Bu hafta içerisinde Rum basını “Doğrudan Ticaret Tüzüğü” konusunda öyle bir bomba patlattı ki. Ne komplolar kalmış ne gizli planlar…
Hepimizin bildiği üzere Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün geçmesi Kıbrıs Türk halkı için önemli bir kazanım olacaktır ancak bu kazanımı engellemek için Rum lobisi biz güneşin altında denize girmeye ya da piknik yapmaya devam ederken AB kurumlarında amansız bir mücadele veriyor.
Bu konudaki iddiaları da bu hafta tüm basın kuruluşlarında yer aldı. Gerekçeleri de Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün KKTC’nin siyasi statüsünü yükseltecek olmasıymış. İzolasyonların kaldırılması ile ilgili söz yeni bir şey değil ki. Bu konuda AB’nin birçok yetkilisi 2004 yılının Annan Planı döneminde vaatler vermişti zaten. Bu durum gerçekleşmemiş olmasına rağmen o kadar çok patırtı, gürültü kopardılar ki…
Bir yandan bizlere “Kıbrıslı” olduğumuzu söylerler, diğer yandan 1 Eylülde barış gününü kutlarlar. Tüm bunları yaparken bir de Kıbrıslı Türklerle doğrudan ticaret yapılmaması için ellerinden geleni artlarına koymazlar. Kıbrıslı Türkler uluslar arası hukuk altında neden kendi limanlarını kullanamasınlar ya da gençliğimiz neden bir dostluk maçı bile yapamaz olsun ki?
Rum tarafı bir taraftan bizlere karşı uygulanan izolasyonları daha da pekiştirmek için girişim yaparken diğer taraftan da Kıbrıs sorununu çıkmaza götürecek. Böyle bir şey kabul edilebilinir mi?
Doğrudan ulaşım ve ticaret yapmak her bireyin hakkıdır ve Kıbrıslı Türkler olarak bizim de bu hakkımızı savunmamız gereklidir. Özellikle AB, bize o kadar fazla haksızlık yaptı ki… Bunun en büyük ve baş göstergesi hiç şüphesiz Kıbrıs Rumlarını “Kıbrıs” adı altında tam üye yapmalarıdır. Güya bütün ada bu şekilde AB’ye girmiş gibi gösteriliyor ancak giriş kriterleri olan Kopenhag ve Maastrikt Kriterlerini yerine getirmemiş olan bir Kıbrıs, bölünmüş olan, siyasi ve ekonomik sorunları olan bir Kıbrıs’ı üye yaptılar. Tüm bunlar yetmezmiş gibi işimdi bir de insanlık dışı olan izolasyonlar sadece Türklere tabii tutuluyor.
2004 yılında bizlere verilen sözleri bir tarafa bırakalım ve tüm dünyanın kabul ettiği Evrensel İnsan Hakları Sözleşmesinin 2. maddesini bir gözden geçirelim. Bu madde de şu ibare yer almaktadır; “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında veya özerk olmayan ya da başka bir egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım gözetilmeyecektir”.
Yukarıda okumuş olduğunuz bu madde Birleşmiş Milletlerin kuruluşu üzerine yapılmış bir maddedir. Bu maddeyi doğrudan ticarete uyarladığımız zaman KKTC vatandaşı bir bireyin
temel insan hak ve özgürlüklerinden mahrum bırakılmasının uluslar arası çerçeveye de aykırı olduğunu görürüz. Bu yanlışlığının anlaşılması için ya da bu hak ve özgürlüklerin uygulanması için KKTC’nin tanınması da gerekmez ama bizim yine de bir an önce KKTC devleti ve hükümeti olarak Rum lobisinin bu girişimlerine karşı, lobiciliğin yapılması için hukuksal bir düzeyde girişimlere başlamamız gerekir. Örneğin, bu hafta ATCA olarak bilinen Yurt Dışında Yaşan Kıbrıslı Türkler Birliği, AB Parlamento Başkanı Jerzy Buzek’e Doğrudan Ticaret’in Kıbrıs Türkleri ile yapılmasının uluslararası hukuk zemininde geçirilmesi ve uygulanması için çağrı yaptı. Tüm sivil toplum örgütleri de şu andan itibaren gözlerini Brüksel’e çevirmeli ve aktif lobicicik yapmalıdır.