Türkiye hayati bir kavşakta

Türkiye belki de cumhuriyet tarihinin en önemli cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine doğru gidiyor.

Türkiye belki de cumhuriyet tarihinin en önemli cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerine doğru gidiyor. Türkiye'nin, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın oluşturduğu gerici seçim ittifakı dikkate alınır ise, 20 yılı aşkın süredir giderek artan “Şahsım” rejimi ve onun Adalet ve Kalkınma (AKP) ve Milliyetçi Hareket (MHP) partilerinden oluşan 'Cumhur' koalisyonunu performansını da geride bırakabilecek, gerçekten de son ve vahim bir yol ayrımına geldiği görülecektir. Yakın geçmişin domuz bağı cinayetleri hatırlanacak olursa, Son yirmi yılda demokrasi rayından ciddi şekilde yoldan çıkarılan Türkiye, AKP-MHP koalisyonunun iktidarda kalabilmek için Hizbullah örgütünü bile yasadışı görmeyen Hür Dava Partisinin Cumhur ittifakına dahil edilmesi, 14 Mayıs cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinde bir karar kavşağına gelindiğini göstermektedir.

Otokrat Türkiye?
Kavşağın bir çıkışında, Türkiye'yi üçüncü dünya ülkesi Türkiye'ye giden yol yatıyor. Demokrasi vagonunun rayından çıktığı, Vladimir Putin'in, İran'ın Ayetullahlarının ve diğer otokrat liderlerin eşliğinde yürüyen bir ülke. Elbette Erdoğan'ın son yirmi yıldaki otokrat yönetimi sayesinde ağırlaştırılan ciddi sorunları, demokratik eksiklikleri var. Ancak yine de Türkiye, kendine özgü bu problemli demokrasi anlayışına rağmen 200 yılı aşkın demokrasi deneyimine sahiptir ve laik demokrasi milletin büyük çoğunluğu için bir yaşam tarzı haline gelmiştir. Böyle bir Türkiye otokrat olma yolunda daha fazla ilerleyecek, gelinen kavşakta o yolu seçecek midir?

Birlikte yaşama?
Geldiğimiz kavşaktan bir başka çıkış bizi otokrat bir başkan ve demokratik parlamento güç paylaşımı sistemine götürebilir. Böyle bir durum, 2018’de sistem değişikliğiyle hızla ve kontrolsüz ayrıldığı, bu ülkenin bir yüzyıl önce cumhuriyet olarak kuruluşundan bu yana, gerici ve ilerici unsurların kendine özgü bir demokrasi anlayışıyla oluşturduğu birlikte yaşama anlayışının bir kopyasına dönmek olacaktır esasında. Otokrat cumhurbaşkanının ve parlamentoyu güçlü bir yasama organı ve çoğulcu demokratik bir anlayışla karar veren bir denetim gücü haline getirmeye çalışan parlamenter çoğunluğun böylesine tuhaf bir birlikte yaşama deneyimi, sonunda bu ülkeyi diktatörce bir dönüşüme sokabilir veya tam aksine ülkeyi yavaş yavaş ilerici demokratik bir yönetime taşıyabilir .

Demokrasiye giden bir yol mu?
Bu kavşağın üçüncü çıkışı gerçekten de bu ulusun yirmi yıldan fazla bir süredir başarmak istediği ve kurucularının hayal ettiği aydınlık ve demokrasi yoludur. Millet 14 Mayısta iktidarda kalmak uğruna maalesef tüm dini ve milliyetçi aşırılık yanlısı unsurları da kapsayacak şekilde genişletilen AKP-MHP koalisyonunun baskıcı yönetimine son vermek için oy kullanırsa, ülke hızlı bir restorasyon dönemine girebilir. Ancak seçmenler, Erdoğan'ı ve onun Yeniden Refah ve Hüda Par gibi dinci ve gerici unsurlarla konsolide ettiği ittifakını tüm kamuoyu yoklamalarına meydan okuyarak desteklemeyi tercih ederse, 14 Mayıs sonrasında son yirmi yılda Erdoğan yönetiminde ciddi şekilde gerilemiş olan bu günün Türkiye’si şartlarına dönme arzusunda da olabiliriz.

