğitim ve seferi durumlarda nerelerde görev alacağımız konusunda Tabur komutanımız Mustafa Cahit kod isimli, Bölük Komutanımız Burhan Yiğit, Muharrem Apartmanın Ledra Palas’a bakan kısmında bizlere:
Rahmetli Ahmet Savalaş’a, Veli Hakkı’ya, Burhan Tuna’ya, daha sonra Şehit düşen Şener Enver’e ve bana brifing ve talimat veriyordu.
Silah ve top sesleri Strovolos (Makarios’un Sarayının olduğu yer) ve Taht El Kala (baş Piskoposluk Kilisesi) taraflarından yükselince, komutanımın sözlerini kestim ve “Komutanım Darbe oldu, kaç gündür Makarios’la Atina’nın arası ciddi biçimde açılmıştı, Yunan muhafız birliğini sarayından kovmuştu...” demeye kalkıştım, sözümü kesti ve “Özcan, tatbikat yapıyorlar” dedi. Aynen hatırlıyor ve o anı tekrardan yaşıyorum. Şiddetlenen silah ve top sesleri üzerine ısrar ettim. “Lütfen bir radyo bulunsun, bu tatbikat olamaz komutanım” deyince emir verdi. Savalaş koştu ve bir transistor getirdi. Açtım, RIK-Kıbrıs yayın Korporasyonu’nu buldum ve yukarda anlattığım sözlerin, marşlar eşliğinde tekrarlandığını hep birlikte işittik. Haykırdım “Komutanım Makarios’u öldürdüler, yeni bir cumhuriyet ilan ettiler.”
Komutan derhal alarm verilmesini emretti ve hepimiz karargâha döndük.
Bayrak radyosunu dinlemeye başladık. Çok geçmeden Cumhurbaşkanımız Denktaş halkımıza çağrıda bulunmaya başladı. “Kendi aralarında kavga ediyorlar. Soğukkanlılığınızı devam ettirin, karışmayınız, çarpışmalarını yakından izliyoruz, gereken yapılacaktır.”
Doğrudur. Önce kendi aralarında işi bitirip ondan sonra Kıbrıslı Türklerin işini bitireceklerdi. Bundan şüphemiz yoktu. O nedenle sivil ve askeri makamlarımızın Ankara ile hemen temasa geçmelerini bekliyorduk.
Bu arada, her yandan silah ve top sesleri devam ederken, olduğumuz bölgeye çok yakın Merkezi Ceza evinden çığlıklar ve atışlar gelmeye başladı. Makarna fabrikası dediğimiz İngiliz Yüksek Komiserliği’nin bulunduğu yerdeki mevzilerimize de kurşunlar yağmaya başladı. “Narti yirisas-Sıra size gelecek” tehditleri savruluyordu. Karşılık vermememiz ve kesinlikle ateş açmamamız emredildi. Soğukkanlılıkla ve endişe ile beklemeye koyulduk.
Türkiye’nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekete geçmesini arzuluyorduk... 15 Temmuz 1974 sabahı başlayan gerginlik ve endişelerimiz 19 Temmuz akşamına kadar sürdü. Gelen giden yoktu. Sadece Ankara’da toplantılar yapıldığını, Başbakan rahmetli Ecevit’in acilen Londra’ya uçtuğunu, İngiliz garantörleri birlikte adaya müdahaleye davet ettiğini duyuyorduk.
Senelerce gerginlikler, Rum saldırıları olmuş, Bozdağ, Mansura, Geçitkale düşmüştü ama garantör Türkiye gelmemişti, yine de gelmezlik ederse bu iş bitmiş olacak diye korkuyorduk.
Nihayet 19 Temmuz akşamı, olduğumuz bölgede evleri bulunan Osman Örek (Dışişleri ve Savunma Bakanı) Oğuz Ramadan Korhan (Tarım ve Doğal Kaynaklar Bakanı) gelip evlerinden bir şeyler alıp ayrıldıktan sonra, panik başladı mahalle boşaltıldı. Osman Örek ikinci kez gelince onu teslim aldım ve “Yürü Mücahitlere konuş, gelecekler de. Aksi takdirde moralman çöküntü olacak” dedim. Fazla ayrıntıya girmek istemiyorum, onu biraz da korkuttum ve yakışıksız davrandım... Ama ağzından zorda olsa, “yarına bir şeyler olabilir” ifadesini kopardım.
Hepimiz yerlerimize döndük. Heyecanlı, korkulu, endişeli bekleyiş sürerken, Savalaş ile benim ellerime hiç daha önceleri görmediğimiz küçücük roket atar(tank savar) verildi ve Düşman tankları bölgemize geçerse vurmamız emredildi. Bu kez ciddiydi durum. Gelecekler Savalaş Komutan gelecekler dedim. Daha sonra bizlere tanıtma bezleri dağıtıldı. Bir tarafı turuncu diğer tarafı mavi. Burhan Tuna ile birlikte hem dağıttık hem de bizim mevzilerin önlerine serdik. Portakal rengi üstte. Yunan jetleri hücum ettiği takdirde mavi renkli tarafı üste alacaktık…
Artık ok yaydan çıkmıştı. Geleceklerine inanmıştık.
Sabah şafak sökerken Burhan Tuna ile son bir kez daha mevzileri dolaşmaya çıktık. İngiliz Yüksek Komiserliği önüne vardığımızda, Kuzeye Beşparmaklara bakarken, birden bire göklerde iki gümüş renkli kartal gördük. Bağırdım, “Geldiler Tunam geldiler...” Güneşin ışıklarından gümüş gibi parıldayan Türk avcı uçakları tur atıp döndüler...
Ve kısa bir süre sonra Beşparmaklara paralel, Boğaz ile Hamitköy arasında alçaktan uçan nakliye (C-130) uçaklarımızı gördük. Diğer uçaklar Lefkoşa ve bölge üzerinde bildiriler dağıtıyordu. “Ateş açmayınız, barış için, kan dökülmesini durdurmak için geldik” diye. Düşman güçleri dinlemediler.
Dağlarımızın eteklerine paraşütçülerimiz bu arada atlamaya başlamışlardı bile...
Onları ve heyecanımızı yazmaya devam edecek olsam bu sayfalar sığmaz.
Bu gün 15 Temmuz 2010. Yunan cuntasının darbesinden, Makarios’un tahtından indirilmesinden, Elen Kıbrıs Cumhuriyetinin ilanından tam 36 yıl sonra bu günün Kıbrıs tarihini ve yaşamımızı nasıl değiştirdiğini anlatmak istedim. 20 Temmuz Barış Harekâtı’nın ardından neler yaşandığını, nerelerden nerelere geldiğimizi, ne canlar kaybettiğimizi unutmayalım ve elde ettiklerimizi yitirmemeye bakalım.
Edho Elliniki Demokratiya- Burası Elen Kıbrıs Cumhuriyeti -ile başladılar, sonunda
Edho Vorra Turko Kipriyaki Demokratiya- Burası Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ile karşılaştılar. Umarım daha başka çılgınlıklara başvurmazlar, adamızda barış ve huzur sürer. Hatalarının nelere mal olduğunu iyice düşünsünler.