Psikoloji ve Psikiyatri tarihi insanlığın esenliği için uğraş verenlerin yanında, insanlara bilim adına işkence edenlerle de doludur. İşkence edenler tarafında yer alanlardan özellikle ikisi bugün Kuzey Kıbrıs’ta yaşadıklarımıza farklı bir gözle bakabilmemizi sağlayacak cinsten. Bu yazıda bu iki etik dışı çalışmadan ve çağrıştırdıklarından bahsedeceğim.
Psikoloji ve Psikiyatri tarihi insanlığın esenliği için uğraş verenlerin yanında, insanlara bilim adına işkence edenlerle de doludur. İşkence edenler tarafında yer alanlardan özellikle ikisi bugün Kuzey Kıbrıs’ta yaşadıklarımıza farklı bir gözle bakabilmemizi sağlayacak cinsten. Bu yazıda bu iki etik dışı çalışmadan ve çağrıştırdıklarından bahsedeceğim.
Birinci çalışma 1950’li yıllarda ABD’deki McGill Üniversitesi’nin Psikoloji Bölümü Başkanı olan Donald Hebb’in. Hebb o dönem Kuzey Kore’de esir alınan Amerikan askerlerinin nasıl itiraf ettirildiklerinin sırrını çözmeye çalışıyordu. Hipotezi beş duyu organımızla algıladıklarımızın uzun süre bloke edilmesi halinde benlik duygusunun kaybolmaya başladığıydı. Amerikan askerleri de benlik ve gerçeklik duygusunu yitirerek işkencecilerinin tüm yönlendirmelerine açık hale geliyorlardı. Bu hipotezini McGill Üniversitesi’nde öğrenim gören 63 öğrenci üzerinde sınadı Hebb. Öğrenciler günlerce ellerinde ve kollarında temas duygusunu engelleyecek boru şeklinde kartonlarla, duymalarını engelleyecek kulak tıkaçlarıyla ve görmelerini tamamen engelleyen siyah gözlüklerle kapalı odalarda tutuldular. Sürecin sonunda çoğu gerçeklik duygusunu yitirmeye ve halüsinasyonlar görmeye başladı. Deneycilerin kendilerine sürekli dinlettikleri propaganda içerikli ses kayıtları sonucunda daha önce inanmadıkları şeylere inanır oldular. Hatta bu inanç değişikliği bir kısmında kalıcı hale geldi. Diğer bir deyişle benliklerini yitirmeye başladılar. Şimdi düşünelim: KTHY sembolik olarak bizim Dünya’yla temasımızı sağlayan bir yapıydı. Onu kaybederek temas duygumuzu da yitirmiş olduk. Kıbrıslı Türkler olarak yarattığımız tüm değerler ve yapılar teker teker elimizden kayarken de aslında benliğimizi oluşturan parçaları kaybetmiş oluyoruz. Dünya’da var olduğumuzu ve bir gerçekliğe sahip olduğumuzu bize gösteren her şeyin kaybını yaşıyoruz.
Gelelim ikinci çalışmaya. Bu çalışma aynı yıllarda Allan Memorial Enstitüsü’nde psikiyatr olarak çalışan Dr. Cameron’a ait. Cameron bugün sınırlı alanlarda olsa dahi kullanılan bir yöntemin, elektro şok terapisinin ilk uygulayıcılarından. Ona göre beyine verilen elektro şokla hastalıklar iyileştirilebilirdi. İyileşme ise tüm benliğin silinip yeni baştan yaratılmasıyla mümkün olabilirdi. Cameron’un işkenceyi andıran tedavi yönteminin kurbanı olan birçok kişi değil iyileşmek daha da kötüleşti. Gün içinde defalarca elektro şok verilenlerin çoğu kalıcı bir biçimde hafıza kaybı yaşadı. Bazıları regresyon denilen çocukluğa geri dönüş halini yaşayarak tuvalet eğitimlerini, yemek yemeyi, yürümeyi unuttu. Tüm bunlar ise ruhsal hastalıkları iyileştirmek adına yapıldı. Şimdi yine düşünelim: Kıbrıslı Türklere zorla dayatılan yasalar ve düzenlemelerin temel gerekçelerinden biri açık ve örtük olarak söylendiği haliyle hasta bir ekonomik ve toplumsal yapıya sahip olmamız. Bu hastalık ise ancak şok edici tedbirlerle giderilebilir. Ama tarih bize gösteriyor ki Dünya’nın neresine gidilirse gidilsin adına “Acı İlaç- Acı Reçete” denilen bu şok edici deneyimlerin sonucu benliklerin yitirilmesidir. Tüm bu yaşananların sonucu da Kıbrıslı Türkler açısından tam bir benlik yitimi olacaktır. O yüzden sürecin bizi toplumsal yok oluşa sürükleyeceği savı kesinlikle yerindedir.
Peki Hebb ve Cameron’a ne oldu? Her ikisinin de çalışmaları CIA’in, Amerikan ordusunun, Latin Amerika’daki faşist diktatörlüklerin işkence yöntemlerine ilham verdi. Bu yüzden bugün her ikisi de insan hakları savunucuları ve hümanist meslektaşları tarafından nefretle anılmakta. Diğer yandan insanın dayanıklı doğası Hebb ve Cameron’un çalışmalarında tamamen başarılı olmalarını da engelledi. Cameron’un hasta-kurbanlarından ve tedavi-işkence sürecini en az hasarla atlatanlardan biri şöyle diyor: “Gerçekle bağlantımı sağlayan tek şey hastane-hapishanenin üzerinden her gün aynı saatte geçen bir uçağın motor gürültüsüydü. O gürültü sayesinde dışarıda hala bir hayatın sürüp gittiğini algılayabildim.” Bizi hayata ve gerçeklere bağlayan algılarımız, kurumlarımız ve değerlerimiz olduğu sürece benliğimizi kaybetmemek adına umudumuz olacak. Zorbaları ise tarih yargıladı ve yargılayacak.