Afetler ve siyaset
Depremler, seller ve benzeri doğal afetler, bir ülkenin sosyal, ekonomik ve politik manzarası üzerinde derin bir etkiye sahip olabilirler. 6 Şubat'taki yıkıcı depremler ve yaşamaya devam edilen artçı depremler, seller ve hükümetin afetlerle mücadele ve kurtarma konusundaki olağanüstü başarısızlığı, geçtiğimiz yıl boyunca çok ciddi bir mali ve ekonomik krizle mücadele etmeye çalışan ulusun acılarını maalesef daha da ağırlaştırdı.
Depremin ardından, evsiz, barksız kalan halka yardım ve destek sağlamada kritik bir rol oynaması gereken sivil toplum kuruluşları ve inisiyatifler yetersiz AFAD’ın tüm çalışmalarda tekel kurmasını sağlama takıntısı uğruna bir kenara itildiler. Haber alma hakkının her zamankinden önemli olduğu felaket günlerinde bağımsız medya faaliyetleri kolaylaştırılacakken, yeni yaptırımlarla adeta karartma uygulandı. Felaket zamanlarında hem kurtarma hem de yardım faaliyetlerinde dünyada sivil toplum ve bağımsız medya kuruluşları hayati roller oynarlar. Türkiye'de ise faaliyetleri üzerinde artan kısıtlamalarla karşı karşıya kaldılar. Sosyal medya platformlarına tahakküm çabaları yoğunlaştı. Sansür yasasıyla oluşturulan Dezenformasyon Merkezi adeta resmi yalan yayma merkezi halinde işlev gördü. Mesela, böyle bir zamanda sudan bir bahaneyle Deutsche Welle'yi (DW) Türkiye ofisini kapatmaya zorlamak mantıklı olabilir mi? Artık ofisleri veya evleri olmayan ve yetmezmiş gibi sellerle ıslanmış çadırlarda yaşam savaşı veren gazetecilerin, deprem bölgesinde hala çadır veya kaliteli içme suyu sıkıntısı olduğuna dair haberlerinin “yalan haber” iddiasıyla kovuşturma konusu yapılması emri vererek özgür kalabilmiş basını korkutmaya çalışmak mantıklı olabilir mi?

Sağlıklı demokrasi ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü gerektirir
İfade özgürlüğü ve basın özgürlüğü sağlıklı bir demokrasinin temel bileşenleridir. Ancak Türkiye'de bu haklar uzun yıllardır giderek artan bir tehdit altında. Hükümet, muhalif sesleri susturmak ve politikalarını eleştirmeye cesaret edenleri korkutmak için kendisine ve kolluk güçlerine çok geniş yetki veren terörle mücadele yasalarını kullanıyor. Hükümet ayrıca belirli web sitelerine ve sosyal medya platformlarına erişimi yasaklayarak, erişim engelleri veya bant daralmaları yoluyla ulaşımı engelleyerek, bilgiye erişimi ve ifade özgürlüğünü kısıtlamaktadır. Bu ülkede ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğünün aşınması, ülkede demokrasi üzerinde önemli bir gerileme yaratmış ve özellikle 2017 yılından itibaren Türkiye-Batı ilişkilerinde kalıcı bir tahriş edici unsur haline gelmiştir.

Sorumluluk
Özgür ve bağımsız bir medya, iktidardakileri sorumlu tutmak ve halkın hükümet politikaları ve eylemleri hakkında bilgilendirilmesini sağlamak için gereklidir. Hükümetin medyaya yönelik baskısı halkın bilgiye erişimi sınırladı ve tartışma ve muhalefeti boğdu. Ayrıca, hükümetin ifade özgürlüğü ve basın özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaları da sivil toplum örgütleri üzerinde ürpertici bir etkiye sahip olmuştur.
İfade özgürlüğü anayasal güvence altındadır. Bununla birlikte, son yıllarda hükümet, görüşlerini ifade ettikleri için gazeteciler ve insan hakları ve ifade özgürlüğü savunucuları da dahil olmak üzere birçok kişiyi tutukladı ve hapse attı. Hükümet, muhalif sesleri susturmak için kapsamı çok geniş ve muğlak hükümlerle her isteneni kapsayan terörle mücadele yasalarını kullandı.
Halbuki, demokrasilerde halkın ülke ve dünya konularında yeterli bilgiye erişim hakkı sağlıklı değerlendirme yapabilmesi ve bilinçli oy verebilmesi için hayati değerdedir. Bilgi akışı düzgün bir ülkede, mesela, “İzmir’e havalimanını biz inşa ettik” gibi bir sözün söylenebilmesi söyleyenin ciddi komedi unsuru haline geleceğinden söz konusu olamaz.

Hangi yönden?
Hemen hemen tüm kamuoyu yoklamaları, artık ülkede değişim zamanının geldiğini gösteriyor. Muhalefet ittifakı yüzde 6-8 civarında farkla cumhurbaşkanlığını rahat bir şekilde kazanacak gibi görünüyor. Anketler, muhalefetin TBMM’de anayasayı değiştirebilme yeterliliğine erişemese de referandumla bu konuda adım atma imkanı verecek yeterlikte çoğunluğu kazanması öngörülmekte. Ülkeyi güçlendirilmiş parlamenter demokrasiye taşıma kapasitesine sahip bir meclisin mümkün görülmekte. Elbette en gerçekçi kamuoyu yoklaması, sandıklar açıldığında ve milletin kullandığı oylar sayıldığında açıklanacak olandır. Her halükarda Türkiye en önemli oylamasına 14 Mayıs'ta gideceği anlaşılıyor.
Demokrasiler sadece seçimden ibaret değildir. Tek başına seçimlerin varlığı demokrasinin kanıtı da olamaz. Nitekim, İran’da da seçim vardır. Kurumları, normları, değerleriyle birlikte demokrasiler var olur. Yine de, takdir de edilse, eleştirilse de demokrasilerde seçimler ve halkın hangi yoldan yürüyeceği kararı önemlidir. O yol birlikte yürünecektir.

Bu haber 3452 defa okunmuştur

:

:

:

: