Bir önceki yazımda, Arap Dünyasında meydana gelen toplumsal hareketlerin temelde meşruiyet sorununa dayandığını ifade etmiş ve bir sonraki yazımda ülke analizlerini irdeleyeceğimi belirtmiştim.
Ekonomik nedenlerle başlayıp daha sonra bölgedeki siyasal liberalleşme hareketlerini tetikleyen Arap Baharı, bir yandan Arap toplumlarının benzer içsel dinamiklerini ortaya koyarken, diğer yandan ise bölge ülkelerini birbirlerinden farklılaştıran unsurları da beraberinde getirmektedir. Suriye’deki olaylar bu açıdan bakıldığında, Mısır ve Tunus örneklerinden bazı noktalarda farklılık gösterdiğini ortaya koymaktadır. Suriye’yi diğer Arap ülkelerinden – özelde ise Libya örneğinden – ayıran diinamikleri; yerel, bölgesel ve küresel düzeyde analiz etmek mümkündür. Özellikle BM Güvenlik Konseyi’nin Suriye’deki olaylara yönelik uluslararası bir müdahaleden ve/veya yaptırımdan şuan itibariyle kaçınması, söz konusu dinamikler ile ilişkilendirilmelidir.
Yerel dinamikler açısından bir değerlendirme yapıldığında, Suriye’deki Baas Partisi iktidarının her ne kadar 50 yıllık bir geçmişi olsa da, Beşir el-Esad yaklaşık 10 yıl gibi bir süredir iktidarı elinde bulundurmaktadır. Bu noktada da, Beşir Esad’ın aslında ikinci nesil bir devlet başkanı olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Diğer bir deyişle, Beşir Esad bölgedeki diğer liderlerden – Zeynel Abidin Bin Ali, Hüsnü Mübarek ve Muammer Kaddafi – farklı bir konumda değerlendirilmelidir.
İkinci ve son derece önemli bir başka yerel dinamik ise, Suriye’nin demografik yapısıdır. Suriye nüfusunun büyük çoğunluğunu Arap Suriyeliler oluştursa da, ülkede Alevi Araplar (Nusayriler), Ermenliler ve Kürtler gibi Arap nüfus dışında mezhepsel ve etnik azınlıklar bulunmaktadır. Ülke yönetiminin 1970’ten bu yana Nusayriler’in eline geçmesi, aslında Suriye’deki diğer farklı mezhep ve etnik grupların karşı çıktığı bir durum olmayıp, aksine heterojen bir nüfus yapısı barından Suriye’nin Arap/ Sunni hakimiyetine geçmemesinin bir güvencesi olarak da algılanmaktadır. Bu çerçevede, Suriye’nin 1976 yılında Lübnan iç savaşına müdahale etmesi ve Arap Caydırıcı Gücü adı altında ülkeye asker yerleştirmesi, Esad rejiminin bu yaklaşımını ortaya koyması bakımından önemli bir tarihsel örnektir.
Bölgesel dinamiklere bakıldığında ise, üç ülke Suriye’nin bölgesel anlamda farklı bir konumda değerlendirilme gerekliliğini ortaya koyacaktır. Bu ülkeler; Lübnan, İran ve İsrail’dir. 1989 Ta’if Anlaşması ile Suriye Lübnan iç savaşının sonlandırılmasında etkin rol oynamış ve iç savaşa müdahil grupların silahsızlandırılmasında görev üstlenmiştir. Bunun yanında, Suriye’nin Lübnan üzerindeki tarihsel vesayeti, Batı dünyası tarafından zaman zaman İran, İsrail ve Suudi Arabistan gibi bölgesel aktörlerin Lübnan iç siyasetindeki güç mücadelesini dengeleyen bir mekanizma olarak algılanmaktadır. Özellikle Hariri süikastine kadar, İran-Hizbullah ittifakının ve Suudiler-Suriyeli Sunniler arasındaki yakın bağın yarattığı gerginliklerin Suriye’nin arabuluculuğu ile çözümlenebileceği algısı vardır. Ayrıca, Orta Doğu denkleminden bakıldığında Suriye ve İran arasında 1979 yılından bu yana geliştirilen ittifakın yarattığı bir endişe mevcuttur; Suriye’ye yapılacak bir müdahalenin mutlaka İran’ı da dahil edecek olması. Bu endişe söz konusu bir müdahaleyi ertelemekte ve hatta engellemektedir. Diğer bir bölge aktörü olan İsrail ile Beşir Esad döneminde yakınlaşma içerisinde giren Suriye, olası bir barış anlaşmasına sıcak bakmaktadır. Suriye’nin İsrail ile ilişkileri normalleştirme çabası, Esad ve Baas iktidarının Batı dünyası tarafından algılanışını da olumlulaştıran bir durumdur.
Son olarak Suriye, 1990’lardan bu yana uluslararası sisteme/ topluma eklemlenme çabası içerisinde olan ve Soğuk Savaş’ın bittiğini en iyi kavrayıp, dış politikasını yeniden kurgulayan bölge ülkelerinin başında gelmektedir. Bunun ilk örneğini 1991 Madrid Barış Görüşmelerine katılarak gösteren baba Hafız el-Esad (2000 sonrasında oğul Esad), gerek İsrail gerekse Türkiye ile ilişkilerini normalleştirme girişmleri ile Soğuk Savaş politikalarından uzaklaşıp, Suriye’yi ‘yalnızlaştırma’ yerine uluslararası sisteme entegre etme gayreti içerisinde girmiştir. İşte tam da bu noktada, Suriye’de yaşanacak bir rejim değişikliğinin bölgeye nasıl yansıyacağının henüz netleşmemiş olması ve yukarıda bahsi geçen dinamikleri tersyüz edecek yeni dinamikler getirebilecek olması, Suriye Baharı’nın diğer Arap Baharlarından farklı bir zeminde değerlendirilmesi gerekliliğini ortaya koymaktadır.