Yutkunuyoruz…

Altmış yaşlarında bir vatandaş, ülkenin önde gelen ve her ne hasılsa halen gazeteciliğin soru sormayı içerdiğini hatırlayarak kendisine yöneltilen sorusunu cevaplıyor.

Altmış yaşlarında bir vatandaş, ülkenin önde gelen ve her ne hasılsa halen gazeteciliğin soru sormayı içerdiğini hatırlayarak kendisine yöneltilen sorusunu cevaplıyor.
“Vardır elbet diyeceklerimiz. Ayak kırılmış. Enkaz altında üç gün geçirirse insan, ne olacak? Ölecek elbet… Ölecek elbet… Vardır çok diyeceklerim ama susuyorum. Yutkunuyorum. Siz anladınız neden yutkunduğumu?”
Derin bir sessizlik. Ne diyeceğine karar veremiyor deneyimli muhabir. Sormaya devam etmesi gerektiğini biliyor… Biliyor ama bir de altmışlı yaşlarındaki vatandaş gibi yutkunmanın daha iyi olabileceğini düşünüyor bir an. Yine de soruyor? “Neden yutkunuyorsunuz? Ne söylemek istiyorsunuz ve söyleyemiyorsunuz? Sizi engelleyen mi var?”

“Siz anladınız onu…”
“Bilinçli salak” rolüne yatmak denilen tam da bu işte. Sanki ülkedeki durumun farkında değilmiş, tek adam rejimini eleştiren, iktidarın hoşuna gitmeyecek kelam edenlere neler olduğunu bilmiyormuş, ayrıca sorularının cevaplarını bilmiyormuş gibi irdelemeye, “yutkunmasının” sebebini vatandaşın ağzından almaya çalışıyor.
Biliyoruz sebebini, değil mi? Her birimiz gayet net o vatandaş niye yutkundu bildiğimiz gibi, kısa süre sonra Türkiye ile özellikle Batılı ülkeler arasında topladıkları veya kendi imkânlarından gönderecekleri yardım paralarının akıbetinin ne olacağını da tahmin edebiliyoruz. Niye hazırlanacak projelerinin onların aktaracağı yardımlarla doğrudan Türkiye hazinesinden finansmanı modeli yerine, bir yerel aracı üzeninden ve tamamıyla hazırlanacak projeleri finanse emek şekilde, belediyelere proje finansmanı olarak verilecektir.

10 il yerle bir oldu
Her ne kadar 7.6 ve 7.4 depremler özellikle Kahramanmaraş, Adıyaman ve Hatay illerini daha yıkıcı etkilemişse de Kilis, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Gaziantep, Şanlıurfa, ve Malatya illerinde de çok büyük yıkıma yol açtı. Hayatını kaybeden vatandaş sayısı arama kurtarma çalışmaları tümüyle tamamlanması ve enkazın kaldırılması sonrasında şu anda söylemek istemediğimiz gerek Türk gerekse dünya deprem tarihinde eşi görülmemiş bir büyüklüğe ulaşması endişesini şimdiden görmeli, ona hazırlanmalıyız.
Birbiri ardına, dokuz saat içerisinde Richter ölçeğiyle birisi 7.4 diğeri 7.6 büyüklüğünde iki deprem ve iki binin üzerinde birçoğu tek başına Türkiye’deki diğer büyük depremlerden bile büyük artçı sallanmalar bu yaşadıklarımızın ne kadar ciddi ve ender olduğunu sergiler niteliktedir. Zaten kimse de niye bu ölçüdeki bir yıkıma, enkaz kaldırmaya Türkiye yeterli düzeyde hazırlıklı değildi diye bir eleştiride bulunamaz. 10 şehirde, 13.5 milyon büyüklüğünde bir nüfus bu depremlerden etkilendi. Depremden etkilenen alanın uzunluğu 500 kilometreden fazla. Deprem Hatay havaalanında ve bazı karayollarında 3.5 metre kaymaya yol açtı. Hatay’a giden demir yolunun bir bölümünde gördüğümüz “S” şeklinde üç metreyi aşan deformasyon ulaşıma ciddi engel oldu.

Koordinasyon eksikliği,
Öyleyse “yutkunup” iktidarın neredeyse ilk iki gün hiç deprem bölgesine destek sağlayamamasını, enkaz altındakilere ciddi ve anlamlı bir şekilde müdahale edememesini mazur gösterebilir mi? Devletin yavaş müdahale ettiği için hükümetin çok eleştirildiği 1999 depreminde, ki gerek etkilenen nüfus ve alan açısından bu son trajedinin 1/3 boyutundaydı, alanda arama kurtarma çalışmalarında, enkaz kaldırmada görev yapan asker sayısı birinci gün 24,000 idi. Askerin bu gibi durumlarda görev yapabilmesine imkan veren “Emasya genelgesi” iptal edilip, yeni düzenlemeyle asker kullanımı valilerin ve hükümetin çağrısıyla mümkün hale getirilmesi sonrasındaki bu büyük trajedide kaç asker kullanabildik? Hükümet askeri kapasitenin gerek personel gerekse ekipman açısından yeterli olduğunu söylerken, altıncı günde enkazdan mucizevi kurtarmalar yaşanırken, müdahale edilebilen enkaz oranının hala daha %30larda olması, olağanüstü hal ilan edilmesine rağmen hırsızlık ve yağma olaylarının devam etmesi normal mi?
Bacağı kırıldığı için, -30’yi bulan hava koşullarında vatandaş donarak ölüyorsa eğer, gazetecinin mikrofonuna “yutkunuyorum” demesi o akrabasının yavaşça ölümüne şahit olan vatandaşın garipsenecek bir durum mu? Eğer ilk iki günde ciddi ve sağlam koordinasyon içerisinde kurtarma çalışması yapılabilseydi ne kadar çok can kurtarılabilirdik, düşünebiliyor musunuz? İşte yutkunmak o nedenle.

Müdahale erken olabilseydi?
Müdahale, arama kurtarma faaliyetleri birinci günden başlayabilseydi, AFAD takıntısı bir kenara bırakıp askeri imkanlar çok daha geniş alana sürülseydi, koordinasyon tek adam oluruna bağlanmasaydı, ne kadar çok can kurtarabilirdik? Kıbrıs Türk Mağusa Maarif Koleji voleybol takımı bugün kara toprakta değil, sevdikleriyle olabilir miydi? Bütün olan biteni “Kader planı” deyip geçiştirebilir miyiz? Suçu müteahhitlere yükleyip kurtulma derdinde siyaset ve bürokrasi bu büyük vebalden ama bu yıkılan şehirlerin, binaların planlarını, inşa ve iskan izinlerini, denetlemesini kim yaptı? TMMOB denetlemesini kaldıran siyasi erk suçlu değil mi mesela? Ya o ardı ardına neredeyse her seçim öncesinde ilan edilen imar aflarıyla usulsüz binalara meşruiyet sağlama uygulamaları? Eğer bu büyük trajedi yaşanmasaydı, seçim öncesinde şimdi de bir imar, hatta bir genel af, yapılması sizce düşünülmüyor muydu?
Sadece müteahhitlerden hesap sormak yetmez. Bu taammüden toplu cinayet diye tanımlayabileceğimiz durumun kesinlikle bürokrasi, siyaset ve işadamı saadet zinciri sonucu olduğunu da görmek lazım.

Güven bunalımı
Cumhurbaşkanı her gün halka sesleniyor, bağışların resmi yardım kuruluşu AFAD üzerinden yapılmasını ikaz ediyor, hükümet taraftarı şakşakçı medya da halkın teveccüh ettiği “Ahbap” derneğinin toplanan milyonları iyi kullanamayacağı, boşa harcayacağı gibi abes propaganda uğraşında. AFAD’ın başına afetten, kurtarma çalışmasından, hatta insani yardımın gereklerinden bihaber, geçmişinde tek düzgün özelliğin Diyanet görevi olan bir liyakatsizi, Kızılay’ın tepesine Binali sülalesi fertlerini getirirseniz, halkın güvenini kazanmanız da mümkün olmaz. AKP yönetimindeki Türkiye’de teolojiye, İmam Hatip okullarından mezun olanlara verilen bu olağanüstü ayrımcılığa alışamadım ben. Türk halkının da alışmadığı aşikar. Bu nepotist uygulamaların da sona erdirilmesi gereği olası bir iktidar değişikliğinin ilk vazifelerinden birisi olmalı.

Trajedi kıyas boyutu ötesi
Elbette bu trajedi daha öncekilerle kıyaslanabilir boyutta değil. Hiçbir ülke, hiçbir yönetim bu boyuttaki bir enkaz karşısında hazırlıklı olamazdı. Zaten bu nedenle değil mi 1999 depremi ardından bir deprem fonu oluşturuldu, sigaradan alkole, elektriğe, hemen her şeye deprem vergisi getirdik, hükümetlerin depremlere karşı yapı stokunu sağlamlaştırmaları, altyapıyı güçlendirmeleri hedeflenmemiş miydi?
İddialara göre 1999’dan bu yana 23 yılda 35 milyar dolardan fazla para birikmesi gerekiyordu o depreme karşı Türkiye’yi hazırlayacak olan fonda. Ne oldu? Duble yollar, saraylar inşa edildi, birilerinin kullanımına uçaklar alındı. Fonda kaç para var? Fon var mı ki, içinde para olsun?

İstanbul depremine hazır mıyız?
Peki yarın İstanbul depreminde halimiz ne olacak? Bu 10 ili etkileyen depremde yıkılan bina sayısı 6,500 civarında. Müdahale tam bir perişanlık. Kaybettiğimiz vatandaş sayısı şimdilik 24,000 civarında ama çok daha korkunç boyuta ulaşacağını da biliyoruz. İstanbul depreminde 60,000 konut yıkılırsa bu ülkenin, halkın hali ne olacak?
Ne diyeyim, denge denetleme olmayan bir yönetim sistemiyle varılacak sonuç herhalde bu. Adına ister “tek adam rejimi” deyin, ister “Türk usulü başkanlık sistemi” deyin yardım toplanması ve dağıtımı bile “bizim arkadaşlar yapsın” anlayışı kabul edilebilir bir durum mu?
Neyse, hapse atılmayı engellemek için o yaşlı amcanın izinden gidip ben de yutkunmalıyım biraz.

Bu haber 3484 defa okunmuştur

:

:

:

: