| B.K.P---11.09.2008 |
Acaba her şey göründüğü gibi mi? Hadi komplo teorileri geliştirelim! Yazının başlığını merak ediyor olmalısınız. Hatta içinizden nedir bu “B.K.P” dediğinizi duyar gibiyim. Hayır, hayır bu yeni kurulan bir parti değil! Bu sadece yazının sonunda çok daha iyi anlayacağınız bir şeyin kısaltması… Son günlerde Kafkaslarda ki gelişmeleri yakından takip ediyor durumundasınız. Hangi kitle iletişim aracından (Tv, radyo, gazete, internet vs) haberleri takip etseniz “Rusya Devlet Başkanı Medvedev şunu dedi…” “Gürcistan Cumhurbaşkanı Şaakaşvili şöyle dedi…” “Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Bush uyarıda bulundu” vs şeklinde teknik tabirle ‘enformasyon’ bombardımanına tabi tutuluyorsunuz… Ve birileri size ‘Soğuk Savaş’ başladı diyor! “Acaba birileri, soğuk savaş döneminin tekrardan başlamasını mı istiyor?” diye hiç kendinize sordunuz mu? Daha net söyleyelim: ABD ve Rusya soğuk savaş dönemini özlemiş olabilir mi? Olayları bir hatırlayalım: ABD kuklası Gürcistan büyük bir tepkiyle karşılaşacağını bile-bile ansızın Rusya kontrolündeki Güney Osetya’ya askeri operasyon yaptı. Her şey aslında Gürcistan’ın beklediği gibi oldu: Rusya çok sert tepki verdi ve Gürcü birlikler Osetya’dan çıkmak zorunda kalırken, ABD tarafından Gürcistan’ın başına getirilen Şaakaşvili dünya medyası tarafından ‘deli’ olarak ilan edildi. Ardından dünya medyası Şaakaşvili’nin deli olmasıyla ilgili haberlerin yerine Rusya’ya tepkilerle ilgili haberlere geçti. Dünya’nın dört bir yanından Rusya’ya tepkiler gelirken yorumcular: “Rusya geri döndü”, “Rusya gücünü gösterdi”, “Rusya ABD’ye tek güç değilsin mesajını verdi” şeklinde yorumlar yapmaya başladı. Bundan iki ay önce dünyada tek süper güç olan ABD birden bire ‘tek’ ünvanını yitirdi. Ve yine yorumcular Kafkas gerginliğiyle “ABD, Rusya’yı denedi ama beklediği gibi olmadı Rusya gücünü gösterdi ve ABD kendi ayağına kurşun sıktı” demeye başladılar. ABD ayağına kurşun sıkar mı? Bu olay ilk bakışta ABD’nin aleyhine gibi gözükse de, ABD’nin şu an ki halini düşünürsek pek de öyle değil! Irak’tan nasıl çıkacağını düşünen bir ABD var elimizde… Kendi ülkesinde bankalar kriziyle boğuşan, diğer taraftansa dünyada en sevilmeyen ülke olma özelliğini hakkıyla taşıyan hatta film endüstrisi (Hollywood) konu sıkıntısı nedeniyle neredeyse büyük bir krizin eşiğinde olan bir ABD. Bu durumda ki ABD’ye sizce de bir ortak gerekmiyor muydu? O ortak şüphesiz Rusya’dan başkası olamazdı. Kafkaslarda ki krizden sonra Dünyada neler değişti: bugün yıldönümü olan 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında agresif hareketler sergileyen ve bu nedenle sevilmeyen ülke pozisyonuna gelen ABD gitti yerine yeni agresif ülke Rusya geldi. Ruslar son krizde (bana göre bilinçli) bir yandan ABD’nin ekmeğine yağ sürerken diğer taraftan güç gösterisi yaptılar. Evet kabul ediyorum, 2008 yılı ağustos ayında dünyada soğuk savaş dönemi tekrardan başladı. Ne var ki bu dönem gerek medyasıyla gerekse çıkartılan olaylarıyla kurgusal ve suni bir soğuk savaş dönemine geçiş oldu. Diğer bir deyişle dünyamız ABD’nin kısa vadeli, direk sonuca giden ve bu sefer başarılı olduğu ‘Büyük Kafkasya Projesi’ne (B.K.P) tanıklık etti. Neticede gerek ABD gerekse Rusya istediğini aldı. Olanlarsa Güney Osetya ve Gürcistan da ölen insanlara oldu. Tekrar görüşmek ümidiyle… Trafikte lütfen saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| HAKKINIZI KİM KORUYOR?---25.09.2008 |
Zaman-zaman düşünüyorum nasıl bir ülkede yaşıyoruz diye… Geçtiğimiz gün Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanı Mustafa Gökmen “Öğlen Ajansı”nda stüdyo konuğum oldu ve şöyle bir ifade kullandı “Teknecik elektrik santralinde ki bacada filtre olması gerekiyor ancak yok!”. Ne yalan söyleyeyim duyduğumda dehşete kapıldım. Hatta dehşet anından kendimi alıp derhal Bakanımızla bu konuyu irdelemeye başladım. Düşünsenize karşınızdaki Çevre ve Doğal Kaynaklar Bakanı ve size diyor ki biz elektriği üretirken çevreyi kirletiyoruz. Bunu demesi bir yana bulunduğu konum itibariyle buna derhal son vermesi gerekiyor ve kendiside zaten bu konuda çalışıldığını söylüyor. Fakat ne yazık ki yıllardır müthiş bir rahatlıkla tükettiğimiz elektrik çevreyi kirleterek üretiliyormuş… Diğer taraftan konuya yaklaştığımızda, bir bakanın ağzından bunları duymak aslında düşündürücü; neden engel olunmadığı, yasal düzenlemelerin olup olmadığı, madem durum böyle neden adını Çevre Bakanlığı koyduğumuz bir makamın var olduğu? gibi sorular akıllardan çıkmıyor! Aslında tüm bu soruların cevabı çok açık, ‘yapmış olmak için yapmak’ alışkanlığımız burada da kendini gösteriyor! Mevzu Çevre Bakanlığının yaptıkları veya yapacakları değil, Çevre Bakanlığının olması, diğer bir deyişle popülizm… Aynı çerçevede, ülkemizde sözde faaliyet gösteren “Tüketiciler Derneği”nden de söz etmek istiyorum. Aslını isterseniz bugün yazacaklarım bu konuyla ilgiliydi… Sürekli tüketen bir toplum olarak tüketiciler derneğimizin faal olmayışı sizce de garip değil mi? Hepimizin bildiği şeyleri tekrar-tekrar yazmanın anlamsız olacağı düşüncesiyle, konuyu burada kapatıp, savunacak merciiler olmasa da en azından evrensel anlamda bilinçli birer tüketici olabilmemiz için haklarımızı öğrenmenin daha doğru olacağı görüşündeyim… Evrensel Tüketici Hakları:
Trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Bir bayram yazısı...---3.10.2008 |
bu anılar içinde en ‘hit’ olanı ne olurdu?” Bu soru bana sorulsaydı cevaben “Tabii ki bayramlar” derdim herhalde. Her bayramın çocuklar için kendine özel farklılıkları vardır, önce bunu konuşalım… * Çocukların bakış açısıyla resmi bayramlar: “Resmi bayram” çocuklar için çok çekici değildir. Bi kere “resmi” sözcüğünün varlığı, samimiyet ve ciddiyet gerektirdiği için çocuklara pek uymaz; uymuyorda zaten. Dikkat edin çocuklar o günler de canları sıkıla sıkıla büyüklerin istediklerini yaparlar. Çocuklar için ilan edilen bayrama, o kadar resmiyet katmışız ki çocuklar değilde çocukları düşürdüğümüz haller sayesinde biz büyükler eğleniyoruz gibi geliyor bana... Neticede “resmi” sözcüğünün iticiliği biraz da bizim eserimiz. * Çocukların bakış açısıyla dini bayramlar: “Dini Bayram” anlam bakımından karışık ve derin olduğundan çocukların pek umrunda değildir; zaten aileler de bu karmaşayı çocuklara açıklama gereği duymaz. Fakat gerek maddi gerekse manevi anlamda çocukları mutlu etme yarışı alır başını gider. Bu neden ile çocukluk döneminde ki dini bayramlar da yaşadıklarımız genellikle eğlenceli şeylerdir. Lunapark eğlenceleri, harçlıklarda ki bolluk, cici cici kıyafetler vs.hep anılarımızda tazeliğini korur. * Gelelim yazımızın girişin de sorduğumuz sorunun benim açımdan olan cevabına… Sizler ne hatırlarsınız bilemem ama ben çok şey hatırlıyorum; eminim benim hatırladıklarımı anlatacağım alt satırlarda, sizinde anılarınız canlanacak. Her bayram sabahı nedense mutlaka radyo açılır, radyoda da mutlaka Barış Manço’dan “Bugün Bayram” isimli şarkı çalardı; artık öylemi denk geliyordu yoksa ben mi abartıyorum bilmiyorum ama aklımda böyle kalmış. Bayramların kendine ait modası olurdu! Yeni kıyafetler alınırken bu modaya mutlaka uyulurdu. Dikkat edin, bayramlar da genelde çocukların giydiği kıyafetler birbirine çok benzer. Enflasyonlu bayram harçlıkları hemen tüketilmeliydi. Bu nedenle bayramlarda sırf “bu harçlıkları çocuklar hemen harcasın” diye düşünen, “çok düşünceli” bayram özel/ticari kuruluşları vardı. Mesela hep yazın gittiğimiz Lunaparklar, kışın ortasında ki bayramlar da dahi açık olurdu. Tabii bunun yanında bayram dışında asla bulamayacağımız –nedense- kızkaçıran, mantar tabancası, torpil, çat-pat tabancası vs. gibi birçok gereksiz oyuncak, bakkallarda olurdu. Bayramlarda bir yüzsüzlük alırdı başını giderdi üstelik bu aile desteği ile olurdu. Normal zamanlarda asla izin verilmeyen birçok davranış, bayramlarda anlaşılır bir davranış biçimi halini alırdı. Bir başkasından alınmasına asla izin verilmeyen “para”, bayramda herkesten alınabilirdi. Bayram ziyaretlerinin ilk dakikalarında önce istemem diye rededilen bayram harçlığı, annelerin/babaların “oğlum/kızım al” sözlerine mütakip hafif yüz kızarıklıkları ile cebe/çantaya atılırdı. Tabii bu yüz kızarıklığı ile kendini gösteren utanma duygusu, ilerleyen saatlerde, verilen harçlığı az bulma –masum- yüzsüzlüğüne kadar giderdi. Yazıya başlarken, yazının “nerede o eski bayramlar” çerçevesine girmesinden korkuyordum. Fakat ister istemez oraya geliyor söz; sanırım bu konuda hepimizin anlatacağı “eski bayramlar” başlıklı anıları var. Benim de varmış demek. Büyüdükçe, galiba “bizim çocukluğumuz da yaşanan bayramlar harikaydı” mantığı oturuyor. Bunun “çocukluğa özlem, hııım başka nedenler de olabilir” şeklindeki psikanaliz kısmını işin uzmanına bırakalım. Tüm okurlarımın “Mübarek Ramazan Bayramını Kutlarım”. Trafikte lütfen saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Cezalısınız---9.10.2008 |
‘Mecburen almak zorunda bırakıldığınız’ araçlarınızla ilgili canım ülkemde sizin için özel olarak kurgulanmış bir sistem var. Sistemden önce ‘mecburen almak zorunda bırakıldığınız’ araçlardan söz edeyim: Yaşadığınız ülkede hiçbir koşul altında belli saatlerde, istediğiniz herhangi bir yere, herhangi bir toplu taşım aracı yoksa ve mecburen araç almak zorunda bırakılıyorsanız, ‘bu işte bir bit yeniği var’ demek sanırım aşırıya kaçmak olmaz; kaldı ki uygulamalara bakılırsa olmuyor da… Aslında araçlarımızla ile ilgili son yapılan zamlara bakılırsa, ticari bir düşünce yapısıyla durum anlaşılabilir gözüküyor: Eğer bu ülkede iddialı bir şekilde ticari faaliyette bulunmayı düşünüyorsanız size ciddi kazanımlar sağlayacak otomobil sektörüne yönelmelisiniz. Ancak bu uygulamaya devlet yönelirse yukarıda sözünü ettiğim ‘bu işte bir bit yeniği var’ durumu daha da netleşiyor. Yapılan zamlar karşısında toplumu temsil eden sivil toplum örgütlerinin artık isyan boyutlarına ulaşan feryatları da kaçınılmaz oluyor. Düşünsenize birileri sizi araç almak zorunda bırakıyor, araçları alınca da sizden çok yüksek miktarlarda vergi istiyor. Siz bu duruma isyan edince de ‘e almasaydın o arabayı’ diyor. Bu durum vergiyle sınırlı kalmıyor. Toplu taşım araçlarının olmayışı gereksiz bir trafikle uğraşmamızı sağlamanın yanında, zaman ve dünyamızın en büyük derdi enerji savurganlığına sebep oluyor. Küresel ısınma bu boyutlardayken devlet eliyle oluşan bu savurganlık ister istemez insanı hayrete düşürüyor. Peki, bu iş bu kadarla mı kalıyor? Elbette hayır! Toplu tüketimde başrolü kaptırmayan otomobil sektöründe devlet alacakları dalgınlıklarınızla doğru orantılı olarak artıyor. Buna resmi dilde ‘gecikme zammı’ adı altında cezalar deniyor. Kıbrıs sorunu, eylemler, vb. gibi şeylerle beyniniz bunalmışken seyrüsefer verginizi takip etmezseniz ve geç verirseniz cezanız var demektir. Yine aynı beyin bunaltısı vücutta hali hazırda mevcutken belli bir tarihi olmayan, tek bir yerde duyurulan ve hiç başka işiniz yokmuş gibi sürekli takip etmek zorunda olduğunuz ‘araç muayene’ tarihini kaçırırsanız vay halinize… Muayeneden geçmemiş beklide hastalıklı bir araçla trafikte seyir halinde olmak bir yana ‘gecikme zammı’ adı altında maddi zarara neden olan yüksek miktarda bir ceza sizi bekliyor demektir. Bu yazıyı yazmamdaki amaç cezaların olması değil! Sorumluluğunuz gereği yapmanız gerekenleri yapmadığınızda ceza almanız şüphesiz kaçınılmaz bir durum ve bu hayatın çocukluktan itibaren var olan bir gerçeği. Ancak bu gerçek çok yüksek oranlarda ceza ödememizi gerektiren ve cezalar üzerine kurulmuş bir devlet sistemini aklamıyor. Devlet vatandaşlarına cömert yüzünü göstermeli ki vatandaşlarda sorumluluklarını aynı anlayış ve sevecenlikle yerine getirebilsin. Kim bilir beklide bu sistem Maliye Bakanımızın ağzından duyduğumuz % 50’nin üzerinde ki vergi kaçağının olmasının nedenini açıklıyor olabilir. Sizce? |
| -------------------------------------------------------------- |
| Devlet Daireleri (Keyfi Mekân)---28.10.2008 |
Sana ne oluyor ki? Sen ne zannediyorsun kendini?” *** Devlet dairelerine gitmekten nefret ettiğimden olsa gerek memur arkadaşlarım bana hep sürpriz hazırlar. Her seferinde benim için sürprizler hazırlayan memur arkadaşlarım yine hiç üşenmeden benim için ne hazırlıklar yapmış öğrenmek istersiniz diye düşündüm! Doğum gününde kendisine sürpriz yapılacağını hisseden ve büyük bir heyecan duyan normal bir insan duygularıyla memur arkadaşlarımın normalde olması gerektiği daireye gittim. Bir de ne öğreneyim, söz konusu arkadaşlarım orayı terk etmişler başka bir yere taşınmışlar. İlk gittiğim dairede bana bu yönde bilgi verilirken, bilgi veren diğer memur arkadaşlarımın gözlerinde çok yoğun geçen mesai saatlerini böldüğüm için kızgınlık ifadesi vardı… Suç işlemiş bir çocuk masumluğunda yanlışlıkla gittiğim daireden uzaklaşırken, boynum bükük, yüreğimde devlet memurlarının vaktini aldığım için derin bir hüzün vardı. Ne yazık ki bu ilk hatam olmayacaktı! Taşındıklarını öğrendiğim ‘şakacı’ memur arkadaşlarımın bana tarif edilen yeni yerlerine gittiğimde onları bulmam hatırı sayılır düzeyde vaktimi aldı. Devlet ilk yaptığım hatadan dolayı sanki benden rövanş alıyordu. Neyse sürpriz yapılacak bir kişinin duyduğu heyecanla odaların kapısını tek-tek çalarken, kalbimin daha hızlı attığını hissediyordum. Ne var ki odalardan birinin kapısı kilitliyken diğer iki odanın kapıları ardına kadar açıktı ve benim aradığım şakacı dostlarım maalesef ortalıkta yoktu. Hüzün dolu yüreğim beni alt katlara kadar götürmüştü. Neredeydi çok muhterem şakacı dostlarım? Neyse ki alt katlarda olan ve yanına gittiğimde telefonda sanırım yemek tarifi alan bir başka memur arkadaşım konuşmasını yarıda kesme nezaketini göstererek benimle ilgilenmekle kalmadı bana şifreyi verdi “Kapıyı güçlü çal ordadırlar” dedi. Derhal yukarı çıktım artık şifreyi biliyor, gerekeni yapacaktım. Güçlü bir şekilde kapıyı çaldım, yine ses gelmeyince cesaretimi toplayıp girdim içeri… Vayyyyy şakacı memur arkadaşlarım benim için kahve partisi düzenliyordu. Boş odaların nedenini anlamıştım herkes oradaydı, kahveler içiliyor sigaralar yanıyor bağıra-bağıra bir şey konuşuyorlardı ki eminim “halkımıza daha iyi nasıl hizmet verebiliriz” başlıklı bir konuyu tartışmaya açmışlardı! Ancak ben içeri girdiğimde neden hep bir ağızdan “Sürprizzzzz” diye bağırmadılar hala anlamış değilim. Neyse içeri girdiğimde selam faslından sonra sebebi ziyaretimi açıklamak zorunda kaldım; bir kahve bile içemeden… Ziyaret sebebimle ilgili bir telefon görüşmesi yapmak zorunda kaldım ve kendimi balkona attım. Konuşmam bittikten sonra içeri problemimi anlattığım arkadaşımın yanına gittim. Şakacı memur arkadaşımın yüzü ve tavrı birden değişti, anlayamadığım bir kızgınlıkla bana şunları söylüyordu: “Burada rahat bir ortam olabilir ama siz balkonda telefonla konuşamazsınız” diyordu. Büyük bir hata yapmış, hizmet almaya gittiğim yerde, sigara ve kahve eşliğinde bana daha nasıl iyi hizmet verebileceklerini düşünen, benim ödediğim vergilerle hatırı sayılır bir hayat süren arkadaşlarımın balkonunda telefonla konuşmuştum. Ne yapıp yapın siz benim hatalarımı tekrarlamayın! *** Bana ne oluyordu ki? Ben kimdim? Nasıl olurda onların keyfi mekânlarından faydalanırdım? Kendi kendime bu soruları soruyorum ve aslında bende soru sormak istiyorum: Eyyyy sorumlular nasıl olurda ülkemizde yaşayan her bir vatandaşa neredeyse üç memur düşerken, bu kadar zor, bu kadar kötü ve aşağılayıcı hizmet alıyoruz? Trafikte lütfen saygılı olun? |
| -------------------------------------------------------------- |
| ‘Küresel’ Popülizm---5.11.2008 |
“Küresel ısınma tüm dünyayı etkisi altına alırken, biz şunları...” “Küresel mali kriz ülke ekonomisini etkilerken alınan önlemlerle…” *** Çok seviyoruz büyük laflar etmeyi; kendimizi önemli biri gibi hissetmemize sebep oluyor sanırım. Bunun için çok çaba sarf etmiyoruz. Hatta cümlemizin başına getirdiğimiz sihirli birkaç kelime bile yeterli oluyor diye düşünüyoruz; karşı tarafa önemli bir şey söylediğimizi hissettiriyor bize. Abartıyoruz… Bu sihirli kelimelerden sonra söylediklerimizin ne anlama geldiğini bazen bizde bilmiyoruz. İşin kötü yanı karşı tarafta bu konuya pek önem vermiyor. “Bu adam önemli şeyler söylüyor” diyor, gerisini önemsemiyor. Müthiş bir iletişim ağı oluşuyor birden bire, herkes bir şeyler söylüyor; kimin ne dediği önemli değil! Başında söyledikleri önemli oluyor. Seviyoruz aslında boş konuşmayı, büyük laflar ediyor edasıyla kendimizi önemli biri gibi göstermeyi. Önemli biri olmak istiyoruz herhalde, fakat bunu kısa yoldan ve ezbere yapmaya çalışıyoruz. Okumuyoruz, araştırmıyoruz, bilmiyoruz… Muhataplarımızın bilmediğimizi bilmelerini istemiyoruz. Bildiğini düşündüğümüz kişilerin ağzından konuşuyoruz. Sonuçta birden bire herkes aynı şeyi konuşmaya başlıyor, aynı cümleleri kuran farklı kişiler her yanımızı sarıyor. Hoşumuza gidiyor hep birlikte aynı şeyi hemen-hemen aynı cümlelerle konuşmak. Aramızda arada sıyrılmaya çalışanlar olmuyor değil! Farklı kaynaklardan farklı bilgiler edinen dostlarımız “tabi konunun bir de şu boyutu var” şeklinde bilge bir kişiymiş gibi konuşmaya başlayıp öne çıkıveriyorlar; hem de saygımızı kazanarak. Bu adam çok bilgili diyiveriyoruz, bir anda bilgisizliğimizi kabulleniyoruz. O an heyecan sarıyor bedenimizi, bu adamdan öğrendiklerimi hemen bir yerlerde kullanmalıyım düşüncesiyle sabırsızlanıyoruz. Kullanıyoruz da, hem de cömertçe… Artık bizde o konuyu konuşan diğerleri gibi popülerleşiyoruz. Popüler bir konu hakkında hiçbir şey bilmesek de yorumlarımız oluyor ezberimizde, bizde diğerleri gibi oluyoruz… Saat gibi işliyor sistem, bir bakıyoruz Dünya küreselleşmeyi konuşuyor, hemen her cümlemizin başına “küreselleşen dünyamızda” kalıbını yerleştiriyoruz. Savunuyor veya karşı çıkıyoruz, fikrimiz oluyor konu hakkında, bilgeliğimizi sergiliyoruz. Fakat birden gündem değişiyor, çevre sorunu ortaya çıkıyor. Bizim için önemli değil! Cümlelerimizin başına getirdiğimiz “küreselleşen dünyamız” kalıbını “küresel ısınmanın etkileri” ile değiştiriyoruz. Birden bire bu konuda da fikrimiz oluveriyor. Eee küresel dünyada gündem hızla değişiyor! Tam ‘küresel ısınmaya’ ısınmışken birde bakıyoruz dünyada küresel mali kriz çıkmış… Ama bu da önemli değil! Sihirbazlara nazire yapar gibi hokus-pokus bile demeden mevcut cümle kalıbımızın başına “küresel mali kriz” koyuyoruz, yine birden bire bu konu hakkında da fikrimiz oluveriyor. Öğrenmeye, araştırmaya, üretmeye gerek yok! Yani her konuda bizim fikrimiz var. Yani biz her konuda konuşabiliriz. Yani bizler bilgeyiz… Biz kim miyiz? Etrafınıza bu gözle bakmaya ne dersiniz? *** Biliyormuş gibi yapmayan, yapmaya çalıştığının hakkını veren bir gruptan söz etmek istiyorum. Geçtiğimiz akşam gittiğim Old Tunnel’de sahne alan -daha önceleri de birçok kez dinleme fırsatı bulduğum- “Unreal” yine muhteşemdi. Old Tunnel’i işleten Serkan’a da söyledim bunu “Serkan sen bu işi biliyorsun gardaş” dedim… Neyse grup elemanları sahnede en iyi bildikleri işi yapıyorlardı. Sapmadan, tarz değişmeden, yalın ve tüm orijinalliğiyle… Bildiğin işi yapmaya tam bir örnek gibiydiler. Bu nedenle teşekkürler “Unreal”. Bugünlük bu kadar! Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Kralların Sınavı---6.11.2008 |
“Daha bir yıldır bu işi yapıyorsun, senin ne haddine ustalık… Hoca hanım biz insanları böyle eğitiyoruz… (Hem sana ne oluyor ki?) Burada kural biziz. Ehuheueheu” *** Geçen gün kaleme aldığım ‘Devlet Daireleri (Keyfi Mekân)’ yazıma örnek teşkil eden başka bir olayı bu sefer bir başkasından duydum. Bana anlatıldığın da duyduklarıma inanamadım; bakalım bana anlatılanları size anlatmaya çalıştığım alt satırlardaki cümleleri okuduğunuzda sizler inanabilecek misiniz? Açıkçası çok merak ediyorum! Olay mesleki uygulamalı sınavların devlet tarafından yapıldığı bir yerde geçiyor. Yani bu sefer ‘Keyfi Mekân’ olarak seçilen yer, sınavların yapıldığı bir mekân. Söz konusu sınav olunca, yapılan keyfi uygulamalar, haliyle o sınava giren kişilerin hayat akışıyla doğru orantılı oluyor. Dolayısıyla canlar yanıyor, canlar yakılıyor. Peki, canlar nasıl yakılıyor? Dengesiz Notlar: Sınavda karar verenler yani not verme hakkına sahip olanlarda ki dengesizlik canların yanmasında ön planda. Aslında sorunun kaynağı bu! Not verme yetkisine sahip dört kişiden oluşan öğretmenlerin dağılımı şöyle: Yapılan meslekle ilgili Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı iki öğretmenin yanında, söz konusu mesleği icra eden, bundan para kazanan iki ‘sözde öğretmen’ den oluşuyor. İlk bakışta mantıklı bir dağılım gibi görünse de insanların egoları, arzu ve hırsları bir araya gelince dengesizlik kaçınılmaz oluyor. Bu işten para kazananların kendileriyle aynı mesleği yapmaya talip olan kişilerin önünü kesmesi işten bile değil. Böyle bir güçleri var. İşin kötü yanı bunun farkındalar ve görünen o ki zamanla oluşan karşılıklı çıkar ilişkileri diğer –sözde- not verenleri etkiliyor. Söz konusu çıkar ilişkileri tahmin edebileceğiniz gibi; senin adamına ben, benim adamıma sen not verirsin ilişkisi... Krallık: Birileri size eğer güç verirse ve siz bunu kaldıramayacak durumdaysanız; yani bunu kullanabilecek, bu güçle “burada kral benim, ben ne dersem o olur” diyebilecek karakterdeyseniz, size aslında küçük de olsa bir krallık verilmiş demektir. Sizde bunu sonuna kadar kullanırsınız ve ezdiklerinizin aslında birer insan olduğunu, belki de hayatlarını bu sınava bağlayarak sürdürmeye çalıştıklarını unutursunuz. Tıpkı saraylarda yaşayanların saray dışındakileri unuttuğu gibi… Siz bir kralsınızdır artık, diğerleri sefil insanlar, ağzınızdan çıkacak birkaç kelama bağlıdır onların hayatları. Farkındasınızdır belki de bunun, ancak umursamazsınız, sizin için bunun önemi yoktur. Size verilen kısa süreli krallığın tadını çıkarırsınız. Belki de evinizde, işyerinizde, sevdiklerinizin arasında lafınızın geçmediğinden dolayı bu anı kaçırmak istemiyorsunuzdur. Kim bilebilir ki? Sözde Eğitimcilik: Tüm bu duygularla hareket eden, egolarından kurtulamayan, kral olduğunu zanneden ve aynı zamanda bu işten para kazanıp da kendi sektörüne talip olmaya çalışanlara not vermeye kalkan insanların hal ve tavırlarını gözünüzün önünden geçirin. Durun bitmedi o kişilerin eğitimci olma iddialarını da göz önüne alın… Nasıl bir tablo ile karşılaştınız? Hayal etmesi bile zor olan bir tablo ile karşılaştığınızın farkındayım. Hayal etmesi bile zor iken, ülkemizde söz konusu mesleği ilerletmeye çalışanların, bu insanların ağzından çıkacak sözlerle hayatlarını çizmeye çalışmasını düşünün. *** Hayret etmeyin! Farklı şekillerde sizinde başınıza geliyordur şüphesiz… Nerede oluyor bunlar demeyin! Şu an ustalık sınavı yapılan yerleri düşünün… Sen neden yazıyorsun bunları demeyin! Sizde karşılaştığınız ‘keyfi mekân’lardaki keyfi uygulamaları haykırın! Kim bilir haykırışlarınızı duyar yazarım. Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Pişti Diplomasisi---11.11.2008 |
*** İçeride: Dimitri: Be mali, nedir ama senin yaptığın açıklamalar ‘gardaş’! İstemezmişsin sana ‘yoldaş’ dememi. Kırdın be beni mali… Mali: Basının abartması bunlar yoldaş. Sen boş ver bunları getirdin mi desteyi? Dimitri: Getirmez miyim… Bak geçen de hile yaptın bu sefer tabelayı ben tutacağım ona göre. Mali: Öfff be Dimitri ne mızıkçı adamsın sen yahuuu… Yenilince hemen başka bahaneler buluyorsun. Bilmiyorsun bu oyunu işte… Kabul et! Dimitri: Görecez az sonra kim biliyor kim bilmiyor bu oyunu. Ehueheueu… Mali: Hadi bırak lafazanlığı da başla. Fazla zamanımız yok! Baş başa görüşme bahanesiyle anca zaman buluyoruz oyun oynamaya… Sonra laf çıkarıyorlar. Dimitri: Tamam-tamam hadi kes desteyi de başlayalım. Mali: Bak oyun başlamadan söyliyim, sonra mızıkçılık yapma! Yenilen bugünkü baş başa görüşmede ne konuştuğumuzla ilgili bahaneyi açıklayacak ona göre. Bence sen şimdiden bir bahane üretmeye başla! Ehuheeu Dimitri: Al kâğıtlarını da sus biraz… Bir de bana diyosun “bülbül gibi şakıyor” diye… Mali: Öyle oğlum bi susmuyorsun ki! Önüne gelen gazeteciye ağlıyorsun. Meşhur olmak istiyorsan git popstar’a katıl! Hehehe Dimitri: Tabi-Tabiii. Bak buna da pişti derler. Hehehe Mali: Beni lafa tutup kâğıtları topluyorsun! Anlamadım zannetme. Ver bakalım şu güzel onluyu! Hehehe Dimitri: Anlamışmış… Göreceğiz oyunun sonunda. Çok merak ediyorum bu sefer nasıl bir bahane bulacaksın diye. Mali: O bahane sana lazım olacak Dimitricim. Piştiiiii… Hehehehe Dimitri: O kâğıtların hepsi çıkmamış mıydı? Tabelacılıktan sonra kağıt mı çalıyorsun sen? Mali: Hadi-hadii önce saymayı öğren. Okulda öğretmediler mi size yavrucum saymayı… Hehehe… Dimitri: Öğretmediler abii. Bizim hiç okulumuz olmadı, köprü altında büyüdük biz. (Küçük Emrah misali. Hahaha… )Yahu mali bir daha ki baş-başa görüşmede bi Emrah filmi getir de gülelim biraz yahuuu. Mali: Tamam-tamam getiririm. Sen bilmiyorsun bu oyunu zevk vermiyorsun artık. Bari film izleyelim. Dimitri: Laf sokmasan olmuyor dimi. Ne adamsın yahu… Aaa yine pişti yaptı adam. E bitti oyun! Mali: Bak Dimitricim sana söyledim. Tavla oynayalım dedim. Sen bilmezsin bu kağıt oyunlarını dedim. Ama sen dinlemedin. Tutturdun yok pişpirik oynayalım başka oyun oynamam dedin. Al işte sana piştiii. Dimitri: Çağır Yorgo’yu da anlatsın sana, neden senle tavla oynamadığı mı? Onda da zar tutuyormuşsun. Öyle diyor… Mali: Zar tutulmadan atılmaz oğlum… Hehehe. Hepiniz Mızıkçısınız yahu! Hadi çık da anlat bakalım hayat hikâyeni… Dimitri: Tamam-tamam. Hemen havalanma… Not: Yukarıda geçen diyalog gizli bilgidir. Bu bilgilerin kamuya duyurulması yasaktır. Duyuranlar hakkında yasal işlem yapılacaktır. Dışarıda: Gazeteci: Efendim baş-başa görüşmede hangi konuları ele aldınız? Dimitri: Tek bir konu üzerinde durduk. Güven arttırıcı önlemleri konuştuk… *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Korkmak İstiyorum ---13.11.2008 |
| Sevgilileri olacak! Sevgilisinin kokusunu her yerde fark edecek. Hatta kızacak diğer kadınlara “neden benim sevgilimin parfümünü kullanıyorsunuz” diye. *** Bugünlerde müthiş duygular yaşıyorum. Daha 21 aylık olan oğlumun yeni-yeni öğrenmeye başladığı duyu organları üzerine yapmış olduğumuz sohbetler ilginç ve bir o kadarda heyecan verici… Bu arada çocukların iletişim gücüne her zaman hayran kaldığımı belirtmeliyim. Birkaç kelimeyle, hatta daha öncesinde sadece ağlayarak ne istediklerini anlatabilir çocuklar. Benim oğlumda öyle… Daha önceleri ağlayarak anlatmaya çalıştıklarını bugünlerde öğrendiği kelimelerle anlatmaya çalışıyor. Bildiği birkaç kelime var belki ama biz onun neyi istediğini veya neyi istemediğini gayet iyi anlıyoruz; daha doğrusu o bir şekilde yolunu bulup anlatıyor… Neyse konumuza dönelim! Oğlum Berk Cem kreşte öğrendiği duyu organlarının varlığını ve nerede olduklarını anlatarak değil de, ona yönelttiğimiz soruların karşılığı olarak parmaklarıyla gösteriyor. Ara sıra şaşırıyor olsa da bu hali hoşumuza gidiyor; nedense… Mesela kulaklarının nerede olduğunu sorduğumuz da zaman-zaman şaşırarak burnunu gösteriyor. Neyse ki, yüzümüzde oluşan hafif tebessüm eşliğinde soruyu yineleyince doğru yanıtı veriyor… En çok da gözlerini göstermesi hoşumuza gidiyor. Tüm duyu organlarını o küçük parmaklarıyla gösterirken, gözlerini sorduğumuzda yine o küçük göz kapaklarını açıp kapatarak “biliyorum ben bunları bana başka sorularla gelin” havası yaratması başka bir duygu… Bu sabahta aynı egzersizi yaptık oğlumla. Unutur endişesiyle her sabah yapıyoruz bu egzersizleri; sanki birkaç yıl sonra ne işe yaradıklarına bize anlatacak olan o değilmiş gibi… Ebeveyn olmak, bu olsa gerek; çocuklarının bir an önce büyüyüp her şeyi bir anca öğrenmesi endişesi herkeste olsa gerek. Son günlerde onun burnunu göstermesi büyüdükçe alacağı kokularla ilgili oluşacak anılarını düşündürüyor bana… Mesela annesinin yaptığı leziz yemeklerin kokusu, üniversitede burnunda tütecek oğlumun. Sevgilileri olacak! Sevgilisinin kokusunu her yerde fark edecek. Hatta kızacak diğer kadınlara “neden benim sevgilimin parfümünü kullanıyorsunuz” diye. Ya da memleketini özleyecek, uzak duyarlardaki farklı kokuları aldığında. Sonra dönecek memleketine derin-derin çekecek memleketinin kokusunu ciğerlerine… Tıpkı benim gibi! Benim geldiğim yer kötü kokulu bir yer. Ağır sanayinin yer aldığı, kokusunu her ciğerinize çektiğinizde farklı, beklide zararlı kimyasalları bünyenize kattığınız bir yer. Ama olsun, itiraf etmeliyim ki ben her gittiğimde o kokuyu arıyorum memleketimin sokaklarında… Bugünlerde ki korkum bununla ilgili… Oğlum memleketinin kokusunu özlediğinde, çöp kamyonlarının peşinde koşacak, “Nerede sokaklarımızda ki lağım kokuları ve/veya çöp kamyonlarından dökülen sıvıların yaydığı o pis koku” diyecek. Kokuyu alamadığında başka kokuların peşinde koşacak, ancak ulaşamayacak istediğine… Memleketimdeyim diyemeyecek. Evet, belki korkuyorum oğlumun bunları yaşamasından, ancak diğer taraftan korkmak istiyorum. Oğlumun, memleketi -ki artık benimde memleketim- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin kokusunu, (altyapıların olmayışından dolayı) sokaklardaki lağım kokularından ve/veya çöp kamyonlarından dökülen sıvılarla, ‘koku-anıları’nda yaşatmasını istemiyorum. Bu nedenle korkmak istiyorum. Olsun varsın, oğlum memleketini hafızasına kazıdığı bu pis koku-anı bileşkesiyle hatırlamasın. Korkmak istemekte haksız mıyım? Umarım korktuğum başıma gelir… Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Bir Saniye Bağlıyorum! ---18.11.2008 |
| Artık ciddi-ciddi nefret ediyorum devlet dairelerini aradığımda aldığım yanıttan. Her aradığımda –zannediyorum- santral görevlisi olan arkadaşlar tarafından bana verilen yanıt hep aynı oluyor ve nedense aradığım kişilere bir türlü ulaşamıyorum. Ya onlar beni oyalıyor, ya da bağladıkları kişiler yerlerinde olmuyor. Genelde şöyle bir olayla karşılaşıyorum: Bin-bir zorlukla bağlandığım devlet dairelerinde telefonu genelde şans eseri yakaladığım santral görevlisi olduğunu düşündüğüm kişiler açıyor. Uzun süre kendilerine derdimi anlatmam gerekiyor. (Ben ne kadar istemesem de onlar sordukları sorularla beni bunları anlatmaya mecbur bırakıyorlar.) Sonra çok mantıksız bir şekilde yanıt veriyorlar “hmmm beyefendi bu konu için sizi şuna bağlıyorum. Bir saniye bekleyin” diyorlar. Sözünü ettikleri kişiye bağlanma sırasında ben sinirlenmeye başlıyorum; “Madem sen bu işlerden anlamıyorsun ne diye sorguya çekiyorsun beni kardeşim” şeklinde kendimce söyleniyorum. Bu arada bağlanma süresi uzadıkça uzuyor, ben daha da sinirleniyorum. Netice itibariyle kimseye ulaşamıyorum. —Ulaşsam da ulaştığım kişiler bilgi vermekten kaçınıp “buraya gelmelisiniz” diyor. “O zaman niye telefon numaralarınız var” sorusu gündeme geliyor ki o konuya girmek bile istemiyorum!- Neyse dediğim gibi ya onlar beni oyalıyor, ya da bağladıkları kişiler yerlerinde olmuyor. Olsalar da bir işe yaramıyor. Olansa benim zamanıma oluyor! Hem nefret ediyorum oraları aramaktan, hem de aramak zorunda olduğum için çözüm üretilmesini istiyorum. Bu nedenle şikâyet yerine somut, naçizane bir öneride bulunmak istiyorum: Her dairede bir ‘danışma hattı’ adı altında birim kurulsun! Yapılan konuşmaların kayıt altına alınacağı bu birimler gerekli bilgileri vatandaşa versin. Biz Alıştık Ya Siz? Geçtiğimiz günlerde yapılan ve her seferinde nedense yüzyılın maçı olan Fenerbahçe-Galatasaray karşılaşmasını izlerken aklımda hep aynı şey vardı; şimdi Fenerlilerin dilinden kurtulamayacağız. İlk dalga evde geldi! Eşimin yönelttiği “Canım tam takip edemedim maç en son 4-1 di kaç-kaç bitti?” sorusu “hadi bakalım Cem, yine aynı sendrom, uğraş dur” olayını müjdeliyordu… Eşi Fenerbahçeli olan Galatasaraylı sevgili takımdaşlarım ‘sendrom’ ile ne demek istediğimi eminim anlıyorlardır. Neyse ki her Fenerbahçe-Galatasaray maçı öncesi makul ve mantıklı bir cümle türetirim kafamda. Aynı şeyi yaptım: Bu soru karşılığında fair-play ruhuyla şu sözler döküldü dilimden “Canım skor değişmedi, 4-1 yendiniz tebrik ederim; ancak hala alışamadınız be canım yenmeye, biz alıştık yenilmeye! Nedir bu sevinç gösterileri anlamış değilim?” İkinci dalga -malum- işyerinde geldi! Star Medya Grubu Haber Merkezine girdiğim sıralarda tahmin ettiğim gibi Alihan Pehlivan, Oğuz Karkar gibi Fenerli dostlar dört gözle yolumu gözlüyordu. İğneleyici laflar vs derken bu maç için türettiğim cümle ile bu badireyi de atlattığımı düşünüyorum. Ki olay bir iki gün sonra unutuldu. Bu arada telefonuma gelen mesajlara verdiğim yanıtı ayrıca yazmama gerek yok sanırım… Neyse bir Galatasaraylı olarak tüm Fenerbahçeli dostlarımıza son maçla ilgili ürettiğim cümleyi söyleyeyim de bu olay kapansın artık! (Bu arada itiraf niteliğinde olan bu cümle sanırım bundan sonraki maçlar içinde yeterli düzeyde kapsama alanına sahip!) “Evet, sevgili Fenerli kardeşlerim biz alıştık yenilmeye de, neden siz alışamadınız yenmeye? Nedir bu sevinç nidaları anlamış değilim!” *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Mutsuzsunuz!---20.11.2008 |
Her gün medyadan takip ettiğiniz küresel mali krizin dünyada yarattığı durgunlukla orantılı olarak bünyenizde oluşan daralma ve belirsizlik sizi nerelere götürüyor? Bu belirsizlik rüzgârı içerisinde savrulmanıza en büyük katkıyı yapan şey medya olabilir mi? O medyada konunun uzmanları tarafından dile getirilen gelecek ile ilgili ekonomik kaygılar, aslında sizin geleceğinizle ilgili kaygıyı anlatıyor olabilir mi? Uygulanan ekonomik ambargolar aslında beyinlerimize uygulanıyor olamaz mı? Küresel mali krizin kökeni ABD olarak gösteriliyorken, paranızın değerinin kaybolması ve söz konusu krizi yaşayan ülkenin parasının değer kazanması, sizce de garip değil mi? Bu durumda aklınıza ‘acaba küresel mali kriz suni yaratılan, birilerinin oynadığı oyun olabilir mi?’ sorusu geliyor mu? Ya da ‘sadece medyada yer alan küresel mali kriz ile ilgili haberler gerçeği mi yansıtıyor?’ sorusuyla beyninizi meşgul ettiniz mi? Bu meşguliyetler sizi mutsuz yapar diye mi korkuyorsunuz? *** Tüm bu soru işaretleri gün gibi ortadayken; yaşadığınız ülkedeki yetkililerin su kesintisinden, baş ağrısına kadar hemen-hemen her şeyi dünyada ki finans krizine bağlaması size neler hissettiriyor? Ülkede yaşanan ekonomik kriz acaba dünya ile çok mu ilintili? Söz konusu ekonomik kriz hayatınızda köklü değişikliklere mi neden oldu? Siyasi çevrelerden duyamadığınız önlemler sizi rahatsız ediyor mu? Hayatınızı, yatırımlarınızı, geleceğinizi felaket tellallığı yapan ve siyasi çıkar umut eden kişilerin sözleriyle mi şekillendiriyorsunuz? Siz hiçbir siyasetçinin sözüyle yatırım yaptınız mı? Sizi kim yönetiyor? Siz mi? Medya mı? Özgür düşünceleriniz mi? Özgür düşünebiliyor musunuz? Yoksa bu sorularla karşılaşmak sizi mutsuz mu ediyor? Yoksa siz yanıt vermeyerek ve soru sormayarak mutlu olduğunuzu mu düşünüyorsunuz? *** Kıbrıs konusuna çok mu uzaksınız? Uzak kalmak istemiyor musunuz? Yoksa sıkıldınız mı? Sizin geleceğinizin konuşulduğu bir süreçten nasıl uzak kalabilirsiniz? Sıkılmak geleceğinizi umursamamanızın mazereti olabilir mi? Peki ya bir gün çocuklarınız ‘keşke sıkılmasaydınız’ derse, ne diyeceksiniz? Hal böyleyken Kıbrıs konusunu sürekli gündeme taşıyan medya düşündüğünüz gibi gerçektende kısır döngüsünde mi? Yoksa medya ilgilenmeniz gereken bir konuyu size dayatıyor olabilir mi? İlgisiz kalmak mutluluk mu veriyor size? ‘Cehalet en büyük mutluluktur’ mu diyorsunuz? *** Siz tüm bunlar sayesinde mutlu olduğunuzu düşünebilirsiniz… Ne yazık ki mutlu değilsiniz! Bu satırları okurken çevrenize bakın dostlarınızın gözlerinin içine bakın, daha önceleri görmeye alıştığınız ışığı görebiliyor musunuz? Umutsuz, anlık mutluluklarla günlerini geçiren insanlarla mı karşılaşıyorsunuz? Sadece onlara değil! Kendinize de bakın… Geçin bir aynanın karşısına kendinize sorular sorun. Dürüst cevaplar verin, anlamlandırın hayatınızı. Çevrenizle ilgilenin, dünya meselelerine kafa yorun. Korkmayın! Korkmayın bu sizi mutsuz etmez… Siz zaten mutsuzsunuz… *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Muhalif ‘Selektör’ler---25.11.2008 |
Kabul ediyorum! İsim konusunda kararsız kaldım ancak ismin pek bir önemi yok! Bu noktada önemli olan eylemdir. Neticede söz konusu eylemi her daim siz de uyguluyorsunuz! *** Günlük hayatımızda toplumların sanki üzerinde uzlaşılmış gibi uyguladığı ve /veya anlamlandırdığı pek çok olayla karşılaşıyoruz. Bizler bunun farkında değiliz! Aslına bakılırsa farkında olmamızı gerektiren pek de bir şey yok! Bizler bunları sanki bir refleksmiş gibi hayatımıza sokuyoruz. Bunu bize kimse öğretmiyor, hayat akışımızın içinde farkında olmadan öğrendiğimiz şeyler bunlar… Neler mi? Aracınızla yolda seyir halindeyken yolun kenarında olan biri size başparmağını gösteriyorsa hemen anlarsınız kendisinin yardıma muhtaç olduğunu; sizin gittiğiniz tarafa gittiğini ve mümkünse kendisini de yanınıza almanızı istediğini. Yardım etme konusunda özgürsünüzdür. İsterseniz kendisini aracınıza alıp yol üzerinde bir yerlere bırakabilirsiniz. Bu özgürlüğünüzün yanında burada önemli olan bir diğer husus, size başparmağını gösteren kişinin ne demek istediğini anlamanızdır. Yani söz konusu hareketi gördüğünüzde beyniniz bunu direk anlamlandırır. Oysa kimse size bunu öğretmemiştir, bir şekilde öğrenmişsinizdir. ‘Bunu nereden öğrendim’ diye kendi kendinizi sorguladığınızda yanıt bulamazsınız. Oysa eylem çok basittir ve başparmağını size gösteren açısından önemlidir. Basit bir eylemle açıklaması uzun süren bir olay başlamıştır o an hayatınızda, fakat o an bunun farkında bile olmazsınız. Saniyeler içinde geçen bir olaydır bu ve sonrasında hatırlamazsınız, gelip geçmiştir günlük hayatınızdan. Hayatınızın pek çok alanında bu şekilde farkına varmadan ve konu hakkında herhangi bir anlaşma yapmadan, bir nevi toplumsal uzlaşı ile harekete geçtiğiniz ya da anlamlandırdığınız olayla karşılaşıyorsunuz. Ve siz farkına varmadan, belleğinizin bir köşesinde belki de bir daha hatırlanmamak üzere saklı duruyor bu yaşanmışlıklar… Ne var ki aynı refleks ile hayatınıza soktuğunuz bir davranış biçimi, yine siz farkına varmadan başka anlamlar içeriyor. Çok basit ve yine karşılıklı uzlaşı ile yaptığınız bu eylem biçimi yaşadığınız ülkenin önemli bir gelir kaynağını sekteye uğratıyor. Söz konusu eylemle, son günlerde Lefkoşa-Girne anayolu üzerinde her an karşınıza çıkabilecek radar ile kontrol yapılması olayı, yolu kullanan kişiler açısından çok da sorun yaratmıyor. Çünkü basit bir hareketle, yine hiçbir anlaşma metni olmadan, karşılıklı uzlaşı ve anlamlandırma yöntemiyle, bize selektör yapan ve karşı şeritte seyir halinde olan araçların ne demek istediğini anlayabiliyoruz. Bu anlamlandırma sonucunda bize düşen tek iş hızı düşürmek oluyor. O anda yüzünüzde hafif bir tebessümle, hız radarını elinde tutan polisin yanından geçerken aklınızda oluşan cümleyi tahmin edebiliyorum: “Hehehe burada olduğunuzu biliyordum!” Geçen gün elinde radarla benim hız yapmamı bekleyen polis memurunun yanından geçerken aynı cümleyi bende kurdum… Sonra düşünmeye başladım, “acaba polisin orada olduğunu bana selektörle haber veren pek muhterem sürücü arkadaşlarımın arasında CTP’li veya ÖRP’li var mıdır” diye. “Oy oranları ve herkesin selektör yaptığı göz önüne alınırsa muhakkak vardır” diye düşündüm. Sonra aklıma, hükümetin muhalefet partilerini, zamlara isyan eden sivil toplum örgütlerine destek vererek hükümeti mali açıdan zor durumda bırakmak istemekle suçlaması geldi. Aynı mantıktan yola çıkarak şu sonuca vardım ve değerli hükümet üyelerine açıklamanın faydalı olacağı kanısındayım: Muhalefet yollarda ve size selektör yapıyor! Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| CTP Nasıl Kurtulur?---27.11.2008 |
Özeleştiri: CTP içindeki kimi -özgüvene sahip- yöneticilerin bilinçli ve farkındalık örneği göstererek durum analizi yapabildiklerine şahitlik ediyoruz. Söz konusu yöneticiler CTP’nin ciddi boyutlarda yıprandığını, partinin vizyonunda, yönetici kadrolarında ve programında ciddi değişiklikler yapması gerektiğine işaret ediyorlar. Diğer taraftansa belki de “ben daha koyu CTP’liyim”i vurgulama adına hiçbir şekilde yıpranmanın ‘olmadığını’ savunanlar var. Mevcut Durum: Ülkede ki durum ve CTP iktidarının icraatları göz önüne alınırsa toplumda ki beklentinin tam olarak karşılanmadığı görülebilir. Oysa büyük umutlarla ve çözüm rüzgârıyla iktidara konan CTP, kendini kanıtlamak için çok iyi bir fırsat yakalamıştı. Ancak CTP bu fırsatı tam olarak değerlendiremedi! Hal böyleyken CTP tüm umutlarını, tek çıkış yolu olan müzakere sürecine bağlar duruma geldi. Bu yönde politikalar üretmeye çalışan CTP, büyük umutlarla ve iyimser hava ile başlanan müzakere sürecinin ilk günlerinde, ülkede ki tüm sorunların çözümünü Kıbrıs sorunun çözümüne bağlamış, açıklamaları bu yönde olmuştu. Ancak gerek müzakere sürecinin sıkıntılara gebe olması, gerekse halkın çözüm vizyonunu kaybetmesi ve dolayısıyla bu politikanın halkı kucaklamayışı CTP’yi bu yöndeki söylemlerini askıya almaya itti! Bu durumda CTP’nin bir sonraki seçimlerde tekrar iktidarın büyük ortağı olma olasılığı zor gibi gözüküyor. Peki, CTP aynı fırsatı, neler yaparak, nasıl kazanabilir? Öngörülenler: Halen devam eden Kıbrıs sorununda ki kapsamlı müzakere süreci önümüzdeki yıl sonuçlanma aşamasına gelirse, erken seçim gündeme getirilecek. Kıbrıs sorununda ki çözüme yönelik gelişmeler, çözüm yanlılığını tekelinde bulundurduğunu düşünen CTP kanadının seçimlerde elini güçlendirecek; CTP yine güçlü bir şekilde seçimlerden çıkacak. Aynı dönem içerisinde kurultaydan geçecek olan CTP’de farklı yönetim kadrosu hatta farklı bir genel başkan gündeme gelebilir. Olası Çıkış Planı: Çözüm sürecine giren Kıbrıs sorunu görülenin aksine, işin içinde olan kişilerin öngördüğü takvimde ilerlerse –ki bu öngörüye göre 2009 Haziran ayına kadar müzakere süreci neticelenecek ve yaz aylarında referanduma gidilmiş olunacak- CTP’de köklü değişiklikler olabilir. Buna göre Mart 2009’da yapılması planlanan kurultay öncesinde ya da hemen sonrasında erken seçim ilan edilecek. Çözüm vizyonunu söz konusu dönemde canlandırmayı planlayan CTP, bu rüzgârı kullanmak ve yıpranmış kadronun değiştiği mesajını vermek için kurultayda zaten genel başkanını değiştirmiş olacak. Yeni bir yüz ve yeniden canlandırılan çözüm sloganlarıyla seçime girmeyi planlayan CTP iktidarı elinde bulundurmanın yollarını arayacak. Bu süreç içerisinde kendisine en çok yardımcı olacak kurum ise şüphesiz UBP olacak. UBP kendi içinde girdiği yarış neticesinde tabanında ciddi çatlamalar yaşarken, bunu düzeltmesi uzun sürecek. Neticede söz konusu seçim döneminde çözüm vizyonunu halkın önüne net bir şekilde koyamayan muhalefet partisi, CTP’nin çıkış planında ciddi bir yardımcı rolü üstlenecek. Sonuç: CTP sözünü ettiğim plan çerçevesinde duruma göre değişikliklerle önümüzdeki dönemi yöneterek bir çıkış yakalamaya çalışıyor. Buna CTP’nin kurtuluş planı da diyebiliriz. Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Ara Bölgede ‘Orta Oyunu’---2.12.2008 |
Hani şu genel olarak bilinen adıyla “Geleneksel Türk Tiyatrosu”… Bu oyunun özelliği dekorsuz, metinsiz, suflörsüz bir tiyatro şekli olmasıdır. Doğaçlamadır yani… Tıpkı ara bölgede devam eden kapsamlı müzakereler gibi… *** Atina temasları sonrasında basın toplantısı düzenleyen Hristofyas’ın yaptığı açıklamalar oldukça dikkat çekici! Aynen Hristofyas’ın ağzından aktarıyorum: “Türkiye nihayetinde Avrupa yolunu tutacaktır. Ülke içerisinde yeni uyum düzenlemeleri yapacak ve elbette Kıbrıs sorununun çözülmesinden önce Kıbrıs'a yönelik yükümlülüklerini de yerine getirecektir. Bu yükümlülükler Kıbrıs Cumhuriyeti'ni tanıması, hava ve deniz limanlarını Kıbrıs uçak ve gemilerine açmasıdır.” Türkiye için yükümlülük olarak gösterdiği bu ütopik istekleri, Hristofyas kabul edilmeyeceğini bile-bile neden ortaya atıyor? Önce Hristofyas’ın seçilmesi ile ilgili farklı çevreler tarafından dile getirilen düşünceyi hatırlayalım: Hristofyas, Rum yönetiminin 2004 referandumundan sonra ‘hayır’ın yankılarını ve etkilerini azaltmak için seçtiği bir isim... Bu fikre bende katılıyorum ve bana göre Rum yönetimi açısından doğru ve yerinde bir karar. Peki, Kıbrıs’ın geleceği açısından doğru bir isim midir Hristofyas? İçeride, yani Kıbrıs sorununda Rum yönetiminin seçtiği ismin pek bir önemi yok! Gelin görün ki dünya açısından durum hiç de öyle değil! Rum yönetimi -maalesef her zamanki gibi- dünya açısından durumu iyi idare etti ve referandumda ki hayır’ı aradan geçen zaman ve başlarına seçtikleri isimle dünyaya unutturdu. Aslında aradan geçen dört yıllık süreçte bizler hiçbir şey yapmayarak bu unutturma politikasına büyük destek verdik! Neyse gelinen nokta önemli! Gelinen nokta da ‘sözde’ kapsamlı müzakerelerle Kıbrıs sorununa çözüm aranıyor. Sözde diyorum çünkü az öncede belirttiğim gibi Hristofyas –ismin pek bir önemi yok!- çözümü iki toplumun çözümü olarak değil de, Türkiye’nin yapması gerekenler olarak görüyor. Hristofyas bununla kalmıyor ve bir soru üzerine bakın ne diyor: “Bizim hedefimiz sadece Türkiye'nin AB'ye üyeliğini engellemek değildir. Hedefimiz; AB'ye gerçekten üye olmayı istiyorsa Türkiye'nin bu isteğini; çıkarlarının neler olduğunu anlaması, daha esnek olması…” Cümlenin devamını Kıbrıs, çözüm, özgürlük vs. şeklinde getiriyor olsa da, Hristofyasın söze başlarken ‘sadece’ diyerek “engellemek bir şey değil! Engellerken ne kazanacağız ona bakmak gerek” demek istiyor! Rum kesiminin AB içinde Türkiye’yi engelleyebilecek gücü var mı, yok mu, onu zaman gösterecek. Zaten Rum kesimi en azından şansını denemek için sözünü ettiğim zamana oynuyor. Bu zamanı kazanmak ve elini güçlendirmek için ise ‘Kapsamlı Müzakereler’ isimli orta oyununu seçti. Ara bölgede sahnelenen bu oyunda başrolü paylaşan iki liderden biri Sayın Talat oyunun farkına varmış olmalı ki geçen hafta Hristofyas’a kaba tabirle “bırak tiyatroyu da işimize bakalım” dedi! Bu tavır karşısında Türklere ait olanı sahiplenmeyi pek seven bir halkın çocuğu olarak Hristofyas, orta oyunundan vazgeçer mi bilmem. Ancak her ne olursa olsun zamana oynamaya devam edecektir. Bu durumda asıl soru: Biz ne yapacağız ve bir planımız var mı? Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Pakistanlı Genç---4.12.2008 |
Genç arkadaşın bu sözleri söylerken endişeli olduğunu belirtmeliyim. Ses tonunda ki kızgınlığı ve tedirginliği konuşma esnasında hissetmemek mümkün değildi! Tıpkı ABD Irak’a girdikten sonra kendisine “ailen nasıl” diye sorduğum, tedirgin ve kızgın sesiyle “korkuyorlar Cem” diyen dostum Abdullah gibi—Ki Abdullah Irak’a ailesinin yanına gitti ve sonrasında maalesef bir daha kendisine ulaşamadım.- Neyse Pakistanlı genç arkadaşa döneyim. Pakistanlı genç arkadaşımızın sözleri size çok kurgusal gelebilir… Hatta dünya da ki son trendin her şeyi ABD’ye mal etmek olduğunu düşünerek bu sözleri es geçebilirsiniz! Ancak burada başka bir şey var! Bu genç arkadaşın sözlerinden çıkardıklarımla haritaya baktığımda haklı olabileceğini düşündüm. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra çok spekülatif açıklamalar yapıldı ve hala daha bu konu hakkında tartışmalar sürüyor. Bu tartışmaları hepimiz biliyoruz. Tartışmalar bir yana neticede ABD bu saldırılar sayesinde Afganistan’da! Diğer taraftan şunu da biliyoruz: 11 Eylül öncesinde Ukrayna Çin’e ‘sözde’ eğlence gemisi adı altında uçak gemisi satmış, bu ABD’yi müthiş rahatsız etmiş, yapılan yorumlarda bu hareket Rusya-Çin yakınlaşması olarak ifade edilmişti. Bu gelişmenin hemen ardından 11 Eylül saldırılarının olması ve ABD’nin olayı ‘hemen çözüp’ Afganistan’a girmesi akıllarda soru işareti uyandırmış, yorumlara da Rusya-Çin arasına ABD girdi sözlerine sebep olmuştu! Sözün özü ABD 2000’li yılların hemen başında Çin tehdidinin büyüdüğünün farkına varmıştı! Gelinen noktada 20 Ocak 2009 tarihinde ABD Başkanlık koltuğuna oturmaya hazırlanan Obama’nın Irakta ki askeri gücü çekip Afganistan’a göndereceğini açıklaması, Çin tehdidi düşünüldüğünde manidar, Irak’ ABD’nin giriş şekli düşünüldüğünde ise takdir edilesi bir politika olarak gözükmekte. Bir taşla iki hatta mümkünse daha fazla kuş vurmayı seven Amerikalılar bu konuda da yeteneklerini sergiliyor. Çin tehdidine karşı bir taraftan Afganistan’a askeri yığınak yaparken, diğer taraftan ise tüm dünyayı karşılarına alarak girdikleri Irak’tan çıkıp, tekrar dünyanın gözünde takdir toplayacaklar. Tüm bu gelişmeler ışığında bir taraftan sevinirken diğer taraftan üzülmemek elde değil! Sevincimiz, ABD’nin Ortadoğu da ki en azından askeri etkinliğini Çin ve çevresine kaydırması bu bölgenin refahı için olumlu ve sevindirici olabilir. Bunu söylerken ABD’nin bu bölge için ilgisi kayboldu demek elbette imkânsız. Ancak Çin ve çevresinde ki ülkelerin artık ABD tarafından rahat bırakılmayacağını bilmek bir o kadar üzücü… Şimdi hedef tahtasında Pakistan var gibi gözüküyor. O bölgede uzun süre barış ortamının ‘özellikle’ sağlanamayacağı maalesef gün gibi ortada. Fakat bölge halkının, özellikle gençlerinin bu bilinçte olması belki yürekleri umut ışığı olması bakımından ferahlatabilir. Ne diyelim Allah bölge halkının yardımcısı olsun… Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Aman tanrım yeniden mi hortluyor? ---16.12.2008 |
Bir insan ölürken bile zarar verebilir mi? *** Papadopulos’un ölümü gündemimizin üst sıralarına oturmuş durumda. Gencinden yaşlısına hepimiz bunu konuşuyoruz. Şöyle adamdı böyle adamdı vs. Peki Papadopulos’un ölümü bizi çok mu ilgilendiriyor? Demek ki ilgilendiriyormuş! Papadopulos’un ölümü sürpriz değildi. Bu beklenen ölümün bize yansımalarıysa oldukça ilginç oldu ve aslında saklanmış olan duyguları su yüzüne çıkardı. Demek ki böyle bir şeyi bekliyormuşuz. Demek ki toplum içi uzlaşıyı aslında tam olarak oturmamışız ve bunları dile getirmek için bir sebep arıyormuşuz. Kim bilir belki de bu bir fırsattır içimizdekileri söylemek için… Bu fırsatı iyi değerlendirmeli ve bence henüz daha çok erkenken içimizdeki her şeyi söylemeliyiz. Henüz erken diyorum çünkü Kıbrıs görüşmelerinde olası bir uzlaşı sonrası referandum tekrardan gündemimize oturacak. Ancak, görünen o ki biz hala daha buna hazır değiliz ve 2004 referandumundan arta kalan “evet”çi, “hayır”cı ayrımı zamanla yok olmamış. Aksine daha da derinlerde yaşatılmış. Herhangi bir olay karşısında hemen o ayrımı gündemimize alıyor ve söylemlerimiz içine serpiştiriyoruz. Son olarak Papadopulos’un ölümü üzerine şu günlerde bunu yaşıyoruz. Söz konusu ayrımın “Evet”çi kanadı bu ölümü görmezlikten gelip hatta belki de içten içe memnuniyetle karşılarken, “Hayır”cı kanat kendisinin EOKA içinde yapmış olduğu Türk düşmanlığı ve katliamlarını hatırlatıp memnuniyetini ve Anan Planındaki tavrı ile içten içe de olsa minnettarlığını sergiliyor. Ancak burada hangi tarafın ne söylediği değil, beni bu cümleyi yazarken taraf kelimesini kullanmaya iten durum önemli. Yani aynı toplum içinde tarafların olması durumu… Peki, aynı toplum içinde taraflar olamaz mı? Elbette olur ve olmalıda! Ne var ki söz konusu toplumda taraflar kendi geleceklerini ilgilendiren konularda bir olmalıdır. Bir olmalıdır ki ne istediğini bilen ve o istediğini almak için her an tek bir ses olabilme refleksini sergileyebilsin. Bu o toplumu isteklerini elde etmek için her zamankinden daha güçlü ve muvaffak kılar. *** Peki, biz tek ses olabiliyor muyuz? Daha doğrusu bizler tek ses olabilmek için herhangi bir fikir birliğine sahip miyiz? Mesela Kıbrıs sorunun çözümü bize göre nasıl olmalı, görüşmeci olarak seçtiğimiz Cumhurbaşkanımız bizim ne istediğimizi biliyor mu? Hepimizin mutabık olduğu bir çözüm şekli var mı? Bakın bu soruların yanıtlarını ararken yine başka bir soru gündeme geliyor: Tek bir ses olamamakta ki sorumluluk bizlere mi ait? Yoksa sorumluluk, bu konuda ilerici fikirler yürütüp günlük politikalar yerine geleceğe dönük, toplumun ufkunu açıcı politikalar üretemeyen siyasetçilerimize mi ait? Politikacılarımız hepimizin geleceğini ilgilendiren konularda bizleri tek bir çatı altında toplayabiliyor mu? Yoksa politikacılarımız günlük ve iç siyasete dönük, koltuk sevdasıyla kendi çıkarlarını gözeten dar politikalar üretip, bu ayrımdan ve taraflılıktan rant mı elde etmeye çalışıyor? Bu hal ve durumda asıl soruyu politikacılarımızın kendilerine sorması gerekmez mi? Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Ayakkabı İle Gelen Saadet!---18.12.2008 |
ABD Irak’tan çekilmiş mi oldu? Ya da binlerce masum Irak’lının ölümüne neden olan savaş bitti mi? Kim ne kazandı? *** Artık klasikleşen bir hikâyedir; ‘çocukluk yıllarımda bayramlarda alınan ayakkabılarla uyuduğum günleri unutamam’ şeklinde anlatılan çocukluk anıları... Dini bayramlarda alınan elbiseler ve o elbiselere uygun ayakkabılar, bu coğrafyada yaşayan ve İslam dinine inanan kişiler için neredeyse kutsaldır. Çünkü bu coğrafyada yaşayan kişiler küçük şeylerden mutlu olmasını bilen kişilerdir. Büyük şeyler yoktur onların fakir hayatlarında! ‘Nasıl bir psikolojik analizdir bu’ diye ABD’ye karşı bazen hayran kalmaktan kendimi alamıyorum. Filmleriyle dünyayı kendi istediği şeylere hazırlayabilen, toplumların gündemini istedikleri gibi şekillendiren ABD, son psikolojik bombasıyla Ortadoğu da ki kendine karşı olan öfkeyi bir nebze olsun dindirmeyi başardı! ‘Valla helal olsun’ mu demeli ne demeli? *** www.kibrispostasi.com ‘da dikkatimi çeken haberin girişinde şunlar yazıyor: “ABD Başkanı'na ayakkabı fırlatan Ezzeydi’ye destek çığ gibi büyüyor. Hatta Libya'da bir yardım kuruluşu Ezzeydi'ye cesaret madalyası verecek... Amerikan Başkanı Bush'a ayakkabı fırlatarak bir anda ülkenin kahramanı haline gelen gazeteciye destek sürüyor.” Iraklı gazeteci Muntazır Ezzeydi’nin çok yakın bir gelecekte Başkanlık kutluğunu devredecek olan Bush’a ayakkabı fırlatması olayı şu günlerde dünyanın en önemli gündem maddesi; Dünya da ne küresel mali kriz gündemde ne de Pakistan, Afganistan ve olayın geçtiği Irak’taki savaş! Tek konuşulan konu Ezzeydi’nin ABD başkanına attığı ayakkabılar! Konuyu enine boyuna irdeleyen dünya medyası ayakkabı fırlatmanın derin anlamlar içerdiğine yönelik değerlendirmeler yaparken Obama’nın seçilmesiyle başlayan şirin, aslında ezik, savaş istemeyen ABD imajına yönelik çalışmalara hizmet etmeyi sürdürüyor… Ey ahali! ABD Başkanına ilk ayakkabıyı atabilirsin ancak ikinci ayakkabıyı adama attırmazlar… Peki, neden attırdılar? ABD başkanları arasında dünyada en sevilmeyen adam Bush olsa gerek. Agresif tavırları ve şahin politikaları nedeniyle dünyayı kan gölüne çeviren ve nihayetinde ABD’yi dünya da en sevilmeyen ülke pozisyonuna getiren kişi, hani şu Irak’ta kafasına ayakkabı fırlatılan kişi değil mi? Bir ayakkabı ile Bush’un tüm hataları unutulabilir mi? Unutulmuş gözüküyor! En azından öfkeli olanlar ayakkabı ile gelen saadetin keyfini sürüyorlar… Eee ne olacak şimdi? Obama’ya hazırlanan dünya halkı için ciddi bir halkla ilişkiler çalışması olan ayakkabı olayı sayesinde ABD, Ortadoğu ve dünya gözünde belki madara olarak imajında bazı değişikliklere gideceğine dair mesajlar veriyor. Aynı ABD için ‘madara olmak’ yabancı bir davranış biçimi değil! Zira ABD’nin Irak’a girerken ortaya koyduğu nedenlerin hiç biri doğru çıkmamıştı. Neticede Bush madara olarak girdiği yerden madara olarak çıkıyor. Sonuç: ABD’nin halkla ilişkiler uzmanları küçük şeylerden mutlu olan bu coğrafyanın insanları için hazırladıkları ayakkabılı psikolojik bomba sayesinde Obama için gazı alınmış bir Ortadoğu ve dünya bırakmaya çalışıyor. Bir bakıma başarılılar! Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Biriniz Açın Şu Telefonu! ---23.12.2008 |
| KKTC’de yaşıyorsanız kurduğunuz hayaller bazen çok garip olabilir! Tıpkı benimkiler gibi… *** Evet, biliyorum Albert Einstein’ın “Hayal gücü bilgi gücünden önemlidir” sözünü ve farkındayım öneminin. İnsan hayal etmeli ki hedefleri olabilsin! O hedefler uğruna çalışmalar yapsın, yani hayatını anlamlandırsın. Ama ne yazık ki son günlerde benim kurduğum hayaller çok basit ve garip! Son günlerde, sürekli aradığım devlet dairesinde ki o küçük odayı ve ortamı hayal ediyorum: Yoğun iş temposundan kendini alamayıp çalan telefonun dahi farkına varamayan bir devlet memurunu hayal ediyorum: Vatandaşın önüne koyduğu sorunlar ve belgelerle bir başına, yalnız çalışmak zorunda kalan, bir sürü işi personel yetersizliği nedeniyle tek başına yapmaya çalışan, üstüne üstlük bir kahve molası bile veremeyen bir devlet memurunu hayal ediyorum. Onun o halini hayal ederken yüksek bir ses beni hayalimden alıkoyuyor, sesin geldiği yere bakıyorum, bir inşaatta çalışan işçilerin zorluklarla nasıl başa çıktığını görüyorum… Hayal ediyorum onun yaşadığı sorunları, onun gibi düşünmeye çalışıyorum… O an aklıma Gogol’un ‘Palto’sunda ki memur Akakiy Akakiyeviç geliyor! Akakiyeviç’in paltosu için yaptığı mücadele canlanıyor gözümde! Sonra Akakiyeç’ten bizim memura geçiyor hayallerim, memurun aklından geçen cümleyi tahmin etmeye çalışıyorum; “İş yerindeki birçok sorun yetmezmiş gibi birde özel hayatımdaki sorunlar yok mu? Ah en azından özel hayatımda ki sorunlar olmasa ne güzel olacak” diye düşündüğünü düşünüyorum. Üzülüyorum onun için, sonra televizyonu açıyorum, iş bulamayan bir adamın hayatının ne kadar kötü olduğuyla ilgili bir haberi izliyorum… Kişilerden nesnelere geçiyor hayallerim… O küçücük odada çalışmak zorunda kalan memurun, etrafına üşüşen dosyaları resmediyorum hayalimde! Kızıyorum onlara, “Çekilin! Rahat bırakın adamı!” diyorum. Sonra zır-zır çalan telefonu görüyorum, işine adapte olmuş, bırakın öğle tatilini bir kahve molası bile veremeyen memurun dikkatini dağıtmak için elinden geleni yapan telefonu da paylıyorum kendimce… Sonra kulağımda ki sesin farkına varıyorum. O zır-zır çalan telefonun sorumlusu olduğumu fark ediyor, biraz da kendime kızarak kapatıyorum telefonu… Odadan çıkıyor hayallerim, mesai saati bitimini hayal ediyorum… Sürekli o küçücük odada çalışmak zorunda kalan memurun, vatandaşı bekletmemek için yoğun iş temposuna girip mesai saatinin bittiğini fark edemeyişini hayal ediyorum. Kendi kendine nasıl kızdığını duyuyorum, arabasına hızla binerken görüyorum onu... Trafiğe takıldığında diğerlerine bağrışlarına tanık oluyorum; “Kardeşim hepiniz ayrı arabalarla işinize gitmek zorunda mısınız?” diye, eve geç kalmanın endişesiyle serzenişlerine şahitlik ediyorum. Sonra arkamdaki arabaların korna sesleriyle hayalimden uyanıyorum. Ben hayal kurarken yeşil ışığın yandığını fark edemediğimin farkına varıyor, hayıflanıyorum; arkamdaki arabaları beklettiğim için... |
| -------------------------------------------------------------- |
| Ne Yaptık? ---25.12.2008 |
| 21-25 Aralık ‘Milli Mücadele ve Şehitler’ haftasındayız, bugünlerde şehitlerimizi anıyor, milli mücadele yıllarında neler yaşandığını konuşuyoruz. Fakat biz konuşuyor, biz dinliyoruz! 21-25 Aralık’ı ve 1963-1974 yılları arasında neler yaşadığımızı ve/veya Kıbrıs’ta neler yaşandığını dünyaya anlatabildik mi? Burada “Rumlar tanınmışlığın avantajını kullanarak bu dönemi istedikleri şekilde dünyaya anlattı” demek yaşadıklarımızı dünyaya uygun bir dille anlatamayışımızı açıklıyor mu? Peki, biz 1974’den sonra ne yaptık? Ülkemizi inşa ettik, aynı zamanda görüşmeler sürdü, savaş sonrası neler yapılması gerekiyorsa onları yaptık! Sonra KKTC’yi ilan ettik, iç siyasete daldık ve hala çıkamıyoruz… Cumhurbaşkanımızı görüşmeci olarak tayin ettik, o görüştü biz bakan olduk, başbakan olduk! O görüştü biz muhalefete düştük kavgalar verdik! O görüştü dernekler, örgütler kurduk ona bile karşı çıktık. KKTC’de oturduk, devletin nimetlerinden faydalandık, büyüdük, geliştik, yetiştik ve dedik ki “Aaa ülkemizi kimse tanımıyor!” Biz tanıtmak için ne yaptık? Hadi bize iş düşmezdi, yapabileceğimiz bir şey yoktu devletimizin tanınması için ve yapamıyorduk da… Peki, en azından neler yaşadığımızı dünyaya anlatamaz mıydık? 1963–1974 yılları arasında yaşadıklarımızı kimlere anlattık? ‘Kanlı Noel’i kimler biliyor? Hangi derneğimiz veya örgütümüz bunları bize değil de dünyaya anlatabilmek için kuruldu? Dünyaya bu dönemde yaşananları anlatabilecek düzeyde uluslararası kapasitede kaç yayınımız var? Evet, Rumlar tanınmışlığın avantajını kullanıp dünyadaki siyasetçiler üzerinde baskı kurabiliyorlardı ve etkin lobileri vardı! Halen daha var! Dünyanın en etkin lobisi sizce de halklar değil midir? Rumlar geniş olanaklarıyla söz konusu siyasetçileri baskı altına alırken bizim o siyasetçilerin siyaset yapmaya çalıştığı topluma ulaşma fırsatımız ve olanağımız yok muydu? O toplumlara neler yaşadığımızı broşürlerle veya en basiti küçük el ilanlarıyla anlatamaz mıydık? Geçtiğimiz günlerde Kayıp Otobüs belgesel filminin yönetmeni gazeteci Fevzi Tanpınar Öğlen Ajansı’nda stüdyo konuğumdu. Kayıp Otobüs’ün galasının hemen sonrasında da kendisiyle röportaj yapmıştım. Konuştuğumuz konuların geneline baktığımda elde kalan sonuç ne yazık ki aynı oluyor; konu bazında bakir bir ülkede yaşadığımız. 1963–1974 yılları arasında bu ülkede yaşananlar o kadar işlenmemiş ki Hollywood’dan herhangi bir yapımcı gelse zil takıp oynar. Hiçbir şey yapmamışız! Bu noktadan sonra sorunları konuşmanın beyhude bir uğraş olacağı kanısındayım. Artık sorun değil çözüm üretmeliyiz. Hemen aklıma gelense tanıtma dairemizin bütçesinden veya Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığımızın bütçesinden pay ayırarak Kayıp Otobüs ve onun gibi belgesel, hatta uzun metrajlı filmler için ödemeler yapılmalı. Ayrıca bu konuda sorumluluğumuzun da arttığını belirtmeliyim. Zira Rum kesimi dünyaya 1963–1974 yılları arasında yaşananları kendi ideolojileri doğrultusunda anlatırken diğer taraftan kendi halkına da ciddi bir karartma uyguladı! Yani bizler söz konusu dönemde yaşananları sadece dünyaya değil Rum halkına da anlatmalıyız. Çok işimiz var ve biz bu işlere girişmek yerine maalesef birbirimize giriyoruz… Sizce de bugünlerde yaşadığımız pek çok sorunun kökünde 1963–1974 yıllarında yaşananları dünyaya anlatamayışımız yatmıyor mu? Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| 13.Maaşlar Nerede?---30.12.2008 |
Cem KAR: Hayırlı işler olsun Mehmet Amca! Nasılsın? Mehmet Amca: Sağ ol Cem Bey. Aynı uğraşma… C.K: İşler ne âlemde? M.A: İşler durgun! Bugün 13. maaşlar ödendi, canlanır dedik ama herkes Rum kesiminde alışverişte… C.K: Başbakan geçen gün bu konuda açıklama yaptı. Süt ve süt ürünleri yasaklandı. Ayrıca 135 Euro da kota getirildi. Fayda etmedi mi? M.A: 135 Euro, 270 YTL yapar. Neyi engelleyecek ki? Bizi etkilemiyor ve faydası yok o kotanın…(Muhabbet böyle ilerledi…) Bu sohbetten sonra ev için yaptığımız alışverişleri düşünüyorum da; haftalık alışverişlerimiz 200 YTL’nin üstüne pek çıkmıyor. Yani son olarak getirilen kotaya göre oraya gidip haftalık alışveriş yapabiliriz. Bu durumda maalesef bu önlemle küçük esnaf çok da korunamayacak! Bu arada bir soru oluşuyor düşüncelerimde: Her iki bölgedeki ithalatçılar, aynı malı hemen-hemen aynı ücretle alırken bizde neden pahalı? Soruya iki cevap verebildim: İthalatçı firmalar çok yüksek kar elde ediyor! Bizdeki devlet kurumları çok yüksek vergi alıyor! Dolayısıyla maliyetler artıyor. Açıkçası yanıtlar beni pek ilgilendirmiyor; neticede ya ithalatçı firmalar elde ettikleri kardan feragat etmiyor, ya da devlet aldığı vergiyi düşürmek istemiyor. Fakat sorunda çözülmüyor. Peki, hal böyleyken “neden 135 Euro kota getirildi!” diye düşünmeden de edemiyorum. Evet, amaç belli: Hükümet çok yüksek meblağlarda alışverişin önüne geçmek istiyor. Ancak Rum kesimi de ilk etapta bu yöntemi denemiş sonrasında ağırlığını fiyat politikasına vermişti… Yani bu yöntem denendi! Nedense beynim almıyor bunu! Yani bir sorunumuz var ve sorunun çözümü için âlim olmaya gerek yokken, hatta birçok çevrede bu çözüm dillendirilirken, bir türlü çözüm üretil-e-miyor. Bu işin çözümünün, maliyetleri düşürüp rekabet gücünü arttırmaktan geçtiği gün gibi ortadayken, yasaklarla mı insanları oraya gidip alışveriş yapmaktan alı koyacağız? Hele günümüzün rekabet dünyasında, siz insanları nasıl bir yasaklama metoduyla engelleyebilirsiniz ki? Ayrıca yasak koymak sorunları ne zaman çözmüş ki şu an çözsün! Ayrıca son olarak açıklanan ekonomik önlemler, şimdi ve yakında yaşayacağımız olası iflasları, kepenk kapatmaları ve kredi ödemlerinde ki sorunları ötelemeye yönelik olduğu da belli! Evet, bu önlemler ve kredilerle esnaf geçici bir süre nefes alacak, peki ya sonrası? Yoksa bu “geçici rahat nefes aldırma” erken seçim yatırımı olmasın? Neticede esnafımız Rum kesimi ile rekabet edebilecek güce kavuşturulmadığı sürece, sadece 13. maaşlar değil daha nice maaşlar Rum tarafında harcanacak. Bu durumda Mehmet Amcalara, süper marketler ve 135 Euro altı harcama yapan müşteriyi bekleyen esnaf dostlarıma, Allah yardımcınız olsun demekten başka bir şey diyemiyorum! Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Yeni yılda da çevrenize lütfen dikkat edin ve trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Umarım Yeni Yılda…---2.01.2009 |
Bu münasebetle yeni yılla ilgili bende temennilerde bulunup ne kadar kendime köşe yazarı diyemesem de, klasik bir yazar edasıyla artık cümlelerime başlamak istiyorum… Yeni yıldan beklentilerimi yazdığım alt satırların başına lütfen ‘umarım yeni yılda’ kalıbını siz ekleyiverin: —Tüp Gaz fiyatlarına zam yapılıp geri alınmaz. Zira işin cıvığı çıkıyor sonra. —Herhangi bir devlet başkanının (ki hak etmeyenler hariç) kafasına ayakkabı atılmaz! —Türk Milli Takımı son dakikalarda gol veya goller bulup kalp ritimlerinde herhangi bir bozukluğa sebep olmaz… —Arka mahallemizin güzide sakinlerinden ve oturduğum apartmanın tam arkasında ikamet eden değerli! komşum sabahın altısında dakikalarca kornaya basmaktan vazgeçer… —Müzakere sürecini ilerletmeye çalışan Rum yönetimi başkanı Hristofyas ve Cumhurbaşkanımız Mehmet Ali Talat birbirlerini suçlamayı bir kenara bırakıp Kıbrıs sorununda ciddi adımlar atar ve Downer’ı sevince boğar… —Ekonomik önlemleri açıkladıktan hemen sonra zam yapan hükümetimiz ve değerli Başbakanımız, ekonomik önlem açıklamaz. —Lefkoşa Altınbaş Petrol’ün hemen önündeki trafik lambaları tamir edilir! —Editörlerimizden Ayşemden Akın ve Selda Bektaş beni arayıp “Cem yazını ne zaman göndereceksin şu kadar dakikan kaldı” demeden, yazımı onlara erkenden gönderirim. —Obama umutları boşa çıkarmaz ve kendisinden beklenenleri bir an önce dünya barışı adına yapar. —Girne’de ki yeni yol projesi artık biter ve rahat-rahat işimize gider geliriz… —İsrail aklını başına alır ve dengesiz güç kullanımını sonlandırarak sivilleri öldürmekten vazgeçer. —Eylemler ülkesi olmaktan vazgeçip, bizi eyleme yapmaya sürükleyen nedenler ortadan kalkar ve artık işimizi yapmaya başlarız! —Küresel mali kriz bizi çok etkilemez ve Başbakan haklı çıkar. —Yeni tedavüle girecek olan paralar, bu satırları okuyanlara daha çok ulaşır. —Şu gereksiz yere yaşadığımız trafik sorununun çözümünün toplu taşımacılıktan geçtiğini birileri anlar ve bu yönde adımlar atar. —Nedense petrol varil fiyatlarının düştüğüne bir türlü inanamayan hükümet prensipte kabul ettiği elektrik fiyatlarını düşürür. —Zaten delik-deşik olan ülkemin sokaklarında ki kasis enflasyonu düşer. —Daha çok yağmur yağar ve kuraklıkla başa çıkamayan Tarım Bakanlarıyla karşılaşmayız. —Popülarite açısından Küresel Mali Krizin mağduru olan ve aslında her şeyden önemli olan Küresel Isınma eski popülerliğine kavuşur… —Siyasetçiler birbirlerini suçlamaktan vazgeçip bir araya gelme yollarını denerler ve ülke sorunlarını hep birlikte çözmek için politika üretirler. —Galatasaray UEFA kupasında final oynar ve Saraçoğlu’nda kupayı kaldırır. —Gerçekleşmeyeceğini bile-bile “Yeni yılda tüm dünya için barış istiyorum” sözlerini duymaktan sıkılan ben ve benim gibiler, bu sözleri söyleyenlerin elinde olan barışı uyguladıklarını görürler. -… Not: Yer darlığı nedeniyle son maddeyi boş bıraktım, bir zahmet o nokta-nokta kısmını da siz dolduruverin. Salı günü görüşmek ümidiyle… Umarım yeni yılda çevrenize lütfen dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun dememe gerek kalmaz... |
| -------------------------------------------------------------- |
| Utanıyorum insanlığımdan---6.01.2009 |
Parmaklarım klavye üzerinde dolaşıyor; aradığım harfleri bulamıyorum. Yapılan bu zulmü anlatacak kelimeleri oluşturacak harfleri bulmakta zorlanıyorum. Kelime dağarcığım yetersiz kalıyor! Öldürülen onlarca sivilin ölüm anı gözlerimin önüne geliyor! Sinirleniyorum, kızıyor, öfkeleniyorum… Gazze’yi düşünüyorum! Atılan her bombada irkilen küçük çocuklar geliyor gözlerimin önüne… Annelerin ‘bitecek korkma evladım’ dediklerini duyuyorum. Çaresiz babaları duvarları yumruklarken görüyorum. O yumrukları yüreğimde hissediyorum. Ne yapabiliriz diyorum, çaresizliği anlıyorum. Öfkem daha da artıyor… Aklıma eşimle son olarak konuştuğumuz konu geliyor! Biz ‘evimizi daha verimli ve ekonomik nasıl ısıtabiliriz’ diye konuşurken, Gazze’de sığınaklarda yaşayan, evlerinin hali için endişe duyan aileler geliyor aklıma... Kızıyorum kendi kendime ‘en azından evimizdeyiz’ diyorum. Sonra oğlumuz geliyor aklıma! Onun geleceği için kurduğumuz hayalleri düşünüyorum. Ona güzel bir gelecek sağlamak için verdiğimiz mücadeleyi anlamlandırmaya çalışıyorum; Gazze’de ölen çocukların fotoğraflarını gördükçe… O çocukların aileleri geliyor aklıma! Düşen her bombada, evlatlarının gelecekleri ile ilgili kurdukları düşlerin her biri yok oluyor o ailelerin belleklerinde! Endişeleri, endişelerim oluyor! ‘Nasıl bir dünya bekliyor oğullarımızı, kızlarımızı’ diye soruyorum kendi kendime! “Böyle bir dünyada nasıl bir gelecek bekliyor evlatlarımızı?” sorusu meşgul ediyor beynimi, çıkamıyor işin içinden, isyan ediyorum… Ülkemiz geliyor aklıma! Güzel, huzurlu vatanımız! Kurulan hayallerin düşlerde kalmadığı vatanımız! Acısıyla tatlısıyla yaşayabildiğimiz, sığınaklara gerek duymadığımız vatanımız. Bomba sesleriyle irkilen çocuklarımızı teselli etmeye çalışmadığımız, tek derdimizin daha fazla para kazanmak olduğu vatanımız. Herhangi bir bomba veya kurşunla burun buruna gelmekten korkmadığımız vatanımız geliyor aklıma! Ben bu satırları yazarken binlerce sivilin daha ölüm kusan bombaların altında verdiği yaşam mücadelesi geliyor yine gözlerimin önüne! O mücadele içinde bir gün gazeteci olma hayali kuran bir genci düşünüyorum. ‘Bu yaşananları yazacağım’ diyor o genç kendi kendine! O genç sığınakta yaşıyor ve bu vahşeti tüm dünya medyasının gözler önüne serdiğinden habersiz bir şekilde kızıyor birilerine; ‘niye kimse bir şey yapmıyor? Neden bunlar yazılmıyor, Dünya neden bu kadar duyarsız çocukların ölümüne?’diye düşünüyor. Bilmiyor dünyanın her şeyi biliyorken bir şey yapmadığını, seyirci kaldığını. Kızıyor gazetecilere, öfkeleniyor o genç! Neden diyorum kendi kendime! Tüm dünyanın gözleri önünde orada bir şeyler oluyor, hem de kanlı bir şeyler ve kimse buna dur demiyor, diyemiyor! Niye? “Hangi çıkar ilişkisi onlarca sivilin ölümüne seyirci kalmayı sağlayabilir ki?” sorusu kemiriyor beynimi! Cevap bulamıyor, utanıyorum insanlığımdan… Evet, utanıyorum insanlığımdan… *** Bombaların yağmadığı bir dünyada görüşmek ümidiyle… Çevrenize lütfen dikkat edin ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Benim Dizilerim… ---8.01.2009 |
| Ben artık bu topraklarda yaşayan bir birey olarak vaat dinlemek istemiyorum. AB, ABD ve BM’den gelen açıklamalar benim için inanırlılığını yitirdi. Başka şeyler ile ilgileniyorum artık. Onların açıklamalarının yerine Romanlar okuyorum; daha inandırıcı geliyor. Bazen canım sıkılırsa ‘brezilya dizisi’ seyretmek istediğimde -hani o serial haline gelen ve hiç sonu olmayan diziler- haberleri seyrediyorum. Haberlerde onların açıklamaları bana o dizileri hatırlatıyor. Ne yazık ki hep en heyecanlı yerinde bitiyor haberler. Tam dünya barışının sağlandığından, Kıbrıs müzakerelerinde adil davrandıklarından söz edecekleri zaman, haberler bitiyor! Bu sefer sabırsızlıkla ertesi günü bekliyorum; belki umutsuzca... İşten eve bir hevesle gidiyorum. Koltuğuma kuruluyorum ve başlıyorum benim için artık pembe dizi haline gelen haberleri izlemeye. Dikkatle izlediğim haberle arama eşim giriyor! Eşim “heveslenme Cem bugün de bitmez” diyor. Bir gerçeği söylüyor, ama kabullenmek istemiyorum. Yine dikkatle haberleri izlemeye devam ediyorum. Bir o kanal bir bu kanal derken yine bitiyor haberler ve beklediğim açıklamalar gelmiyor. Umudumu yitirmiyorum... İnanıyorum! Bir gün bitecek diyorum, ilgimi kaybetmiyorum, her gün aynı umut ve bekleyişle izliyorum haberleri... Bu savaşlar bitecek, dünya daha adil bir yer, huzur dolu bir yer olacak diyorum... Bak yine içinde olduğum dizilerim başlıyor... Aktör&aktristler bir-bir ekrana çıkıyor. AB, ABD ve BM’nin en ünlü aktör & aktrislerini seyrediyorum. Tam dünya barışının sağlandığından, Kıbrıs müzakerelerinde adil davrandıklarından söz edecekleri zaman, haberler yine bitiyor Yani hiçbir zaman son olmuyor bu dizilerde... Nasıl bir prodüksiyondur bu diye düşünüyorum! Sahi, Yalan Rüzgarı bu kadar sürmüş müydü? Neyse! Son dönemde her kesin popüler dizileri var... Benim dizilerimde bunlar! Salı günü görüşmek ümidiyle. Çevrenize dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun... |
| -------------------------------------------------------------- |
| Seçmek ---13.01.2009 |
Ne var ki seçim yapmak kimi zaman zor bir iştir… *** Bazen yol ayrımına geliriz, iş veya hayatımız hakkında karar almamız gerekir. Bir seçim yapmak zorunda kalırız, tercihimiz hayatımızı değiştirecektir. Düşünür taşınırız, bir tercih yapmak durumundayızdır ve yaparız da! Tercihimizin sonuçlarını zamanla anlarız; ancak benim ilgilendiğim kısım tercih yapma aşaması… Bu süreçte ileriyi görmeye çalışmış, mantık yürütmüş, eksilerini artılarını zihnimizin kefelerinde iyice tartarak ve tabiî ki günün koşullarını da düşünerek karar verme aşamasına geliriz. Aklımızda hep aynı soru vardır: ‘Ya yanlışı seçersem’ işte bu soru yaşanan süreci şekillendirir, uzatır ve bünyede stres yaratır. Neticede alınan kararlar sorumluluk ister, sonucu seçeni ve ailemizi ilgilendirir! Ve bazen geri dönüşü yoktur! Fakat bazı tercihlerimiz vardır ki karar verme sürecini farkında olmadan yaşarız; duygularla ilgili bir karardır verdiğimiz karar! Kendimize eş seçeriz! Fırtınalar yaşarız gönlümüzde. Hatta ona isim bile vermişizdir: Aşk… ‘İşte aradığım kişi’ cümlesi geçer aklımızdan, aslında bir seçimin habercisidir bu tespitimiz. Evet, farkına varmadan nikâh salonunda buluruz kendimizi. Seçim süreci bizim için sancılı geçmemiştir! Ancak geçen zaman içinde ‘acaba yanlış mı yaptım’ cümlesi kemirir beyinleri. Ortada seçen ve seçilen vardır; bazen de bu seçimin sonucu çocuklar… Bu nedenle seçim yapılırken olmayan sancı, geri dönüşte kendini gösterir. Neticede alınan kararlar sorumluluk ister, sonucu seçeni, seçileni ve bazen de çocukları etkiler. Bazı yanlış seçimlerimizse sadece maddi zarar veya azar işitme gibi sonuçlar doğurur. Mesela alınan ‘kelek’ bir karpuz evde işitilecek olumsuz sözlerin habercisidir. Veya eksik aldığımız her hangi bir şey bizi zarara uğratır. Karar verme aşaması bizi çok yormaz. Tercihimizi yapar olumlu veya olumsuz sonuçlar alırız. Neticede alınan kararın sorumluluğu sadece bize aittir, ancak sonuç geçiştirilebilir ve çoğu zaman geri dönüş vardır. Bazen de bizi yönetmesi için birilerini seçeriz… Kimimiz sevdiklerini tercih eder, kimimiz ise kendisini ikna edeni. Yani karar verme aşaması seçeceklerimizle alakalıdır. Seçimlerimiz arasında en az zahmet ettiğimiz dönemlerdir bu dönemler. Hatta bazen seçeceklerimiz şımartır bizi! Karar sürecinde derdimiz tasamızı birilerine anlatmak zorunda kalmayız, seçeceklerimiz tüm bunları öğrenmek ve çözüm üretmek için müthiş bir mücadeleye girer. Fakat seçim yaparken bizi şımartan seçilecekler iktidar sahibi olduğunda işler değişir. Bu sefer seçenler, derdini anlatmak için müthiş bir mücadeleye girişir. Hatta bazen dertlerine dert eklenir! Neticede alınan karar sorumluluk ister, sonucunun iyi veya kötü olması tüm toplumu ilgilendirir; kişisel bir şey değildir yani… *** Yakında seçim olacak! Bizler şimdiden bu bilinçle logo seçmenliği yerine, bilinçli seçmen olarak siyasetçileri yakından takip etmeli, üstlendiğimiz sorumluluğun farkına varmalıyız. Unutulmamalı ki bir yönetme sanatı olan siyaset ve onu yapan siyasetçiler, hayatımızı şekillendiren ve sorunlarımızı çözen bir konuma sahip; bu nedenle bu süreçte “siyasetçilere güvenmiyoruz”, “siyaset beni sıkıyor” gibi sözler söyleme lüksümüz yok! Perşembe günü ‘Seçilmek’ başlıklı yazımda görüşmek ümidiyle! Çevrenize dikkat edin ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Seçilmek---15.01.2009 |
13 Ocak 2009 Seçmek başlıklı yazımdan: “Yakında seçim olacak! Bizler şimdiden bu bilinçle logo seçmenliği yerine, bilinçli seçmen olarak siyasetçileri yakından takip etmeli, üstlendiğimiz sorumluluğun farkına varmalıyız. Unutulmamalı ki bir yönetme sanatı olan siyaset ve onu yapan siyasetçiler, hayatımızı şekillendiren ve sorunlarımızı çözen bir konuma sahip; bu nedenle bu süreçte “siyasetçilere güvenmiyoruz”, “siyaset beni sıkıyor” gibi sözler söyleme lüksümüz yok!” Evet, birer seçmen olarak “siyasetçilere güvenmiyoruz”, “siyaset beni sıkıyor” gibi sözler söyleme lüksümüz yok! Fakat burada seçileceklerinde bazı lüksleri yok. Yani onlarında dikkat etmesi gereken hususlar var… Seçime giden hükümeti göz önüne aldığımızda güven konusunun önemi bir kez daha öne çıkıyor. CTP-DP hükümetinin yıkılışı, yeni oluşan ÖRP –ki seçimsiz bir partinin hüküm etmesiyle- ile kurulan koalisyon ve aradan geçen yıllar. Ancak o günlere döndüğümüzde konuşulanlar hiç de iç açıcı konular değildi! Siyasi etik konusu tekrar ülke gündemine oturmuş, partilerden istifalarla oluşturulan bir parti hükümetin ortağı oluvermişti. İspatlanamayan iddialar, paraların konuştuğu ile ilgili dedikodular ülke siyasetine gölge düşürmüş toplum belleklerinde derin yaralar bırakmıştı. Benim ilgilendiğim konu kimin ne kadar aldığı veya iddialar değil. Benim ilgilendiğim konu, toplumu bu konuları konuşmaya iten olayların yaşanmasıyla ilgili. Seçimlerde partisiyle örtüşmeyen fikirlere sahip adaylar varsa şimdiden çıksın ve bunu açıkça belirtsin ki, seçimlerden sonra bu bahanelerle istifalar ve parti değiştirmelerle bu toplum tekrar karşılaşmasın! Aksi halde topluma “siyasetçilerinize güvenin” vs gibi havada kalan sözler söylemek, anlamsız bir durumu ortaya çıkarıyor. Neticede seçmene;‘eyyy seçmenler bir yönetme sanatı olan siyaset ve onu yapan siyasetçiler, hayatımızı şekillendiren ve sorunlarımızı çözen bir konuma sahip; bu nedenle bu süreçte “siyasetçilere güvenmiyoruz”, “siyaset beni sıkıyor” gibi sözler söyleme lüksümüz yok!’ diyebilmek için seçileceklerinde kendilerine dikkat etmeleri gerekmekte. Hareket kabiliyetlerini kısıtladığımız ve elindeki lüksleri aldığımız seçmen gibi seçileceklerin de en azından güven konusunda toplumu bunalıma sokacak hareketler yapma lüksü yok! Hal böyleyken seçileceklerin kendi önemlerinin farkına varmaları, toplum için siyaset yaptıklarını unutmamaları ve siyaset yapmaya çalıştıkları toplumun bu sütunda da maalesef birçok kez geçtiği gibi pek fazla sorunları olduğunu hatırlatmak isterim. Bu sorunlar çözülmeyi bekliyor ve sorun çözücü olarak toplumdan fırsat isteyen siyasetçilerin bu bilinçle hareket etmeleri gerekmekte. İleri toplum yaratma endişesi taşıyan sorumlu siyasetçilerin birincil görevi bu olmalı! Birbiriyle tartışarak, birbirlerini suçlayarak siyaset yapıldığını sanan siyasetçileri toplum fark etmekte, fark edemediği noktada ise medya bu noktada üstüne düşen sorumluluğu yerine getirmektedir. Seçim startı verilen ülkemizde seçileceklere söyleyecek daha çok fazla sözümüz olduğunu söylemekten çekinmiyor, Salı günü bu sütunda tekrar görüşmeyi umut ile beklemekte olduğumu belirtmek itiyorum. Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Cumhurbaşkanımız Ne İstiyor? ---20.01.2009 |
| Bugün bir değişiklik yapalım; bir haber ve farklı bakış açıları üzerine pratik yapalım. Bakalım ortak nokta bulabilecek miyiz? *** Haber: “Güney Kıbrıs'ta Apoel Spor Kulübü'nün fanatik gençleri, kulüp binası önündeki trafik ışıklarında bekleyen Kıbrıs Türklerin arabalarına saldırdı. Fanatik Rum gençlerinin fırlattığı taşlarla, bira şişeleriyle arabalarının camları ve dikiz aynaları kırılan Türkler, korkulu anlar yaşadı.” Bakış Açısı 1: Birkaç kendini bilmez Rum genci, duygularına yenik düşmenin yanında, şüphesiz kışkırtmalara maruz kalmışlardır. Olay bundan ibarettir. Buradan Rumlarla Türklerin bir arada yaşamayacağı sonucu çıkmaz. Zamanla onlarda bu vatanı bizimle paylaşmak zorunda olduklarını anlayacaklardır. Zira süren kapsamlı müzakereler, Kıbrıs’ta bir anlaşma sürecini başlatmıştır. Bu noktada yapacağımız şey bu şekilde cereyan eden olayları büyütmeden, süreci devam ettirmektir. Bakış Açısı 2: İşte Rumların gerçek yüzü bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Onlar değişmediklerini, EOKA kültürünü devam ettirdiklerini ve enosis istediklerini bu olayla bir kez daha ortaya koymuşlardır. Kıbrıs da iki ayrı halk olduğunu kabul etmemekte ısrar ediyorlar. Birlikte yaşamamızın imkânsız olduğunu artık anlamalıyız. Sürmekte olan kapsamlı müzakerelerde neden iki ayrı devlet istediğimize en güzel örnektir bu! İşte bu olay bundan sonra yaşanacaklara en güzel örnektir. Yaşanan bu ve benzeri olayları BM ve dünyaya iyi anlatmalıyız ki güvenlik konusunun bizim için ne kadar önemli olduğunu gerek Rumlar, gerekse dünya anlamalı! Bakış Açısı 3: Yok kardeşim! Bu Rumlardan ne dost ne de post olur. İşte adamların ne olduğu ortada! Neyi görüşüyor, neyi çözmeye çalışıyoruz. İstemiyorlar bizimle ortak yaşamayı, neden bu ısrar? Onlar orda, biz burada mutluyuz. Kapatalım kapıları da, ne onlar buraya gelsin, ne biz gidelim. Biz KKTC’de mutluyuz… Ortak Nokta Kültürü: Bakış açılarını çoğaltabiliriz; en bilindikleri bunlar olsa gerek. Peki, bizim için önemli olan ne? Biz ne istiyoruz? Söz konusu bakış açıları ortak bir noktada buluşabilir mi? Buluşmalı mı? Tüm bu soruların cevabını Sayın Cumhurbaşkanımız 3 Eylül 2008’de yaptığı açıklamada söylemişti: “Kıbrıs sorununa adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm bulma çabalarının yeniden yoğunlaştığı bu dönemde, sizleri sürece aktif bir şekilde katkı koymaya çağırıyorum. İsteğim, bana körü körüne destek olmanız değildir. Bana en büyük desteği, duygu ve düşüncelerinizi, gerçekçi ve yapıcı değerlendirmelerle açıkça ifade ederek vereceksiniz. Hedefim, Kıbrıs Türk halkının gönül rahatlığıyla onaylayacağı bir çözüm bulmaktır. Bunun için ne düşündüğünüzü, geleceğe dair planlarınızın ne olduğunu bütün sadeliği ile öğrenmek istiyorum. Kıbrıs Türk halkı, bu süreçte bir bütün olarak yer almalıdır. Farklılarımız bütünlüğümüze zarar veremez; vermemelidir. Demokratik kuralları sonuna kadar kullanınız. Demokrasi en büyük gücümüzdür. Demokratik kurallara uygun bir katılım süreci, düşüncelerimizdeki farklıkları zenginliğimiz haline getirecek ve bu süreçteki başlıca gücümüz olacaktır.” Bu nedenledir ki bakış açılarınızı, korkularınızı, endişelerinizi, tahammüllere uygun bir şekilde, demokratik haklarınızı kullanarak bunları öğrenmek isteyen Cumhurbaşkanımıza iletiniz. O sizden bunu istiyor! *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle! Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Cumhurbaşkanımız Ne İstiyor? ---21.01.2009 |
| Bugün bir değişiklik yapalım; bir haber ve farklı bakış açıları üzerine pratik yapalım. Bakalım ortak nokta bulabilecek miyiz? *** Haber: “Güney Kıbrıs'ta Apoel Spor Kulübü'nün fanatik gençleri, kulüp binası önündeki trafik ışıklarında bekleyen Kıbrıs Türklerin arabalarına saldırdı. Fanatik Rum gençlerinin fırlattığı taşlarla, bira şişeleriyle arabalarının camları ve dikiz aynaları kırılan Türkler, korkulu anlar yaşadı.” Bakış Açısı 1: Birkaç kendini bilmez Rum genci, duygularına yenik düşmenin yanında, şüphesiz kışkırtmalara maruz kalmışlardır. Olay bundan ibarettir. Buradan Rumlarla Türklerin bir arada yaşamayacağı sonucu çıkmaz. Zamanla onlarda bu vatanı bizimle paylaşmak zorunda olduklarını anlayacaklardır. Zira süren kapsamlı müzakereler, Kıbrıs’ta bir anlaşma sürecini başlatmıştır. Bu noktada yapacağımız şey bu şekilde cereyan eden olayları büyütmeden, süreci devam ettirmektir. Bakış Açısı 2: İşte Rumların gerçek yüzü bir kez daha gözler önüne serilmiştir. Onlar değişmediklerini, EOKA kültürünü devam ettirdiklerini ve enosis istediklerini bu olayla bir kez daha ortaya koymuşlardır. Kıbrıs da iki ayrı halk olduğunu kabul etmemekte ısrar ediyorlar. Birlikte yaşamamızın imkânsız olduğunu artık anlamalıyız. Sürmekte olan kapsamlı müzakerelerde neden iki ayrı devlet istediğimize en güzel örnektir bu! İşte bu olay bundan sonra yaşanacaklara en güzel örnektir. Yaşanan bu ve benzeri olayları BM ve dünyaya iyi anlatmalıyız ki güvenlik konusunun bizim için ne kadar önemli olduğunu gerek Rumlar, gerekse dünya anlamalı! Bakış Açısı 3: Yok kardeşim! Bu Rumlardan ne dost ne de post olur. İşte adamların ne olduğu ortada! Neyi görüşüyor, neyi çözmeye çalışıyoruz. İstemiyorlar bizimle ortak yaşamayı, neden bu ısrar? Onlar orda, biz burada mutluyuz. Kapatalım kapıları da, ne onlar buraya gelsin, ne biz gidelim. Biz KKTC’de mutluyuz… Ortak Nokta Kültürü: Bakış açılarını çoğaltabiliriz; en bilindikleri bunlar olsa gerek. Peki, bizim için önemli olan ne? Biz ne istiyoruz? Söz konusu bakış açıları ortak bir noktada buluşabilir mi? Buluşmalı mı? Tüm bu soruların cevabını Sayın Cumhurbaşkanımız 3 Eylül 2008’de yaptığı açıklamada söylemişti: “Kıbrıs sorununa adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm bulma çabalarının yeniden yoğunlaştığı bu dönemde, sizleri sürece aktif bir şekilde katkı koymaya çağırıyorum. İsteğim, bana körü körüne destek olmanız değildir. Bana en büyük desteği, duygu ve düşüncelerinizi, gerçekçi ve yapıcı değerlendirmelerle açıkça ifade ederek vereceksiniz. Hedefim, Kıbrıs Türk halkının gönül rahatlığıyla onaylayacağı bir çözüm bulmaktır. Bunun için ne düşündüğünüzü, geleceğe dair planlarınızın ne olduğunu bütün sadeliği ile öğrenmek istiyorum. Kıbrıs Türk halkı, bu süreçte bir bütün olarak yer almalıdır. Farklılarımız bütünlüğümüze zarar veremez; vermemelidir. Demokratik kuralları sonuna kadar kullanınız. Demokrasi en büyük gücümüzdür. Demokratik kurallara uygun bir katılım süreci, düşüncelerimizdeki farklıkları zenginliğimiz haline getirecek ve bu süreçteki başlıca gücümüz olacaktır.” Bu nedenledir ki bakış açılarınızı, korkularınızı, endişelerinizi, tahammüllere uygun bir şekilde, demokratik haklarınızı kullanarak bunları öğrenmek isteyen Cumhurbaşkanımıza iletiniz. O sizden bunu istiyor! *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle! Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Sen olmasaydın Buş! ---22.01.2009 |
| Sen olmasaydın biz Usame Bin Laden’in uluslararası terörist olduğunu nereden bilecektik! Senin açmış olduğun ‘Uluslararası Terörizmle Savaş!’ sayesinde dünya daha huzurlu, daha güvenli bir yer oldu! Fakat Usame Bin Laden’e ne oldu Buş? Aman canım ne olduysa oldu… Dünya huzura kavuştu ve terörden arındırıldı, Afgan halkı da ‘özgürleşti’, refah içerisinde hayatlarını sürdürüyorlar! Hepsi senin sayende! Yaşa var ol Buş…! Sen olmasaydın biz Irak’ın kitle imha silahlarıyla burun-buruna gelmek zorunda kalacak, huzursuz ve mutsuz yaşam sürecektik. Neyse ki ileri teknik ve zekâya! sahip olan uzmanların kitle imha silahlarının Irak’ta olduğuna dair tespitler yaptı da kurtulduk. Söz açılmışken ne oldu o silahlara Buş? Aman canım ne olduysa oldu… Dünya huzura kavuştu, Irak’a demokrasi geldi, herkes çok mutlu! Hepsi senin sayende! Yaşa var ol Buş…! Sen olmasaydın biz cahilliğimizi sürdürecek, Ebu Garib ve Guantanamo gibi yerlerin öneminden habersiz yaşayacaktık! Senin vizyonun ve bilgeliğinle söz konusu yerlerde yapılanlar sayesinde dünya terörden arındı, olası saldırılar önlendi! Bu arada Ebu Garib ve Guantanamo da işkenceye maruz kalan onlarca suçsuz insana ne oldu Buş? Aman canım ne olduysa oldu… ‘Bir gün akıllarına gelirde terör eylemi yapar’ diye düşünülen insanlar içeride tutuldu ve dünya huzura kavuştu! Hepsi senin sayende! Yaşa var ol Buş…! Sen olmasaydın, biz 2008 yılının son günlerinde ‘canlı yayında’ İsrail’in Filistinli sivilleri nasıl öldürdüğüne tanıklık edemeyecektik. Senin önderliğin ve verdiğin güven olmasaydı, İsrail katliamına devam edemeyecekti… Tıpkı Irak’a savaş açtığında olduğu gibi BM ve dünya nasıl sessiz kaldıysa, aynı şekilde İsrail’in katliamına da sessiz kaldığına yine senin sayende şahitlik ettik. Bu gerçeğin farkına varmamıza vesile olduğun için ayrıca teşekkürler… Ancak sen değimliydin İsrail ile Filistin arasında müzakerelerin başlamasını sağlayan, ne oldu da gitmeden önce vazgeçtin o bölgede ki barıştan Buş? Aman canım ne olduysa oldu… Ortadoğu da barış, İsrail ve Filistin arasında ateşkes sağlandı, evet siviller öldü ama şimdi herkes çok mutlu! Hepsi senin sayende! Yaşa var ol Buş…! Sen olmasaydın biz bir insanın gaf konusunda bu kadar başarılı olacağına asla şahitlik edemezdik. Peki, otomatik bir denge yapısına sahip ve bir insanın düşmesinin neredeyse imkânsız olduğu ‘ginger’dan düşmene ne demeli? Bu ürünün ne kadar sorunlu olduğunu dünya kamuoyunun dikkatine getirmek için bunu yaptığını biliyor ve teşekkür ediyoruz. Unutmadan senin zekan baz alınarak yapıldığı söylenen ‘akıllı füzeler!’i (Tomahawk) nasıl unutabiliriz. Sürekli yanlış yere düşse de ve sürekli sivilleri öldürse de dünya güvenliği için önemli bir adımdı! Hepsi senin sayende! Yaşa var ol Buş…! Eyyy Buş, dünya senin gibi deha bir yöneticiyi bir kez daha hak etmiyor emin ol! Sayende dünya özgür, dünya terörden arındı, dünyada kimyasal silah artık yok, dünya demokrasiye kavuştu, …! Biz tamamız… Bizi merak etme! Ne olur merak etme! *** Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte lütfen saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Çözüm Talat’ın Elinde! ---27.01.2009 |
| Akel’in çiçeği burnunda Genel Sekreteri Kiprianu geçtiğimiz günlerde bir açıklama yaparak “2009 yılında çözüm olmasının Talat’a bağlı olduğunu” savundu. Burada “o zaman Talat’ın işaret ettiği çözüm vizyonunu benimseyin ve adada çözüme ulaşılsın” demek geliyor insanın içinden! Ancak Kiprianu’nun demeye çalıştığı şüphesiz başka bir şey! Kaldı ki Kiprianu aynı açıklamasında “Hristofyas’ın kötü bir çözümü kabul etmeyeceğini” söylüyor; sözünü ettiği kötü çözümse Talat’ın işaret ettiği çözüm modeli! Neyse, Rum kesiminin bakış açısını Akel tek başına yansıtamaz elbette ama Hristofyas’ın boşalttığı koltuğu dolduran birinin bunları söylemesi önemli. Ne var ki Rum kesiminden bu yönde gelen açıklamalar Kiprianu ile sınırlı değil. Keza Rum kesimi siyasetçilerinin ‘elim sende’ stratejisiyle bir yerlere ulaşmaya çalıştıkları gün gibi ortada! Peki, neden böyle açıklamalar ve stratejiler geliştiriyorlar? Elbette biliyorsunuz, ancak biz yine de söyleyelim: Annan planında çözüme çok yaklaşılmış ancak Rum kesiminden gelen hayır oyu çözümsüzlüğün devamını getirmişti. 2004 Nisan ayında yapılan Referandum’dan, Hristofyas’ın başa geçtiği güne kadar Rum kesimi uluslararası camianın baskılarına maruz kalmış, çıkarttıkları hayır oyu başlarına ciddi sorunlar açmıştı. Şimdi gelinen noktada ise iki lider 3 Eylül 2008’den beri Kıbrıs sorununa çözüm bulma amacıyla müzakereler yürütüyorlar. Bu arada başlayan bu süreç nedeniyle Rum kesimi üzerinde ki sözü geçen baskı kalkmış durumda… Neyse herhangi bir plan veya takvim olmadan sürdürülen müzakere süreci ise sanki birileri –ki şüphesiz AB, ABD=BM- tarafından “siz bi aranızda konuşun, çözmeye çalışın da, ileride duruma göre hal çaresine bakarız” gibi bir tavrın ortaya konduğunu hissettiriyor. Zaten liderlerde şu an onu yapıyor! Fakat bu “siz bir konuşun” kısmı çok önemli! Bu önemin farkında olan iki lider masadan kalkmama ve herhangi bir tıkanıklığa sebep olmamak için ciddi bir uğraş içerisinde. Hal böyleyken Rum kesimi siyasetçilerinden gelen “çözümün anahtarı Türk kesimi” yönündeki açıklamaları anlamak mümkün! Masada Türk tarafını, dolayısıyla Talat’ı sıkıştırma, masadan kaldırma ve/veya problem yarattırma adına yapılan bu açıklamalar amaçlarına hizmet eder mi bilmem! Ancak Uluslararası kamuoyunu buna inandırmak için ciddi bir propaganda yaptıkları kesin. Şüphesiz bu ülkede yaşayan tek zeki adam ben değilim ve herkes bunun farkında! Fakat burada akla şu soru geliyor: Biz bunun farkındaysak karşı propagandamız nedir? Rumların çıplak gözle görülen bu oyunlarına karşı biz ne yapıyoruz? Rum siyasetçiler kendi ideolojileri için Türk tarafını sıkıştırma adına ağız birliği etmişçesine konuşurken, bizim siyasetçilerimiz ne kadar Cumhurbaşkanımızın arkasında? Ya da Cumhurbaşkanımızın masada elini güçlendirecek, arkasında olacak şekilde üzerinde mutabık kalınan ortak bir noktamız var mı? Bu yönde hangi açıklamaları yapıyorlar? Sonuç olarak karşı oyunumuz ne olur bilmiyorum. Oyunun adı ‘saklambaç’ olmasın da! Ne olursa olsun… Peki, sizce oyunun adı ne? Veya bir oyun var mı? Ya da bize karşı oynanan ‘elim sende’ oyununa karşılık verebiliyor muyuz? *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Yeşil Hat Tuzağı ---29.01.2009 |
| Olası bir çözümden sonra ülkemizde yaşayan hemen-hemen her kesimin ortak payda da buluştuğu nokta Rum kesiminin ekonomik büyüklüğünün bizi bertaraf etmesi! Ekonomik kriz öncesi bu yönde politikalar geliştirilmeye çalışıldığını hatırlıyor olmalısınız. AB ile ilerletilen görüşmeler vs. ile kurulacak yeni bir federasyonda Kuzey ekonomisi ile Güney ekonomisi arasında ki uçurumun en aza indirilmesi için çalışmalar yapıldığı söyleniyordu. Aynı tartışmalar Annan planı gündemdeyken de yapılıyordu. Evet diyenler söz konusu uçurumun bir şekilde ortadan kaldırılacağına inanırken, hayır cephesi bu uçurumun tehlikelerine dikkat çekiyordu. Konuyu şöyle özetleyelim: Güney ekonomisine 5 birim dersek, Kuzey ekonomisi iyimser bir düşünce ile bu oranda 1 birim olarak nitelendirebilinir. Herhangi bir şirket evliliğinde dahi böylesi bir oranda kurulacak ortaklık küçük olanın söz hakkının ne düzeyde olacağını da yansıtır. Evet, müzakereler yapılıyor ve belki de söz konusu müzakerelerde bu konu gündeme geliyor ya da gelecek. Hatta belki de örnek verdiğimiz durumun farkında olarak Kuzey kesiminin ekonomisini koruyucu önlemlerde konuşuluyor olabilir. Fakat önlemler konuşulsa da ve hatta olası bir çözüm planının içinde söz konusu önlemler yer alsa da bu önlemler bizim ekonomimizi ne kadar koruyabilir? Diğer taraftan önceki gün Kıbrıs Türk Ticaret Odası (KTTO) Ekonomi Komitesi Başkanı Alp Cengiz Alp ile yaptığım söyleşide edindiğim bilgilere göre şu anda yürürlükte olan Yeşil Hat Tüzüğü aleyhimize çalışıyor. Sn. Alp rakam da veriyor! Başlarda farkına varamadığımız Tüzüğün bize yönelik dezavantajlarının ekonomik olarak bize getirdiği zarar 50 Milyon Euro dolaylarında. Bu rakamın ekonomimiz için ne denli önem arz ettiğini yine bir örnekle açıklayayım: Geçtiğimiz gün açıklanan ve sonra Cumhurbaşkanımız tarafından durdurulan –gerçi Başbakanımıza göre durdurma kararını kendisi vermiş- Devletin satışa çıkardığı mallardan elde etmeyi umduğu gelir 18 Milyon Sterlindi. (Ki bu günün kuruyla bu rakam 21 Milyon Euro yapıyor.) Oysa Yeşil Hat Tüzüğünden kaynaklanan zararımız 50 Milyon Euro! Yaklaşık iki buçuk katı! Ekonomide ucuz mal veya iyi yapılan tanıtım faaliyetlerinin –ki bunların hepsi yine güçlü bir ekonomiyi gerektirir- tüketiciler üzerindeki etkileri tartışılmaz bir gerçek. Kaldı ki bu gerçeği şu sıralarda da yaşıyoruz. Ekonomik anlamda bizden güçlü olan Rum esnafı ve yönetimi, gerek ürünleri pazarlama gerekse ucuzlatma politikalarıyla ülkemizde ciddi bir müşteri potansiyeline sahip! Bu durumda; yani tüketicinin dilinden anlayan ve bu dile hitap edebilen yöntemler geliştirme gücüne sahip olan bir ekonomi karşısında, olası bir çözümden sonra kendi yerli üreticimiz ve esnafımızı nasıl koruyabiliriz? Aslında bir şansımız var! Bu şans: kapılar açıldıktan sonra şu an yaşadıklarımız gelecekte yaşayacaklarımız konusunda çok iyi fikirler veriyor. Yapılması gereken belki de şu an yaşadıklarımıza bakarak çözüm yönünde yürütülen müzakereler sonucunda çıkacak olan planı şekillendirmek! Evet, bu bir şans, ancak eğer farkındaysak bu bir şans olabilir… Şüphesiz farkındayız! *** Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| İnsan Olmak! ---3.02.2009 |
| 6 Ocak 2009’da yine bu sütunda bir yazı yazmış, İsrail’in Gazze’deki katliamı üzerine “Utanıyorum İnsanlığımdan” demiştim. O yazı şu sözlerle bitiyordu: “ ‘Neden’ diyorum kendi kendime! Tüm dünyanın gözleri önünde orada bir şeyler oluyor, hem de kanlı bir şeyler ve kimse buna dur demiyor, diyemiyor! Niye? “Hangi çıkar ilişkisi onlarca sivilin ölümüne seyirci kalmayı sağlayabilir ki?” sorusu kemiriyor beynimi! Cevap bulamıyor, utanıyorum insanlığımdan… Evet, utanıyorum insanlığımdan…” Bu yazının üzerinden daha bir ay geçmeden Davos’da her yıl yapılan “Dünya Ekonomik Forumu” başladı ve gayet iyi bildiğimiz bir şekilde gelişmeler yaşandı. Davos’da gerçekleşen panelde yer alan Peres’in sözlerine karşılık Erdoğan’ın tepkisi herkes gibi beni de gururlandırdı. Şüphesiz Erdoğan’ın tepkisine yönelik eleştiriler olacaktı! Oldu da… Kimi aşırı tepki diye nitelendirirken, kimisi yerinde ve doğru bir tepki dedi. Şahsi fikrim Erdoğan’ın tepkisinin yerinde ve doğru bir tepki olması yönünde. Ayrıca yine eleştirilen konulardan biri, Ortadoğu’da arabuluculuk görevi üstlenen Türkiye’nin bu gerginlik sonucunda bu vasfını kaybetmesi yönünde yapılan yorumlar. Şahsen tam aksini düşünüyorum. Erdoğan’ın Davos’ta sergilediği tavır Ortadoğu’nun tam da ihtiyacı olan “insanlık” vasfının dünyaya hatırlatılmasıdır. Yani Erdoğan söz konusu panelde dünyaya da bir mesaj vermiştir… O mesaj: “Diplomat olabiliriz, Başbakan, Cumhurbaşkanı, Bakan, Lider, Kral vs olabiliriz. Ancak her şeyden önce insanız! İnsanlığımızı yok sayıp salt çıkar ilişkileriyle dünyayı yönetemeyiz. Gazze’de yaşanan insanlık dramını, katliamı yok sayamayız.” Yine aynı yazımda şu cümleler geçiyordu: “Gazze’yi düşünüyorum! Atılan her bombada irkilen küçük çocuklar geliyor gözlerimin önüne… Annelerin ‘bitecek korkma evladım’ dediklerini duyuyorum. Çaresiz babaları, duvarları yumruklarken görüyorum. O yumrukları yüreğimde hissediyorum. Ne yapabiliriz diyorum, çaresizliği anlıyorum. Öfkem daha da artıyor…” Evet, öfkeliydim, bir şey yapamamaya, yapılmamasına öfkeliydim. Ancak Erdoğan’ın Davos da ki tepkisi bir şey yapmaktı. O bir şey: Benim gibi İsrail’e öfkeli yüzlerce insanın sesi olmaktı. O bir şey: Gazze’deki daha kabuk bağlamamış yaralara dünyada ki en güçlü ilaçtan daha kudretli merhem olmaktı. Tüm bunlar bir yana yazımın girişinde de hatırlattığım “Hangi çıkar ilişkisi onlarca sivilin ölümüne seyirci kalmayı sağlayabilir ki?” cümlesini düşünürken; şu günlerde Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Davos’da verdiği tepkinin İsrail ile aramızdaki çıkar ilişkilerine zarar vereceğine dair yorumlarda bulunan meslektaşlarımı üzüntü ile okuyorum… Onlardan ricam bu soruyu kendilerine sormaları! *** Bu arada; Nedir bu çıkar muhabbeti! İnsan olmak dostlar… İnsanlığımızı hatırlamak! Hangi vicdan sahibi ölen yüzlerce çocuğu unutup çıkar ilişkisini düşünebilir ki? Sadece bu nedenle bile olsa: “Teşekkürler; vicdan sahibi ve insanlık konusu gündeme geldiğinde, tüm diplomatik tahammülleri bir kenara bırakan, ezber bozan Başbakanımız Sn. Erdoğan.” *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: 6 Ocak 2009 tarihli “Utanıyorum İnsanlığımdan” başlıklı yazının tamamını okumak için www.starkibris.net adresini ziyaret ediniz… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Vatadaş-sız-lık---10.02.2009 |
| Partilerin vatandaşlık konusunda yaptıkları ‘açılımları’ ilgiyle takip ediyorum. Ne yalan söyleyeyim ülkemizde şu sıralarda cılız da olsa devam eden vatandaşlık konusundaki tartışmalar, çok komik geliyor bana… Diğer taraftan da düşündürüyor! Öncelikle belirtmeliyim ki, vatandaşlık konusu ülkemizde hararetle tartışılırken, özellikle bu konuya girmedim. Bekledim; sözünü edeceğim çözümle ilgili bir açıklama bekledim siyasetçilerden! Ne yazık ki bu yönde bir açılım sergileyen ve politika üreten bir siyasetçi göremedim… *** Gerek hükümet eden partiler gerekse muhalefet partilerinin seçim yaklaştıkça vatandaşlık konusu üzerine yaptıkları açıklamalar aslında şu demek oluyor: Biz bu argümanı ve siyasi yatırımı elimizden bırakmak istemiyoruz. Ülkemizde ki durumu daha açık yazalım: Ülkemizde ki partileri iki parti olarak düşünelim ve bunlardan birinin adı ‘A Partisi’, diğeriyse ‘B Partisi’ olsun. A Partisi vatandaşsızlık politikasını savunsun ve desin ki; —Biz kendi dönemimizde şu kadar az vatandaş yaptık! B Partisi ise vatandaşlık politikasını savunsun ve desin ki; —Biz başa geçersek şu kadar çok kişiyi vatandaş yapacağız. Konuyu daha da dallandırıp budaklandıralım ve suçlamalar ekleyelim: A Partisi, B Partisini suçlasın desin ki; —Sizin döneminizde şu kadar vatandaş yapıldı, siz suçluları, onları, bunları vatandaş yaptınız. B partisi de cevap versin; —Siz aslında şunları, bunları ve onları da vatandaş yaptınız. Gerçek rakamları açıklayın… Neticede bu tartışmalardan nemalanmak isteyen A Partisi seçmene aslında diyor ki: “Eyyy vatandaş, biz önümüze geleni vatandaş yapmıyoruz. İnce eleyip sık dokuyoruz. Fazladan vatandaşlık dağıtılması konusunda korkusu olanlar varsa bize oy versin!” Aynı durumdan kar elde etmek isteyen B Partisi ise seçmene aslında diyor ki: “Eyyy vatandaş, biz eşinizi, dostunuzu, sevdiklerinizi vatandaş yaparız. Eşinin dostunun vatandaş olmasını istiyorsan bana oy ver!” Sonuç olarak A Partisi ve B Partisinin vatandaşlıkla ilgili politikaları arasında ciddi bir uçurum var gibi gözükse de, temelde her ikisi de yukarıda sözünü ettiğim bu siyasi argümanı kullanmaktan çekinmiyor! Hal böyleyken soru şu: “Bu siyasi argümanın zararı kimlere dokunuyor?” A Partisi baştayken gerçekten vatandaş olmayı hak edenler vatandaş olamıyor! B Partisi baştayken ise hak edende, etmeyende vatandaş oluyor! Her ikisi de sakıncalı bir durum! Peki siyasetçiler bu sakıncalı durumun farkında değiller mi? Elbette farkındalar; en azından konu tartışılırken verdikleri rakamlar ve karşılıklı suçlamalar bu ‘farkındalığı’ yaratmalı diye düşünüyorum… Eee çıkış ne? Çıkış belli, “diğer ülkeler bu konuda ne yapıyor?” sorusu çıkışı gösteriyor aslında. Bu konuda yapılmış bir çalışmayı inceledikten sonra şu kadarını söyleyeyim: Diğer ülkelerde vatandaşlık politikası belli! Yani başa A Partisi gelmiş, B Partisi gelmiş fark etmiyor! O ülkelerde yaşayan ve vatandaş olmayan insanlar, nasıl vatandaş olacaklarını biliyorlar. Bu konu, siyasi bir konu olmanın dışına çıkarılmış. Bu arada, “Bizde de kriterler var, bizimde bu yönde yasalarımız var” diyeceklere de şimdiden sormak isterim: O halde bu vatandaş-sız-lık üzerine yürütülen siyasi tartışma neden yapılıyor? Siyasetçilerimizin siyasi çıkarları değil de, toplumun çıkarlarını düşündükleri günlerde görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Vatandaş-sız-lık---12.02.2009 |
| Partilerin vatandaşlık konusunda yaptıkları ‘açılımları’ ilgiyle takip ediyorum. Ne yalan söyleyeyim ülkemizde şu sıralarda cılız da olsa devam eden vatandaşlık konusundaki tartışmalar, çok komik geliyor bana… Diğer taraftan da düşündürüyor! Öncelikle belirtmeliyim ki, vatandaşlık konusu ülkemizde hararetle tartışılırken, özellikle bu konuya girmedim. Bekledim; sözünü edeceğim çözümle ilgili bir açıklama bekledim siyasetçilerden! Ne yazık ki bu yönde bir açılım sergileyen ve politika üreten bir siyasetçi göremedim… *** Gerek hükümet eden partiler gerekse muhalefet partilerinin seçim yaklaştıkça vatandaşlık konusu üzerine yaptıkları açıklamalar aslında şu demek oluyor: Biz bu argümanı ve siyasi yatırımı elimizden bırakmak istemiyoruz. Ülkemizde ki durumu daha açık yazalım: Ülkemizde ki partileri iki parti olarak düşünelim ve bunlardan birinin adı ‘A Partisi’, diğeriyse ‘B Partisi’ olsun. A Partisi vatandaşsızlık politikasını savunsun ve desin ki; —Biz kendi dönemimizde şu kadar az vatandaş yaptık! B Partisi ise vatandaşlık politikasını savunsun ve desin ki; —Biz başa geçersek şu kadar çok kişiyi vatandaş yapacağız. Konuyu daha da dallandırıp budaklandıralım ve suçlamalar ekleyelim: A Partisi, B Partisini suçlasın desin ki; —Sizin döneminizde şu kadar vatandaş yapıldı, siz suçluları, onları, bunları vatandaş yaptınız. B partisi de cevap versin; —Siz aslında şunları, bunları ve onları da vatandaş yaptınız. Gerçek rakamları açıklayın… Neticede bu tartışmalardan nemalanmak isteyen A Partisi seçmene aslında diyor ki: “Eyyy vatandaş, biz önümüze geleni vatandaş yapmıyoruz. İnce eleyip sık dokuyoruz. Fazladan vatandaşlık dağıtılması konusunda korkusu olanlar varsa bize oy versin!” Aynı durumdan kar elde etmek isteyen B Partisi ise seçmene aslında diyor ki: “Eyyy vatandaş, biz eşinizi, dostunuzu, sevdiklerinizi vatandaş yaparız. Eşinin dostunun vatandaş olmasını istiyorsan bana oy ver!” Sonuç olarak A Partisi ve B Partisinin vatandaşlıkla ilgili politikaları arasında ciddi bir uçurum var gibi gözükse de, temelde her ikisi de yukarıda sözünü ettiğim bu siyasi argümanı kullanmaktan çekinmiyor! Hal böyleyken soru şu: “Bu siyasi argümanın zararı kimlere dokunuyor?” A Partisi baştayken gerçekten vatandaş olmayı hak edenler vatandaş olamıyor! B Partisi baştayken ise hak edende, etmeyende vatandaş oluyor! Her ikisi de sakıncalı bir durum! Peki siyasetçiler bu sakıncalı durumun farkında değiller mi? Elbette farkındalar; en azından konu tartışılırken verdikleri rakamlar ve karşılıklı suçlamalar bu ‘farkındalığı’ yaratmalı diye düşünüyorum… Eee çıkış ne? Çıkış belli, “diğer ülkeler bu konuda ne yapıyor?” sorusu çıkışı gösteriyor aslında. Bu konuda yapılmış bir çalışmayı inceledikten sonra şu kadarını söyleyeyim: Diğer ülkelerde vatandaşlık politikası belli! Yani başa A Partisi gelmiş, B Partisi gelmiş fark etmiyor! O ülkelerde yaşayan ve vatandaş olmayan insanlar, nasıl vatandaş olacaklarını biliyorlar. Bu konu, siyasi bir konu olmanın dışına çıkarılmış. Bu arada, “Bizde de kriterler var, bizimde bu yönde yasalarımız var” diyeceklere de şimdiden sormak isterim: O halde bu vatandaş-sız-lık üzerine yürütülen siyasi tartışma neden yapılıyor? Siyasetçilerimizin siyasi çıkarları değil de, toplumun çıkarlarını düşündükleri günlerde görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Genç Pireler ---24.02.2009 |
| Yıllar önce düşünceler üzerinde etki yaratan, özgür düşünce ve davranışlarımızı sınırlandıran, bir nevi ‘istemsiz otokontrol mekanizması’nı geliştiren, toplumsal yargılarımızı şekillendiren vb. gibi durumların ‘farkındalığını’ sağlamaya çalışan bir yazı yazmış, bu olayı da bir deney ile anlatmaya çalışmıştım. Günümüzde de güncelliğini koruyan bu gibi durumlar nedeniyle; toplumsal olarak farkında olmayı, hatta kişisel ‘farkındalığımı’ tekrar sorgulamak adına, sosyal bilimciler tarafından iyi bilinen bu deneyi, tekrar hatırlatmakta fayda olduğu kanısındayım. Pire deneyi: Bilim insanları laboratuar ortamında bir pireyi 20 cm yüksekliğinde bir cam kavanozun içine koyuyorlar ve üstünü yine cam bir kapakla kapatıyorlar. Yüksek sıcaklıkta pirenin ne yapacağından emin olan bilim insanları cam kavanozun altını ısıtmaya başlıyorlar; cam kavanoz ısındıkça pire yukarı doğru sıçrıyor ve her seferinde sebebini anlayamadığı bir nedenle yukarıda bir yerlere çarpıyor ve yere düşüyor. Pire kavanozdan dışarı çıkamıyor! Çünkü pire yukarıda bir şey olmadığını düşünüyor, kavanozun açık olduğunu ona hissettiren şeffaf camın farkında bile değil! Belli bir süre geçtikten sonra bilim insanları kavanozun üstünde olan cam kapağı kaldırıyorlar. Aynı şekilde alttan ısıtmaya devam ediyorlar ve başlıyorlar gözlemlemeye: Pire sürekli sıçrıyor ancak dışarı çıkamıyor! Çünkü pire hala daha yukarıda onu engelleyen görünmeyen bir engel olduğunu düşünüyor ve bu nedenle her seferinde 20 cm sıçrıyor. Oysa pire çok rahat bir şekilde kavanozun dışına çıkma becerisi ve yeteneğine sahip; ancak daha önceki tecrübeleri ona, bunun anlamsız olduğunu hissettiriyor ve yeteneklerini unutturuyor… *** Bu deney ne zaman aklıma gelse, içinde bir iş yapma hevesi olan ancak görünmeyen duvarlar örerek engellediğimiz gençler geliyor gözlerimin önüne: Hani şu korkuttuğumuz, engellediğimiz; düşünmesini istemediğimiz gençlerimiz var ya onları! Durdurulmaktan usanmış; görüşleri belli noktalara odaklatılmış, ilgi alanları kısıtlanmış; belli kısır döngüler içinde kaybolmuş, ‘imkânsız’ kelimesiyle artık ciddi bir şekilde ‘içli-dışlı’ olmuş; ‘yeteneklerinin farkında olmadan’ yaşama itilmiş, sevgisiz ve en önemlisi saygısız bırakılmış gençlerimiz… Hani şu sınavlara hazırladığımız; hayatını belli köşelere sıkıştırdığımız; hareket alanlarını kısıtladığımız; ‘kanı hala deli olmasına rağmen altlarına son model arabalar aldığımız’, sonra trafik kazalarından dolayı üzüldüğümüz; konuşma hakkını vermediğimiz, ardından “gençlerimiz hiçbir şeyle ilgilenmiyor” diye yakındığımız gençler… … Onlar geldi gözlerimin önüne; onları anımsadım tekrardan… Sonra farkına varmanın aslında ne kadar zor olduğunu, alışılmışlıkların değişmesinin ‘farkında olmakla’ ilgili olduğunu düşündüm… Oluşturulan yargıların nasılda düşünmenin önüne geçtiğini fark ettim; bu yargıların yetenekleri köreltme de ki kabiliyeti ürküttü beni! Her şeye rağmen “acaba farkına varanlar var mı?” diye sorguladım kendimi... Vardır diye düşündüm; farkında olanlara sevindim sebepsiz! Gerçekten, acaba aralarında farkında olanlar var mı? Bu sorudandır yazdıklarım! Zira “belki birileri okur ve yeteneklerinin, düşündüklerinden daha fazla olduğunu anlar” diye düşündüm… Yeteneklerinin farkında olan bir toplumda görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: “Cam kapağı koyanlar kim?” sorusunun yanıtı yine sizde! Kendinize “Kim benim düşünmemi ve yeteneklerimin farkına varmamı istemiyor?” sorusunu sorun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Ruhu Çekirge ---26.02.2009 |
| “Hoplayıver çekirge. Zıplayıver çekirge. Benim canım çekirge. Pıtı pıtı-pıtı çekirge.” *** Geçtiğimiz gün kaleme aldığım “Genç Pireler” yazısını yazarken aklımda hep bu türkü vardı. Görünmez camlarla engellediğimiz gençlerin yaptığı denemelerin, ruhlarında yarattığı yılgınlıkları aşılabilmesini sağlamak adına onları motive edici, daha halk diliyle “dürtücü” eylemlere girişmekte fayda olduğu kanısındayım. Zira yarattığımız çekirgelerin şüphesiz buna ihtiyacı var! Peki, bunu nasıl sağlayabiliriz? Son günlerde çok tartışılan Kumarhane için para verilmesi konusu tartışılırken aklımda hep “böyle bir paramız varsa gençlere yatırım alanları yaratamaz mıyız?” sorusu vardı! Böyle bir paraya sahip bir kurumumuz varsa, bu kurumun ciddi bir duyuru ile gençlere yönelik başlatacağı “Proje getir, al krediyi” kampanyası başlatabilirdi! Bu sayede bir çok genç arkadaşımıza iş imkânı yaratılabilirdi! Hatta konuyu “yaratılabilirdi” noktasından çıkarıp rakamlarla ortaya koyalım: Basit bir hesapla Kumarhane için verildiği söylenen 4 milyon doları iyimser bir tavırla TL’ye çevirdiğimizde elde ettiğimiz rakam 8 milyon TL yapıyor. Yine iyimser bir tavırla bu parayı iyi projelerle gelecek olan gençlere dağıtmış olsaydık ve onlara 50’şer bin TL kredi verseydik 160 genç arkadaşımız birer işletme sahibi olabilirdi. Bu 160 arkadaşımız 2 arkadaşını yanına almış olsaydı, 480 kişiye iş imkânı sağlanmış olurdu. Şimdi kilit sorulara gelelim: • Söz konusu kumarhanenin yaratacağı ekonomik değerler 160 işletmenin ülke ekonomisine katacağı dinamiklere eşdeğer midir? • Söz konusu kumarhane 480 Kıbrıslı genç arkadaşımıza iş imkanı sağlayacak mıdır? • Yoksa söz konusu kumarhane ülkemizde yaşayan 480 Kıbrıslı genç arkadaşımıza kumarhane alışkanlığı mı sağlayacaktır? • Söz konusu kumarhane için verilen krediyle alınacak olan Geminin batması olasılığında yapılan yatırım mı bu ülke için önemlidir? • Yoksa bir kişiye verilen krediyi 160 kişiye dağıtmış olsaydık yapılacak olan yatırımlar mı bu ülke için önemli? • Diğer taraftan verilen krediyi bir kişinin geri ödemesi riski yüksek, yoksa 160 kişinin geri ödemesi mi? • Ayrıca hayallerini gerçekleştirme fırsatı tanıdığımız söz konusu 160 genç arkadaşımız bu parayı geri ödemese ne olur? *** Sözlü telkinlerle, yani motive edici sözlerle, hatta daha açık ve halk diliyle yazalım “gaza getirici” sözlerle ‘çekirgeleştirdiğimiz’ gençlerimizi sözde harekete geçirebiliriz. Fakat burada bu sözleri yazmanın pek bir faydası yok! Zira seçim arifesinde bu yolu deneyen, bu sözleri söyleyen pek çok siyasetçimiz var… Daha akılcı siyasetçi ve yöneticilerimizin olduğu bir ülkede görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: Ülkemizde bu yönde fonlar olduğuna dair açıklamaları ciddiye almadığımı belirtmeliyim. Zira hayaller kuran, bu hayallere ulaşmak için fırsat bekleyen gençlerimize ulaşmayan, dolayısıyla iyi duyurulmayan bu tip kampanyaların neye hizmet ettiğini anlamıyorum. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Kirli Siyaset ---3.03.2009 |
| Ülkemiz haberlerini internet ortamında paylaşıma sunan bir internet sitesinin başlıkları dikkatimi çekti, sizinle paylaşmak istiyorum: Soyer: “UBP'nin söyleyecek sözü yok” Eroğlu'ndan Avcı'ya: “Adam değilsin!” Avcı: “Eroğlu başarısız olacak ve siyasete veda edecek” Serdar Denktaş: “19 Nisan mahkeme günü” Çakıcı: “TDP, kilit parti olacaktır” Pertev: “Baraj sorunumuz yok” Siyasi ortam gitgide geriliyor! Söylemler sertleşiyor; öfke sınırları zorlanıyor. Ne yapacağını bilemeyen siyasetçiler projelerini anlatmak yerine siyaseti gergin bir ortama sürüklemeye ya da temennilerini dile getirmeye çalışıyor. Diğer taraftan konuyu derinlemesine analiz ettiğinizde ise aslında komik bir durumu ortaya çıkıyor! Erken seçim tarihi açıklanmadan önce muhalefetin seçim istemini hatırlayalım: Her fırsatta muhalefet liderleri hükümetin ülkeyi yönetemediğinden söz ediyor ve erken seçim istiyordu. Bu istem aslında şu demek oluyor: “Biz programımız ve hazırlığımızla seçime hazırız…” Peki ne oldu? Olan şu: Tüm siyasi parti liderleri yukarıda da görüldüğü gibi ya birbirini suçluyor, ya da temennilerini dile getiriyor. Aslında ne olması gerekirdi? Normalde seçim tarihi açıklandıktan hemen sonra, ülkeyi yönetmeye aday olan muhalefet liderleri, daha önceden hazırlanmış olan parti programlarını, projelerini bir basın toplantısıyla açıklar ve ülkeyi nasıl yöneteceklerini, vatandaşın sorunlarının ne olduğunu bildiklerini kamuoyuyla paylaşırdı. Peki bizde ne oldu? Seçim tarihi açıklanalı neredeyse iki ay oldu ve hala daha seçim isteyen muhalefet liderleri parti programlarının hazırlık aşamasında olduğunu söylemekten çekinmiyor. Bu arada işin daha da komik yanı, seçim kararını birlikte aldıklarını söyleyen hükümetin koalisyon ortaklarından da partilerinin programı hakkında ses seda yok! Yani bir karmaşa hâkim memlekette, seçimlere gidiyoruz ve partilerin ne yapacağı hakkında söylemlerin dışında hiçbir şey bilmiyoruz. Onları oy istedikleri vatandaşın karşısında sorumlu tutacak yazılı metinler hala daha ortada yok! Parti programı çok mu önemli? Bana göre çok önemli değil! Parti programları ve projelerle sözünü etmeye çalıştığım şey, siyasi partilerimizin seçime ne kadar hazır olduğuyla ilgili; görüyoruz ki hiçbiri tam olarak hazır değilmiş! Ayrıca parti programları açıklandığında göreceğiz ki hemen-hemen hepsi birbirine benzeyecek. Burada önemli olan partilerin programlarında sözünü ettiği icraatları yapabilecek adaylarla ortaya çıkması! Sonuç? Yönetmek veya yönetmeye kalkışmak eleştirileri baştan kabul etmek demektir. Ancak eleştirmeninde kendi içinde sorumlulukları var! Eleştirilerinizi çözüm önerilerinizle sunmalısınız ki gerek eleştirdiğinize gerekse sizi eleştirmeye iten önemsediklerinize katkınız olabilsin. Bir sorun çözme sanatı olan siyasette karşılıklı eleştiriler elbette olmalı; ancak sözünü ettiğimiz çerçevede… Ne var ki bizdeki siyasetçilerin düştüğü durum: eleştiri yapmaya kalktıklarında ya suçlamaya giriyorlar, ya kişisel saldırıda bulunuyorlar ya da eleştirdikleri hususları bilimsel verilere dayatmadan kulaktan dolma sözlerle gündeme getiriyorlar. Hal böyle olunca da siyaset içindeki konuşmalar kirli tartışmalara sahne oluyor. Siyasete daha hazır siyasilerin olduğu bir ülkede görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Sloganizm ---5.03.2009 |
| Hayatımızda ne kadar fazla slogan var değil mi? Artık konuşmak yerine belli sözcüklerden oluşan cümleleri tercih ediyoruz. Fikir üretmek yerine üretilen fikirleri tekrar etmek daha kolayımıza geliyor sanırım. Siyasi tartışmalarımız bile sloganlardan ibaret. Desteklediğimiz partinin gündeme getirdiği konuları sloganlaştırıyor, sonrasında bunu kendi fikrimizmiş gibi dostlarımızla yaptığımız siyasi sohbetlerde kullanıyoruz. Siyasi parti liderleri sloganlar atmıyor mu ortaya? Elbette atıyor... Bir kaç örnek verelim: “Eskiler gidecek...” Hemen-hemen her seçimde mutlaka birileri tarafından kullanılan, iddialı bir slogan! Gerçekleşir mi, gerçekleşmez mi bilemem! Bu konuda önceki seçimlere göz atmakta fayda var... Ancak gerek bu sloganı kullanıp siyaset sahnesinden rol çalmaya çalışanlar olsun, gerekse sokakta bu sloganı merkezine alıp konuşmaya çalışanlar olsun, bazı sorulara yanıt vermek durumunda kalabilirler. Örnek sorular: Kim eski? Kim yeni? Söyleyen yeni mi? Neye ve kime göre eski? Bir başka slogana geçelim. Mesela bir önceki seçimlerde sürekli gündeme getirilen “...statüko yıkılacak!” sloganı... Bu slogan çerçevesinde inanılmaz boyutlarda tartışmalar yaşanmış hatta bu konuda kitap bile yazılmıştı. Bu sloganı önceki seçimlerde ortaya atanların, son yıllarda devlet erkini elinde tuttuğu gerçeğini anımsayarak bazı sorular soralım. Örnek sorular: Statüko yıkıldı mı? Statüko kim veya neydi? Yıkıldıysa nasıl? Neden yıkılamadı? Yine son günlerde yani seçim arifesinde siyasi parti liderleri dünyanın en popüler sloganlarından birini söylemekten kendilerini alamıyorlar: “...değişim şart!” İşin ilginç yanı vakti zamanında söz konusu değişimi gerçekleştirebilecek olan kişi ve/veya partide aynı sloganı kullanıyor. Ne var ki burada da sorular var! Örnek sorular: Neden değişmeli? Neden değiştirmediniz? Acaba siz mi değişmelisiniz? Örnekleri çoğaltabiliriz, ancak ne gerek var; zaten etrafımız sloganlarla çevrili... Bir ürünün tanıtımı ve anlamı için sloganların önemi su götürmez bir gerçek! Sloganlar her zaman olacak! Olmalı da! Önemli olan sloganların içini doldurabilmekte... Yani sloganlarla konuşmak yerine, sizi o sloganı söylemeye iten nedenleri açıklayabilmelisiniz! Aksi halde fikri olmayan, başkalarının ürettiği cümle kalıplarıyla konuşmaya devam eden bir birey olarak hayatınıza devam edersiniz... Bu nedenle: “Eyyy siyasetçilerimiz, slogan üretme konusundaki başarınızı takdir ile izlediğimizi belirtirken, diğer taraftan içi boş sloganların da peşine düşeceğimizi belirtmek isteriz... Saygılarımızla... Vatandaşlarınız...” Diyebilmeliyiz; ve hatta diyoruz... Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| İşkenceli Uçuşlar ---10.03.2009 |
| —Sn. Müdürüm bence öyle yapmayalım, dakikalar bir birini tutmaz yeterli kalabalığı sağlayamayız! —Aslında haklısın… Evet, evet senin dediğin gibi olsun. —Tamam, o zaman şimdi bütün uçuşları aynı saate getireceğiz ve yeterli düzeyde işkenceyi sağlamış olacağız… Yaşasın kötülük! —Hehehe, evet çok eğlenceli olacak… Yukarıdaki konuşma bir hayal ürünüdür. Gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur! *** Ercan’a ne zaman gitsem kendi kendime düşünürüm; “acaba birileri bu şekilde konuşuyor ve kararlar bu şekilde mi alınıyor?” derim! Aksini düşünemiyorum; O uzadıkça uzayan sırada beklerken… Aksi aklıma gelmiyor; Onca kapı varken, sadece bir kapıdan uzadıkça uzayan, sıraya aldırılmadan işlem yapılmaya çalışıldığında. Aksi bana mantıklı gelmiyor; tüm uçuşlar aynı saate alındığında! Ya size mantıklı geliyor mu? Konuyla ilgili olanlar acaba yukarıdaki gibi mi konuşuyorlar? Yoksa işin içinde başka şeyler mi var? Mesela havalimanı yönetimi çalışanlar bir kerede bütün işi bitirsin diye tüm uçuşları aynı saate koyuyor olabilir mi? Ya da personelin isteği bu yönde mi? Veya havayolu firmalarının tercihimi böyle? Kimle ilgili ve/veya kimin kararı olduğuyla ilgilendiğimi söyleyemem, bu noktada bunun çok önemli olduğu düşüncesinde değilim! Tek düşündüğüm mantıksız olduğuyla ilgili… Ercan’dan yapılan uçuşların aynı saate getirilmesinin mantıksızlığını düşünürken, geçtiğimiz gün Adana’dan Ercan’a uçuşum vardı ve yine aynı olayla karşılaştım. Yani tüm firmalar aynı saatte Ercan’a iniyor veya kalkıyor! Ama neden? Amaç ne? Benim aklıma gelen vatandaş işkence çeksin de ne olursa olsun mantığı… Peki, sizin aklınıza gelen ne? Veya siz… Konuyla ilgili kişiler! Bu konu hakkında ki düşünceleriniz veya açıklamanız ne? Zaten kısıtlı sayıda uçağın indiği veya kalktığı Ercan’da bu uçuş saatlerini ayarlamak çok mu zor? Eminim açıklama şöyle gelecektir: “Bu sadece bize bağlı değil, gidilen yer, firmalar vs ile ilgili” Kimle alakalı olduğu önemli değil, biz yolculara yaşatılan sıkıntı ve işkence önemli! Açıkçası aklım almıyor! Kimse demiyor mu “yahu bu insanlar bu kadar sıra bekliyor, valiz bekliyor vs. bari şu uçuşları farklı saatlere alalım, insanlarda eziyet çekmesin” Bu satırları yazdığıma göre ne yazık ki diyen yok! Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Şempanze siyaseti ---13.03.2009 |
| İsveç’li bilim insanlarının son gözlemlerine göre Şempanzeler geleceği planlıyorlarmış! Bilim insanları bu gözlemlerini Şempanzelerin taşları toplayarak depolamasına dayandırıyor. Buna göre: Şempanzeler önceki deneyimlerinden ‘ders çıkararak’ başlarına bir şey gelecek olursa bu taşları kullanarak savunmaya geçecekler. Bilim insanları bu durumu, “bazı hayvanların tıpkı insanlar gibi geleceği planlama yetisi var” şeklinde yorumluyor. *** Seçimler yaklaştıkça eski defeterler açılmaya, eskiden yapılanlar gün yüzüne çıkarılmaya çalışılıyor. Yenisiyle eskisiyle hemen-hemen her siyasetçi birbirlerini geçmişte yaptıkları icraatlar nedeniyle suçluyor. Suçlamalar havada uçuşurken, bizler de “vayyy be demek böyle yapmışlar” manasında sözlerle şaşırmış gibi davranıyor, hatta üzerine yorumlar bile yapıyoruz, “ben bu işlerin arkasında başka hesapların döndüğünü biliyordum zaten” gibi... Netice itibariyle siyasi arenada geçmişten ‘ders çıkarılması’ yönünde ciddi çalışmalar hız kesmeden devam ederken, asıl önemli olanın ne olduğunu unutuyoruz gibi geliyor bana... Bu noktada asıl önemli olan unsuru bir soruyla açıklığa kavuşturmakta fayda var: Ders çıkarması gerekenler bizlermiyiz, yoksa siyasetçiler mi? Yönetimsel eksiklikleri ortaya koymak ya da çıkar ilişkilerini, çarpıklığı ortaya çıkarmak temiz siyaset için şüphesiz çok etkili ve faydalı; ancak söz konusu çarpıklıkları yapanlar yine aynı siyasetçiler. Siyasetçilerin vermeye çalıştığı mesajı elbette anlıyoruz: Toplum ‘oy’ hakkını kullanarak ıspatlanmış iddiaları göz önünde bulunduracak ve söz konusu kişileri tasfiye edecek! Fakat asıl ders çıkarması gerekenler sizcede aynı siyasetçiler değil mi? Herhalde sorunun yanıtını çok düşünmeye gerek yok! (Küçük bir not ekelemeden edemeyeceğim, özellikle “ ıspatlanmış iddialar” ifadesi kullandım, zira siyaset arenasında dile getirilen suçlamalar ne yazıkki ıspata dayalı suçlamalar olmuyor.) *** Neyse biz gelelim şempanzemize! Sevgili şempanzemiz geçmişten ders çıkararak geleceği planlıyor ve gününü geleceğe hazırlık yaparak değerlendiriyor. İlerde bir gün, bir sorunla karşılaşma olasılığına karşı bugünden hazırlık yapıyor. Etraftan topladığı taşları gelecekte daha rahat kullanabilmek için uygun hale getiriyor ve depoluyor. Yani ‘bir sorun çözme sanatı olan siyaseti’ Şempanzeler kendilerine göre uyarlayarak (ki ben buna ‘Şempanze Siyaseti’ diyorum) bu stratejiyi belirliyor. Bu duruma bilim insanları ise şu yorumu getiriyor: “tıpkı insanlar gibi...” Acaba bizler geleceği bu kadar iyi mi planlıyoruz? Evet geçmişi -yukarıda da sözünü ettiğim gibi- bizlere çok iyi öğretiyorlar; hatta bu konuda ciddi bir yarış var. Bizde dersler çıkarıyoruz! Peki, ya gelecek? Geleceğimizi şekillendirme konusunda ‘geliştirilen siyasette!’ aynı yarış, aynı rekabet ortamı var mı? *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Benim Özgür(!) Medyam ---17.03.2009 |
| Son günlerin en popüler tartışma konularından birisi ‘basının özgürlüğü’… Tüm bu tartışmalar yaşanırken tek bir şeyi düşündüm “ben mi başka ülkede yaşıyorum, yoksa tartışanlar mı?” Biz önce medyanın ne olduğu konusunda konuşalım: Bir kitle iletişim aracı olan medya, kamuoyunu bilgilendirirken, kamuoyunun çıkarlarını koruma bilinciyle hareket eder! (Yani etmelidir…) Bu bilgilendirme çok hassas bir çizgiye sahip olduğundan zaman-zaman bilginin değiştirilmesinden öte, aktarım şekliyle bile kamuoyu yönlendirilebilinir… Bu noktadan sonra ise medyanın gücü ortaya çıkar. Yani medya öyle bir güçtür ki gerçek dışı bir olayda dahi, algılarınızla oynayarak sizi bir konu etrafında toplayabilir. Bu nedenledir medya da etik değerlerin önemi! Hal böyleyken ülkemizde ki medyanın durumu nedir? Tek gelir kaynağı reklâm olan medya için ekonomik durum: Üretim yapılmayan, sadece tüketilecek maddeleri ithal edip satan bir ekonomiye sahibiz. Bu nedenle, reklâm fiyatları düşük ve reklâm pastası da oldukça küçük! Pastanın ortakları: Benim küçük ülkemde ciddi bir medya enflasyonu yaşanıyor. 10’un üzerinde gazete, sayısı her geçen gün artan televizyon kanalı ve aynı oranda artan radyo istasyonları. Medyanın gücü: Hemen-hemen her siyasi partinin bir gazete veya radyo (yakında televizyonları da olacak) istasyonuna sahip olduğu ülkemizde, medyanın inandırıcılık gücü yanlı habercilik nedeniyle düşük seviyelerde! Bunun yanı sıra reklâm pastasından ihtiyacı oranında pay alamayan ‘benim özgür(!) medyam’, güçlü olma yolunda yine sınırlandırılmış durumda! Hal böyle olunca maddi problemi olmayan Star Kıbrıs Medya Grubu ve bir-iki grup hariç, her kurum iktidar ve/veya muhalefet partilerine yakın durarak, bu kıskaçtan çıkış için maddi olanak yaratma peşine düşüyor. Olansa bilgi edinmek isteyen halka ve basın emekçilerine oluyor. Halk doğru bilgiyi tarafsız ve kamu görevi bilinciyle görevini yapan medya kurumlarından alamazken, basın emekçileriyse arada kalmanın zorluğunu yaşıyor. Maddi açıdan siyasetle organik ilişki kurma zorunda bırakılan medya kurumlarının özgürlüğünden söz etmek, ne kadar inandırıcı geliyor size? Ayrıca maddi olanakları olmayan, haber kaynağı olarak tek bir yere (TAK Ajansı) bağımlı bırakılan medya kurumları nasıl olurda özgürdür? Son günlerde malum nedenden ötürü tartışmaya açılan ‘basının özgürlüğü’ konusunda çok istekli olan ve naralar atan siyasetçilerimize; yaklaşık on yıldır KKTC medyasında emek vermiş biri olarak naçizane fikirlerimi söyleyeyim: Belli standartlar getirilerek medyada ki düşük kalite ortadan kaldırılabilir; sonuç olarak da ‘kurum bolluğu’ sorunu giderilmiş olur. Bunun yanı sıra düşük boyutlarda, zor bela alınan reklâmlardan devlet vergi, YYK (Yayın Yüksek Kurulu) pay vesaire alıyor. Bu paylar pekâlâ kaldırılabilir. Hatta devlet medya kurumlarına (eşit seviyede) destek mahiyetinde fonlar ayırabilir. Bir medya mensubu olarak, siyasetçilerimizin ‘basının özgürlüğü engellenemez’ şeklinde sözler etmeleri yerine, basının özgürlüğü hususunda ne yapacaklarını söylemelerini tercih ederim. Yoksa bu konuda da mı ‘senin özgür basının’, ‘benim özgür basınım’ şeklinde ayrım var? Neyse ‘senin basının’, ‘benim basınım’ –popüler deyimle ‘yandaş medya’- konusuna Perşembe günü değineceğiz. Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen Trafikte saygılı olun. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Medya Savaşları: Yandaş Medya ---19.03.2009 |
| Zaman-zaman siyasetçilerimizin diline doladığı ‘yandaş medya’ yakıştırması, hoş bir yakıştırma olmamanın yanında, bunu söylemek üzücü olsa da gerçeklik payı olan bir şey aslında. Siyasi partilerin kendilerine ait yayın organlarının olduğu bir ülkede, ‘yandaş medya’ yakıştırması yapmak ilk bakışta mantıksız ve komik gibi görünse de ülkemizde vuku bulan bir durum. Önceki gün kaleme aldığım ‘Benim Özgür Medyam’ başlıklı yazımda da belirttiğim üzere: Ekonomik bağlamda eli kolu bağlı bırakılan medya kurumlarımızın, zaman-zaman yandaş medya olmak zorunda bırakıldıkları su götürmez bir gerçek. Yandaş medya olmanın ve/veya yandaş medya olarak bazı kurumların siyasetçiler tarafından suçlanmasının bir başka boyutu var: Suçlayanların kendi yandaş medyalarının olması! Yani siyasetçilerin, birilerini yandaş medya yaratmak hususunda eleştirirken, kendi yandaş medyalarını unutmaları… İşin özü medya’yı kendilerine muhtaç bırakan siyasetçiler, daha sonra medya kurumlarını yandaş olmakla suçluyor. Ne kadar tezat bir durum değil mi? Oysa çıkış belli! Medya kurumlarını kendi ayakları üzerinde durabilecek seviyeye getirmek için kafa yormak gerekiyor. Ancak akıllar ‘medyayı nasıl kendi sesimiz yapabiliriz’ yönünde çalışıyor. Kendi yanımızda olmayınca da suçluyoruz: “Bunlar yandaş medya” diyoruz. Ve hemen aklıma Sezen Aksu geliyor; mantıksız bir şekilde! Şarkı sözlerini düşündükçe işin mantığını daha iyi kavrıyor, konuyu daha da uzatmadan Sezen’in özetlemesinin, daha doğru olacağı kanısına varıyorum… Ne güzel söylüyor Sezen: “Eller günahkâr, Diller günahkâr, Bir çağ yangını bu bütün… Dünya günahkâr, Masum değiliz hiç birimiz…” Masum değiliz! Samimi değiliz. Sanırım en büyük problemimizde bu… Daha samimi olduğumuz günlerde görüşmek ümidiyle. Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Serdar Denktaş’ın Söyledikleri ---24.03.2009 |
| Hafta sonu yapılan DP Şöleninde Serdar Denktaş “Biz, onların yaptığı gibi halkımızı bölmeyeceğiz… Hiçbir ayırım yapmadan halkı kucaklayacak ve bütünleştireceğiz.” dedi. KKTC halkı Annan Planı döneminde tıpkı Sn. Denktaş’ın söylediği gibi ‘evetçi’ ve ‘hayırcı’ olarak bölündü. Hatta Annan Planı döneminde bırakın kitleler arası bölünmeyi, evlerde bile bu bölünme hâkimdi. Fakat belki bölünmeye hiçbir katkısı yoktu ama bu bölünmenin yaşandığı dönemlerde DP’nin hükümet ortağı olduğunu anımsıyorum. Bu arada söz konusu dönemde bölünmenin yaşanması kaçınılmaz bir gerçekti! Yani bir plan vardı ortada ve farklı görüşler sonucunda bölünme zaten olacaktı. Burada bana göre önemli olan söz konusu dönemde bir kişinin bile burnunun kanamamış olmasıdır. Sanırım bu KKTC halkının demokrasi anlayışının ne kadar üst düzeyde olduğunun ciddi bir göstergesidir. Bu arada aynı dönemde zaman-zaman şiddet olayları körüklenmeye çalışılsa da bu olayların yaşanmamasında yine üstün çaba sarf eden, güvenlik güçleri ve siyasi kurumların hakkını da teslim etmek gerekir. Müzakere sürecinin devam ettiği şu günlerde, nihai bir anlaşma metni ortaya çıkarsa yine aynı durumla karşı karşıya kalacağımız su götürmez bir gerçek. Bu noktada da Sn. Denktaş’ın söyledikleri aslında önem kazanıyor. Sn. Denktaş böyle bir durumu öngörerek “Hiçbir ayırım yapmadan halkı kucaklayacak ve bütünleştireceğiz” cümlesini söylüyorsa hem işi çok zor, hem de önemli bir konunun altını çiziyor aslında! Yani Sn. Denktaş iddia ettiği gibi Başbakan olursa, Cumhurbaşkanımızla her konuda mutabık olmak durumunda kalacak. Mutabık olmalı ki -iddia ettiği gibi iktidar partisi olursa- tüm halkı bütünleştirebilsin. Bu arada CTP’nin başında Talat’ın olduğu dönemlerde, CTP-DP koalisyonunun uyumlu olduğunu söylemekte fayda var. Şölende geçen konuşmalarda ana fikir ‘kavga içinde ki, ayrılmış halk’tı sanırım. Zira Sn. Denktaş hemen-hemen her konuya bu bağlamda değindi. Buna dolaylı olsa da ekonomide dâhil. İş dünyasının halinden söz etti Denktaş; tamda benim yaşadığım bir olayın üstüne denk geldi konu aslında! Geçtiğimiz gün bir milletvekili adayı ile aramızda çok ilginç bir diyalog geçti! Aramızda ki sohbet onun “ben gariban bir memurum” demesinden sonra başladı. Bende kendisine “acaba siz mi yoksa özel sektörde çalışanlar mı gariban?” diye sordum. Sonrasında ise ülkemizde devlet memurlarının bazı iş adamlarından daha fazla para kazandığı üzerine anlaştık! Yani söz konusu iş adamları çalışacak, artı değer üretecek, vergi çarkının dönmesini sağlayacak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra devlet para kazanacak ve bu para aynı iş adamına ve topluma, klasikleşen tabiriyle yol-su-elektrik olarak değil de, devlet hizmeti için çalışan kişilerin maaşı olarak dönecek! Ülkemizde ki çarpıklıkları daha da çoğaltabiliriz. Zaten sizler bu satırları okuduktan sonra şu an aklınızda çoğaltıyor olmalısınız! Sanırım Serdar Denktaş’ta tüm bu çarpıklıkların farkında! Belki de bu farkındalık onu çok iddialı olmaya itiyor. Bu satırları yazmamın sebebi de bu iddia zaten… Ne var ki hatırlatmakta fayda var: Sn. Denktaş iyi, güzel, hoş söylüyorsunuz ama işiniz çok zor! Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Eyyy % 40… ---27.03.2009 |
| Lefkoşa-Girne anayolunda seyir halinde, KKTC’nin en sevdiğim zamanının tadını çıkarıyorum. Yeşil tonlarının ağırlıkta olduğu bir doğa ile KKTC’de pek karşılaşamazsınız. Tam da zamanıdır bugünler; doğanın cömertçe sergilediği söz konusu renk cümbüşüyle haşır-neşir olmanın… Kaçırmamanızı önemle tavsiye ederim. Arabamın radyosunda doğanın bu güzelliğine yaraşır şarkılar çalıyor; kendimi şanslı hissediyorum bu durum karşısında… Ne var ki bu durum çok da uzun sürmüyor. Aynı radyo frekansı siyasi bir programa geçiyor; bana göre zamansız! Nedense dikkatimi çekiyor programdaki konuşmalar… Bir parti lideri şöyle diyor: “…ülkemizde % 40 oranında kararsız seçmen var. Bu kararsız oylar yönlendirilebilir oylardır.” Sözler aklıma takılıyor, “yönlendirilebilir oylar” demek, ne demek diye düşünmeye başlıyorum. Nasıl yönlendirilebilir söz konusu % 40 diye sorguluyorum kendimi. Yıllarca seçim görmüş biri olarak bazı sonuçlara varıyorum elbet! İlk olarak bir siyasi figür oluşuyor kafamda; birazda karikatürize ediyorum o figürü zihnimin derinlerinde… Gülüyorum şüphesiz hallerine… Sonra o figürü televizyonda konuşturuyorum: “Eyyy vatandaş, size yol yapacağım! Yurt yapacağım! Herkesin kendine ait yatı olacak! Bırakın yatı, herkese benden ücretsiz uçak bileti! Vesaire…” diye konuşuyor, popülizmin dibine vururcasına. Sonra “ciddi ol Cem! Oylarını almak istediğin % 40 kararsız seçmen var!” diyorum kendi kendime. Daha elle tutulur gözle görülür vaatlerde bulunması muhtemel bir siyasetçi figürü oluşuyor kafamda. Daha mantıklı konuşuyor: “Ülkemizin gerçeklerini biliyoruz. Buna uygun icraatlarımız olacak! Hemen-hemen her yerde bulabileceğiniz seçim programımızda söz konusu icraatlarımızı öğrenebilirsiniz. O programda yer alan projelerimizi kimlerin yapacağını, nasıl yapacağını bulabileceksiniz” diyor ikinci siyasi figürüm, onu ben yarattım belki ama kendi kendime “aferin bak, adam seçime hazırlanmış” demekten kendimi alamıyorum. Acaba diğer figürüm % 40’tan pay alabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Diğer siyasi figürümü aslında çok severim. Başlıyor konuşmaya: “Eyyy vatandaş, bizi bilirsiniz, bizde sizi biliriz… Yaparız, ederiz, biz! Bizim logoya oy verin” diyor. Emin, rahat ve net konuşuyor… Tasvip etmesem de severim bu siyasi figürü… *** Eyyy % 40 kararsız seçmen… Sen ne yapacaksın? Nasıl yönleneceksin? Popülizm yapanları mı dinleyeceksin? Yoksa araştırıp, öğrenip, hangi siyasi parti senin problemini önemsemiş ve buna uygun kadro oluşturmuş olduğuna mı bakacaksın? Ya da “sandık başında her zaman ki logoya mı basacaksın mührünü? Ne yapacaksın bilmiyorum… Tek bildiğim sadece kendi geleceğin için değil, içinde yaşadığın toplum içinde tercihte bulunacağın! Bunu unutma ve lütfen bu bilinçle hareket et! Yani yönlendirilme! Sen tercihinle yönlendir! Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Unuttum! ---31.03.2009 |
Günlerdir aklımda bir soru var: “Acaba biz miyiz balık hafızalı, yoksa balıklar mı?” Kendi kendimi sorgular oldum bu soruyla. Bu sorgunun zihnimde olmasının katkısı şüphesiz evimdeki balıklara yarıyor. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Görev: Kıbrıs Filmini Bitirmek! ---3.04.2009 |
| Yargılama ve önemsememe söz konusu olduğunda odaklanın… Emin olun o işin altında mutlaka birileri tarafından sarf edilen ‘emek’ söz konusudur. Açık söylemem gerekirse bir işte emek varsa mutlaka saygı görmelidir! Emek verilen işlere saygı göstermenin yanında çoğu zaman onları bir bedel ödeyerek elde ederiz. Ancak bazı emekler vardır ki karşılığını ödeyemeyiz. Onun karşılığı yoktur… Bu kimi zaman bizim için yapılan bir iyiliktir, kimi zamansa toplumun iyiliği için sarf edilen emektir. Maddi olarak karşılığı olmaz bu gibi durumların. Bazen karşılığı olmamasına hayıflanırız. Söz konusu iyiliğin altında eziliriz. Fakat gün gelir bir şekilde öderiz bu iyiliğin karşılığını… Bazı emekler vardır ki karşılığı yoktur onların. Söz konusu olayda sarf edilen emeğin amacı bizim beğenimizi kazanmak içindir. Ona ‘sanat’ deriz biz… ‘Kimler gerçek sanatçı’ üzerine sürekli tartışsak da anlamı gerekli mesajı verir aslında… Arapça'dan gelen ‘sanat’ kelimesi amel, iş yapma anlamlarını veren “san'a” kökünden gelir. Yapılan iş, alet yardımıyla, belirli bir el becerisiyle sürdürülen meslek dallarını kapsamaktadır. Özetle bu kelime Arapça'da, insanın akıl ve zekâsını kullanarak yaptığı işleri anlatır. İnsanın akıl ve zekâsını kullanarak ortaya koyduğu sanat ürünleri çoğu zaman beğenimizi kazansa da zaman-zaman kimileri tarafından tehdit olarak da görülmüştür. Ancak bana bunları yazdıran şey tehdit olarak görülmesi değil! Önceki gün Hüseyin Köroğlu bir yazı kaleme aldı. Köroğlu “Farkında İseniz” başlıklı bu yazısında geçtiğimiz yaz ülkemizde çekilen “Görev Kıbrıs” filminin son halinden söz etti. Yazıyı okudukça yukarıda ki cümleler dolandı düşüncelerimde! Şöyle diyor Köroğlu: “Yüzde doksan dokuzunun K.K.T.C.’de geçtiği bir filme sahip çıkamadık dostlar. Sayın İlhan Kızılkaya doğaldır ki, belirli insanlardan aldığı sözlerle yola çıkarak ülkemize geldiğini söylüyor ve kendisine verilen sözlerden hep bahsetti zaten. Benim şahit olduğum ortamlarda da, devletin en tepesindeki “Devlet adamlarımızdan” da sözler aldı. Fakat yine de yalnız bırakıldı Sayın İlhan Kızılkaya. İnanın, ülkem adına yaşananlardan ben utandım diyebilirim.” Şimdi ülkemizin yetiştirdiği en önemli sanatçılarından biri olan Sn. Köroğlu’nu utandırmamızdan mı bahsedeyim yoksa devlet adamlarımızın verdiği sözleri tutmamasından mı? Ya da verilen sözlerin tutulmamasından dolayı ülke tanıtımına ve turizmine şüphesiz çok ciddi katkılarda bulunacak olan böyle bir filmin bitirilmemesinden mi? Veya onlarca insanın emeği geçen ve %98'i çekilmiş, sadece bir sahnesi kalmış bir filmin vizyona girememesinden mi bahsedeyim? Peki ya filmin yapımcısı, yönetmeni için ne demeli? Bu filmi birilerine güvenerek bu hale getirmiş, zaman harcamış, emek sarf etmiş ve ona söz verenler sırtını dönmüş… Olaya hangi pencereden bakarsan bak saçma sapan bir şey çıkıyor ortaya! Görsel sanatların baş tacı, propaganda silahlarının en önemli unsuru sinemaya bu denli sırt çevirmek hangi akla hizmet ediyor hiç anlamış değilim. Hem de buna, bu kadar ihtiyacımız varken! Sn. Köroğlu aynı yazısında şöyle devam ediyor: “Kararlıyım dostlar, eğer film vizyona çıkamazsa, bütün yapılanları bu köşede tek-tek okuyacaksınız. Üstelik bu defa üstü kapalı değil, isim vererek ve de belgeleri sizlere göstererek yazacağım.” Merakla o isimleri öğrenmek istediğimi belirtmek isterim… Yukarıda da dediğim gibi bazı emekler vardır ki karşılığını ödeyemeyiz… Ona sanat deriz biz… Eyyy bu film için söz verenler, siz hiç sanat için emek verdiniz mi? Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Anket Savaşları ---7.04.2009 |
| Bazı terimler, hayatımıza bire-bir etki eden anlamlar taşır. Bunlardan biri ‘istatistik’tir. İstatistik insan hayatı için çok önemli olduğu gibi yöneticiler açısından da hayati önem taşır. Zira toplumun nabzını tutmada, ihtiyaçların giderilmesinde, yanlış uygulamaların düzeltilmesinde ve sözü geçen toplumun ne seviyede olduğunu bilmede, yol gösteren bir bilimdir. İstatistik bilimi için: “Rakamların bilimi, sayıları anlamlı kılma sanatı ve objektif değerlendirme için mutlak norm” tanımlamasını yapabiliriz. Ancak! İstatistik biliminin önemiyle doğru orantılı olarak, bu bilimi kullanarak araştırma yapan kurumunda önemi vardır! İstatistik bilimi, finanstan sosyolojiye, psikolojiden meteorolojiye, tıptan ekonometriye kadar pek çok alanda kullanılır. Ülkemizde son günlerde en çok tartışılan konulardan biri olan anketlerde yine istatistik bilimi kullanılarak yapılan bilimsel bir çalışmanın ürünüdür. Yani ‘yanlı’, ‘uyduruk’, ‘gerçeği yansıtmıyor’ diye sonuçlarını değerlendirdiğimiz “şeyler” bilimsel bir çalışmanın ürünüdür. Evet, yapılan anketlerde beklediğimiz sonuçlar çıkmıyor olabilir. Fakat bilimsel bir çalışmayı sırf bu nedenle bu şekilde nitelendirmek ne kadar doğru? KADEM’in anketi üzerine yapılan tartışmaları, söylenen sözleri duydukça şaşırmıyor değilim! Zira aynı kurum vakti zamanında, şu anda onu eleştirenlerin istediği sonuçları verdiğinde, bu tartışmalar zıt yöndeydi. Ayrıca o dönemde KADEM’in yaptığı araştırmaların sonuçları, neticeyi vermişti diye anımsıyorum. Tüm bunlar bir yana benimde hocam olan Muharrem Faiz’in bilime ne kadar önem verdiğini, bilimsel çalışmalarını, üniversite hocalığını göz önüne aldığımızda yapılan eleştirileri daha düzeyli bir seviyeye çekmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum. İçinde birçok bilimsel yöntem kullanılan bir çalışmayı bu kadar basitleştirmek, bilime sırt çevirmek, bu denli sözlerle suçlamaya kalkışmak ve ardından da ülkeyi yönetmeye aday olmak sizce de tezat değil mi? Bilime inanmayan bir yönetim! Yapılan araştırmanın sonuçlarına inanmaya bilirsiniz; kendinize göre araştırmayı yanlı olarak değerlendirebilirsiniz. Fakat bu size o araştırmayı yok sayma hakkı vermez… İnanmıyorsanız, yapmanız gerekenler basittir: Söz konusu çalışma bazı argümanlara dayalı olarak yapılır ve kayıtlar elde vardır. Bunların açıklanmasını istersiniz, söz konusu araştırmanın bilimsel boyutlarını araştırırsınız. Vesaire… Yoksa bir özgüven sorunumuz mu var? Daha akılcı günlerde görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve liften trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Nasıl Bir Toplumuz? ---10.04.2009 |
| Her sohbette kendiliğinden gündeme gelen ve arttık söylemeden geçemediğimiz bir tartışma konusudur ‘nasıl bir toplum’ olduğumuz! Hepimize göre farklılıklar gösteren bir toplum olsakta, nedense her tartışma sonucunda uzlaşıya vardığımız bir “şeklimiz” var. İşin ilginç yanıda bu zaten... “Biz Türkler .... yapmayı çok severiz”, “Toplum olarak hep ..... şeklinde davranırız”, “Aslında bizler toplum olarak .... görüşlüyüzdür”, “Toplumumuz .... yapıya sahip bir toplum olduğundan” vesaire... Genelde bu söylemler, tartışma platformlarında tespit edilen problemlerin çözümü yolunda dile getirilen açılımları pekiştirme manasında kullanılıyor. Yazıktırki söz konusu tartışma konusuna adapte olan beyinler tüm toplumu kategorize eden bu söylemleri es geçiyor. Tartışılan konunun tüm yönlerini kendine göre haklı gerekçelerle ortaya koyan tartışmacının destek mahiyetinde toplumsal tespit içeren sözlerini ister istemez “hmm evet biz böyle bir toplumuz” şeklinde karşılıyor, kabulleniveriyoruz. Oysa belkide öyle bir toplum değiliz! Son günlerde tartışma programlarına katılan siyasetçilerin toplumumuzun davranış biçimlerine dair söylemleri çok enteresan geliyor bana... Konuşmalarında ki tezatlıklara özellikle dikkat ettiğimi belirtmeliyim. Yukarıda sözünü etmeye çalıştığım destek mahiyetinde olan bu tespitleri, tartışılan konunun dışında tutup karşılaştırdığınızda komik bir durumla karşılaşıyorsunuz! Bir siyasetçinin, aynı programda dile getirdiği bir tespitini, konu değişince fikrininde değiştiğine şahit olmanız yüksek bir olasılık. Mesela bir siyasetçiden toplumumuzun demokrasi anlayışı üzerine yaptığı yorumlarda şöyle sözler duyabilirsiniz: “Toplumumuzda demokrasi anlayışı tam olarak oturmadı. Toplum olarak demokrasiye inanmalıyız” dedikten kısa bir süre sonra “halkımızın demokrasiye olan inancına güveniyor. Demokratik hakkı olan oy verme gününde doğruyu yapacağını biliyoruz.” Lütfen şaşırmayın, bu türde konuşmalar izlediğiniz veya dinlediğiniz hemen-hemen her programda oluyor. Yeterki dikkat edin, sizde karşılaşacaksınız. Bu arada bunları yakalarken çok eğlendiğimi belirtmeliyim. Nasıl bir toplum olduğumuz konusunda her kesin ahkam kesip –ki buna bende dahilim, zaman-zaman bende yapıyorum- bir şeyler söylemesi aslında doğal bir durum. Ancak son günlerde bu konunun dikkatimi özellikle çekmesinin nedeni, negatif yönde kendi kendimizi aşırı düzeyde yargılamamızdan kaynaklanıyor. Umursamaz, duyarsız, kendine güvenmeyen, vesaire gibi sözcüklürle toplumumuzu kategorize etmenin kimseye bir faydası olacağını düşünmüyorum. Bir toplum elbette öz eleştiri yapmalı, ancak her şeyde olduğu gibi bu konuda da aşırıya kaçmak, dozu kaçırmak tehlikeli bir durumu ortaya çıkarıyor. Toplumda sorun olarak nitelendirdiğimiz bu durumu, sözlerimizle pekiştererek sorunu daha da büyüttüğümüzün farkına varmalıyız. Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Rant Kavgası! ---15.04.2009 |
| Muhalefette olanlardan, iktidar partisine kadar hemen-hemen her aday ülkenin problemlerinden dem vuruyor. Bir kaçından bahsedelim: - Kıbrıs sorununda her partinin çözüm yanlısı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu noktada yapılan tartışmalarda gülünç bir durumu ortaya koyuyor aslında. Partiler, birbirini başına ‘aslında’ kelimesini koyarak çözüm istememekle suçladığı şu günlerde, çözümün herhangi bir partinin elinde olmadığı aşikâr. Bu noktadan hareketle partilerin Kıbrıs Sorunu argümanını kullanmasını anlayamıyorum. - “Dünyada ki global kriz” mi bizi etkiledi, yoksa “ülkemizde zaten kriz vardı” vs tartışmaları bir yana, KKTC ekonomisinin durumunun içler acısı olduğu gün gibi ortada. Ekonomi dibe vurmuş durumda. Bu sorunlarımızın yanında, ülkede perakende satışlar Rum kesimine kaymış durumda. Neresinden bakarsanız bakın halimiz hiç iyi değil! - Ülkemizde ‘kamu’ tam bir bataklık halini almış. Kamunun bütçeye olan yükü ülke ekonomisinin yarısından fazlasına tekâmül ediyor. Hatta önlem alınmaz, gerekli reformlar derhal yapılmazsa ülke iflas bayrağını çekmek zorunda kalacak! Durum bu kadar ciddi… - Sağlıkta eski bakan iyimser çalışmalar yapmaya, reformlarla sorunu çözmeye çalışsa da ciddi sorunlar devam etmekte. Yani sağlık alanına da dokunan yanıyor! Sorunlar üst-üste binmiş durumda… -… (Son maddeye de siz ekleyin sorunlarınızı!) Bu denli problemleri olan bir ülkeyi yönetmek için bu kadar insanın aday olması sevindirici. Demek ki ülkemizde elini taşın altına koyacak olan onlarca insanımız var! Ancak bu durum bende şüphe yaratmıyor değil! Yıllardır devam eden ve birikmiş bu kadar sorunumuz olduğuna göre, ülkeyi bugüne kadar yönetenler neden bu sorunları vakti zamanında çözmediler? Sorunları çözmek yerine, ne yaptılar? Aslında bu ‘ne yaptılar’ sorusunun yanıtlarını şu günlerde yine aynı siyasetçilerden duyuyoruz. Birbirini ‘rant’ konusunda suçlayan siyasetçilerin verdiği bilgiler yenir yutulur cinsten olmamanın yanında, geçmiş dönemde yapılanlar hakkında bilgi sahibi olmamızı da sağlıyor. Zihinlerde ki şüphe ise bu noktadan itibaren başlıyor: Acaba seçimler “Rant kavgası mıdır?” diye insan sormadan edemiyor. İşin komik yanıysa siyasetçilerin bu soruyu zihinlere yerleştirmeye çalışması. Fakat birbirini suçlama yarışına giren partililerin yarattığı bu soru mideleri bulandırsa da, ben seçimlerin öyle olduğunu düşünmüyorum. Her şeye rağmen, aday olan tüm siyasetçilerimize ve özellikle siyasete yeni adım atanlara, neye aday olduklarını hatırlatmakta fayda gördüğümden, bunları kaleme aldığımı belirtmeliyim. Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Açık Mektup ---17.04.2009 |
| Değerli iktidar sahipleri: Öncelikle 19 Nisan erken genel seçimlerinde elde ettiğiniz başarı için tebrik eder, iktidarınızın ülkemize hayırlı olmasını diler, vakit ayırıp bu satırları okuduğunuz içinde şimdiden teşekkür ederim. İlk iş olarak ülkemizin en ciddi sorunu olan ekonomiyi düzeltme yoluna gideceğinizi düşünüyorum. Bu sorunu propaganda döneminde dallandırıp budaklandırmış, farklı yönlere çekmiş, kaynağı konusunda gerçekçi olmayan öngörülerde bulunmuş olabilirsiniz. Ancak şu gün itibariyle bu sorunu gerçeklere dayanarak çözmek durumundasınız. Bulunduğunuz konumun gerçeklere riayet etme hususunda size zorunluluklar verdiğini hatırlatmak istiyorum. Zira ülke insanının günü birlik ve popülist politikalarla, çözülmüş gibi gösterilen ve sonraları daha da büyüyen sorunlara artık tahammülü kalmamıştır. Bir ekonomist olmamama rağmen ülkemizde ikamet eden her bireyin bildiği gibi bende, ülke ekonomisinin bu duruma düşmesinde ki en önemli etkenin, kamunun bütçeye olan yükü olduğunu gayet iyi biliyorum. Son iktidar döneminde hükümet yetkililerinin de dediği gibi “maaşların ödenebilmesi için dolaylı vergilerin yüksek olması gerekiyor” sözlerini sizlere hatırlatmamda fayda var. Muhtemelen, kamu çalışanları ve emeklilerin maaşları, diğer taraftan kamu giderlerinin bütçede ki ağırlığını sizlerde yaşayacaksınız. Şüphesiz bu durum son iktidarın -kimilerine göre- katkıda bulunduğu ancak tümüyle kendisinin yarattığı bir durum değil. Eğer sizlerde, iktidarınız döneminde bu sorunu çözmezseniz, oluşan bu sorun yumağını ne yazık ki daha da büyüteceksiniz. Bu durumda da ülkenin geleceğini de karartmış olacağınızı bilmenizi isterim. Kamunun düzene girmesi konusunu özellikle gündeminize getirmek istiyorum. Bu konunun sağlıklı bir şekilde çözülmesi, diğer alanlarda ki birçok sorunun çözümünü kolaylaştıracağı su götürmez bir gerçektir. Kamuya ayrılan bütçenin daralması: Eğitim, sağlık vs. gibi birçok alanda yaşanan sorunların bertaraf edilmesini ve yatırım yapılabilmesini; özel sektöre desteğin sağlanmasıyla üretimin artmasını ve bu sektörde çalışmanın özendirilmesini; yüksek tutulan vergi yükünden kurtulacak vatandaşın rahat nefes almasını sağlayacaktır. Kamuda verimliliğin arttırılmasıyla boşa geçen ve aslında hepimizin en değerli varlığı olan zamanı, çok daha akılcı bir şekilde yönetmemize olanak sağlayacaktır. Diğer taraftan ülkemizde hâsıl olan, memurlar ve özel sektörde geçici olarak çalışıp memur olmak isteyenlerin yarattığı verimsizliğinde ortadan kalkmasına sebep olacaktır. Ayrıca bu durumun yarattığı sosyal adaletsizlikte, dolayısıyla ortadan kalkacaktır. Tüm bu gerçeklerden yola çıkarak, üreteceğiniz politikaların ülkenin geleceğini teminat altına alabilecek kapasitede olması, hayati önem taşımaktadır. Devletin bir iş kapısı olmaktan çıkıp, derhal, çağımızın gerekliliklerine uygun olarak ‘koordinasyonu sağlayan’ bir birim halini alması gerekmektedir. Ülkemizin en büyük sorununun Kıbrıs Sorunu olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak en büyük işletmemiz halini alan kamunun, yukarıda da sözünü ettiğim diğer sorunlarımızın temelini oluşturduğu ve kendi içindeki sorunlarıyla içinden çıkılmaz bir hal aldığı gün gibi ortadadır! Kendi ayakları üzerinde durmak isteyen KKTC’nin önündeki en büyük engel olan kamudaki sorunlar, sizinde birincil sorununuz olmalı. Seçime katılan tüm siyasi partilerin propaganda döneminde dile getirdiği Kıbrıs Sorununun çözülmesi vizyonuna atıfta bulunarak, ancak kendi ayakları üzerinde durabilen bir KKTC ile istenilen çözüme ulaşılabileceğini belirtmek isterim. İktidar sürecinde başarılı olmanızı dileğiyle… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Çözümsüz Seçim ---21.04.2009 |
| Merak ve heyecanla beklenen seçim nihayet gerçekleşti. Sonuçlar üzerine şüphesiz çok yorum yapılacak. Muhtemelen sonuçlarla ilgili olarak yapılan yorumlarda “ben demiştim”, “ben söylemiştim” vs. şeklinde cümleler geçecek. Bu furyaya katılan biri olarak ben de alıntılar yapacağım… KADEM’in araştırması ülkemizde çok tartışılmıştı. Konuyla ilgili 6 Nisan 2009’da yazdığım “Anket Savaşları” başlıklı yazımda aynen şunları söylemiştim. “KADEM’in anketi üzerine yapılan tartışmaları, söylenen sözleri duydukça şaşırmıyor değilim! Zira aynı kurum vakti zamanında, şu anda onu eleştirenlerin istediği sonuçları verdiğinde, bu tartışmalar zıt yöndeydi. Ayrıca o dönemde KADEM’in yaptığı araştırmaların sonuçları, neticeyi vermişti diye anımsıyorum. Tüm bunlar bir yana benimde hocam olan Muharrem Faiz’in bilime ne kadar önem verdiğini, bilimsel çalışmalarını, üniversite hocalığını göz önüne aldığımızda yapılan eleştirileri daha düzeyli bir seviyeye çekmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum. İçinde birçok bilimsel yöntem kullanılan bir çalışmayı bu kadar basitleştirmek, bilime sırt çevirmek, bu denli sözlerle suçlamaya kalkışmak ve ardından da ülkeyi yönetmeye aday olmak sizce de tezat değil mi? “ Demek ki bilime sırt çevirmek cezasız kalmıyor. Eklemeden edemeyeceğim bir başka olaysa, bu satırları yazdığım dönemde UBP yanlısı olmakla suçlanmış olmam. Oysa –yukarıda da açıkça belli olduğu üzere- yazımda sözünü etmeye çalıştığım şey, bilimsel bir çalışmayı bu denli eleştirmenin yanlış olduğuydu. *** Son ana kadar isim vermeden çözüm vizyonuna işaret ederek açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanımızın gerekli mesajı alıp almadığını açıkçası merak ediyorum. Zira çözüm istememekle ‘suçlanan’ ancak çözüm yanlısı olduğunu söyleyen bir partinin tek başına iktidar olabilecek bir seviyeye ulaşması, onu çözüm istememekle suçlayanlara bir soru sormayı gerektiriyor: “Acaba bu sonuç halkın çözüm vizyonundan uzaklaşmış olduğu anlamına mı geliyor?” Şahsi fikrim bunun zıttı yönünde. Bana göre çıkan sonuç halkın çözüm istemediği anlamına gelmiyor. Bana göre son iktidar dönemi gösterdi ki çözüm vizyonu salt partilerle ilişkili bir şey değil! Bu konuyla ilgili yine bu sütunda 14 Nisan tarihinde kaleme aldığım “Rant Kavgası” başlıklı yazımda şunları söylemiştim: “Kıbrıs sorununda her partinin çözüm yanlısı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu noktada yapılan tartışmalarda gülünç bir durumu ortaya koyuyor aslında. Partiler, birbirini, başına ‘aslında’ kelimesini koyarak çözüm istememekle suçluyor; ancak çözümün herhangi bir partinin elinde olmadığı aşikâr. Zira “Kıbrıs Sorununu Çözeceğiz” sloganıyla gelen partinin iktidarına tanıklık etmiş olan KKTC halkına, halen daha “çözümü biz yaparız” demenin inandırıcılığı ne seviyede merak ediyorum? Bu noktadan hareketle partilerin Kıbrıs Sorunu argümanını kullanmasını anlayamıyorum.” Demek oluyor ki halkımızda bu argümanı ısrarla kullanmaya çalışanları anlayamamış… *** Seçimin mesajları üzerine konuşmaya devam edeceğiz. Ama şu an itibariyle diyebiliriz ki bu seçimler “çözümsüz seçim” olmuştur. Yani çözüm vizyonu, evet önemli! Ancak yukarıda da söylemeye çalıştığım gibi bu konu hükümet edenlerin elinde değil! Görünen o ki Kıbrıs Türk halkı nezdinde de bu gayet iyi anlaşılmış durumda… Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Ulusal Demokrat Modeli ---25.04.2009 |
| UBP 19 Nisan erken genel seçimlerinden birinci parti olarak çıktı! Birinci parti olarak çıktı çıkmasına da “acaba tek başına mı iktidar olacak yoksa koalisyona mı gidecek” sorusu şu günlerde herkesin aklında ki soru. UBP Genel Başkanı Derviş Eroğlu “26 milletvekiliyle hükümet riskli değil sıkıntılı olabilir. Ama arkadaşlarıma güveniyorum” diyor ve ekliyor, “26 ile hükümet kurarız”. Eroğlu kurarız diyor ancak toplumda koalisyon kurulacağına dair genel bir kanı var. Zaten işin komik yanı da burada… Hükümeti kurma yetkisine sahip olan bir parti, tek başına iktidar olabiliriz, koalisyona ihtiyacımız yok diyor. Diğer taraftansa “yoo hayır koalisyon kurmalısınız” diyen bir cephe var. Peki, bu karşı çıkmanın, koalisyon kurma gerekliliği ile ilgili sözlerin altında aslında ne yatıyor? Bu sözlerin altını doldurmak için neden olarak “birileri hasta olur gelemez, ya da dış görevler nedeniyle hükümet zora girer” gibi etkenlerin dile getirilmesinin gerçekleri net olarak ortaya koyduğunu düşünmüyorum. Gerek Türkiye’den gerekse diğer ülkelerden, UBP’nin çözüm istemeyen bir parti olarak hükümet etmesi halinde, müzakere sürecinin sekteye uğrayacağına dair açıklamaların gelmesi şüphesiz “Annan Planı” döneminde UBP’nin takındığı tavırdan kaynaklanıyor. Bu durumda çıkış noktası koalisyon gibi gözüküyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz “koalisyon kurma gerekliliği” de bundan kaynaklanıyor. Bunlar sır değil ve yapılan açıklamalara baktığımızda durum gün gibi ortada. Bunun farkında olan Eroğlu ''Müzakerelerin kesilmesi diye bir düşüncemiz olmamıştır ve olmayacaktır. Çünkü bir anlaşmaya varabilmek için müzakere şarttır'' şeklinde ne kadar sözler söylese de, önce Türkiye’yi sonra tüm dünyayı ikna edebilmek için daha fazla şey yapması gerekiyor. Bu gereklilik UBP’yi koalisyona itecek gibi gözüküyor. Olası formüllere bir göz atalım: UBP – CTP: İmkânsız. UBP’nin bu mesajı verebilmesi için en yakın formüllerden biri bu; ancak malum gerekçelerden dolayı bu imkansız. UBP – ÖRP: Ütopik. Ankara’nın baskılarıyla böyle bir hükümet kurulma olasılığı olduğunu söylemek için kâhin olmaya gerek yok! Ancak böyle bir olasılık var gibi gözükse de, UBP’nin kendi içinde derin yaralar açacağından, bu formül ancak bir ütopya olabilir. Eroğlu bunu ne tabanına, ne de kendi milletvekillerine anlatabilir. UBP – DP: Çözümsüz. Amaç sözlerin ötesine geçip müzakere sürecini sekteye uğratmamak adına mesaj vermek için koalisyon kurmaksa, böyle bir ittifak mantıksız ve çözümsüz olur. UBP – TDP: Mantıklı. UBP’nin tek çıkış yolu TDP ile yapacağı koalisyondan geçiyor. TDP çözüm vizyonu olan, AB yanlısı ve propaganda döneminde UBP ile ters düşmeyen tek parti. Bu durumda UBP – TDP koalisyonu en gerçekçi ve mantıklı bir yol olarak göze çarpıyor. Sonuç olarak bana göre UBP’nin yapacağı en mantıklı seçim TDP ile oturup anlaşmaktan geçiyor. Geçtiğimiz gün Öğlen Ajansına konuk olarak aldığım Mehmet Çakıcı, anladığım kadarıyla böyle bir teklife açık. Zaten kendiside bunu dile getiriyor. Öte yandan halkın böyle bir derdi olmadığı da çok açık. Önceki günkü yazımda bunu anlatmaya çalışmıştım. Fakat görünen o ki dışarıdakileri ikna etmek gerekiyor. Bunları görmek için kâhin olmaya gerek yok! Zaten öyle bir derdimde yok! Ayrıca koalisyon modeli konusunda yanılıyor da olabilirim, fakat aklın yolu bir diye düşünüyorum. Bu durumda ise “UBP-TDP Koalisyonu Hayırlı Olsun” demekten kendimi alamıyorum. Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Bu Bayrak Neyi Temsil Ediyor? ---28.04.2009 |
| Haber şöyle başlıyor: “ADANA Tenis Dağcılık ve Su Sporları Kulübü’nün (ATDSK) uluslararası tenis turnuvası için bastırdığı davetiyede, Güney Kıbrıs Rum Kesimi Bayrağı’ndaki Kıbrıs haritasında, KKTC ve Rum Kesimi farklı renklerle yer aldı.” Ve şöyle devam ediyor: “Olayın teknik bir hata sonucu meydana geldiğini bildiren ATDSK Başkanı Hilal A. Aksöz şunları söyledi: Baskıyı yapan matbaa, davetiyede yer alan 16 ülkenin bayrağıyla ilgili görselleri internetten indirmiş. Ancak, Rum Bayrağı ile ilgili görseli dikkatle incelenmemiş. Bilerek yapılmış bir hata değil.” Önce bayrağın nasıl bulunduğu ile ilgili konuşalım. Haberde geçtiği gibi bu bayrağı internet ortamında bende bulmaya çalıştım. İnternet ortamında görsel bir şey veya bilgi arıyorsanız ilk yazacağınız adres şüphesiz www.google.com olur. Söz konusu adrese birçok isim yazdım. Önce resmi bir organizasyon olduğu için “Republic of Cyprus”, “Cyprus”, “Kıbrıs Cumhuriyeti” yazdım ama bu bayrağa rastlamadım. Ardından muhtemelen bir Türk olan davetiyelerin dizaynını yapan arkadaş gibi düşündüm “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi”, “Kıbrıs”, “KKTC”, “Rum Cumhuriyeti”, “Rum Bayrağı” yazdım ama yine de bulamadım. Yani interneti çok iyi kullanmama rağmen ben bu bayrağı internet ortamında bulamadım. O arkadaş ne yazdı ve buldu, açıkçası merak ediyorum. Neyse, hazır internetteyken haberin yayınlandığı sitelere de baktım, haberden çok yapılan yorumlar ilgimi çekti! Bu yorumlarda kimisi, “Keşke Kuzeyi kırmızı yapsaydılar ve KKTC bayrağını ayrı koysaydılar” derken, kimisi de “Biz anca bunlarla avunuruz” diyor. Kimisiyse “Bir kere Rum Bayrağı değil, Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi değil, Kıbrıs Cumhuriyeti. Bu ne saçmalık” diyordu. Tüm bu tartışmalar bir yana bu bayrak neyi temsil ediyor? Bayrağa baktığınızda KKTC bayrağı değil, Kıbrıs Cumhuriyeti bayrağı değil, hatta Annan Planında ortaya atılan bayrakta değil. Diğer taraftansa böyle bir bayrak ne bir federasyonu nede konfederasyonu temsil edebilir. Neticede bayrak şu aşamada hiçbir şeyi temsil etmiyor! Ancak anladığım kadarıyla olmayan ve daha önce üzerinde düşünülmeyen bir bayrak olduğu kesin. O zaman düşünelim… İlk bakışta “sanki 74 sonrası çizilmiş ve adanın gerçekleriyle örtüşen bir bayrak” diye düşünülebilir. Hatta propaganda açısından kullanılabilecek bir şey olduğu bile savunulabilir. Diğer taraftansa sık dile getirilen “Kıbrıs Cumhuriyetinde bizimde haklarımız var” düşüncesinden hareketle, ‘böyle bir bayrağın söz konusu hakların savunulmasında nasıl bir argüman olacağı?’ üzerine yorumlar ve düşünceler ortaya atılabilir. Kısacası siyasi görüşünüze göre konu üzerine birçok farklı yorumda bulunabilir, düşünceler üretebilirsiniz. Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum. Düşününde… Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte lütfen saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Gün Olur Alır Başımı Giderim ---1.05.2009 |
Hafta başından beri Orams davasıyla yatıp kalkıyoruz... Oysa bizler ‘O’ gün hiç gelmeyecek diye düşünüyorduk! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Bölgenin ‘Eski-Yeni’ Lideri (1.Bölüm) ---5.05.2009 |
| Türkiye’de ki kabine revizyonunda dikkatimi çeken tek husus Dışişleri bakanlığında ki değişiklik oldu! Bu değişikliğin, bir başka değişikliğin (BOP) devamı olduğu kanısındayım. Bu konuyla bağlantılı olan söz konusu değişikliği ele almadan önce BOP’un ne olduğunu anımsayalım. Büyük Ortadoğu Projesi: Belgelere göre Büyük Ortadoğu, batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya ve Moğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası'ndan Somali'ye kadar uzanan bir coğrafyayı temsil ediyor. Bu projeye göre ABD, bölgede yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir 'islam coğrafyası' dönüşüm stratejisi belirlemiş olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemekte. Halk arasında BOP’un algılanışı, yukarıda ki resmi yaklaşıma nazaran aslında çok daha farklı. Türkiye’de dâhil olmak üzere söz konusu bölgelerde yaşayan halkın BOP’tan anladığı şu: ABD’nin yeraltı kaynakları açısından zengin olan yukarıda adı geçen bölgelerin zenginliğini ele geçirmek için izlediği strateji! Bizlerin bir önceki ABD Başkanı George Bush’tan daha yüksek tonda duyduğu söz konusu strateji, aslında ABD Kongresinin 1957’de kabul ettiği ‘Ortadoğu’da Barış ve İstikrarı Koruma’ başlığını taşıyan ve Eisenhower Doktrini olarak anılan kararın devamı niteliğinde. Yine halk tarafından dile getirilen “ABD günlük politika üretmez! Onlar 50 yıllık, 100 yıllık politikaları devam ettirir” sözlerine atıfta bulunmadan bu konuyu geçemeyeceğim. Hal böyleyken, bundan 52 yıl önce belirlenen strateji ile politikalar üreten ABD’nin süreç içerisinde başarılı olduğunu söylemek imkânsız. Hatta bölgede ‘Barış ve İstikrarı Koruma’ diye adlandırılan kararın gönümüzde tamda zıt yönde hayat bulduğu gerçeği gözler önünde. Buna son örnek ise Irak! Peki, Türkiye bunun neresinde? Devamı Cuma günü… Aslında bu soru ABD’nin ‘başarıya’ ulaşamamasında kilit noktada yer alıyor. Bu noktadan hareketle geçen yıllar içerisinde ABD’nin gerek soğuk savaş döneminde, gerekse ilk Körfez savaşı, sırası ve sonrasında Türkiye’yi maşa olarak kullanmaya çalışmasından kaynaklanıyor. Bölgede yüzyıllar boyu İstanbul’dan çıkan kararlar doğrultusunda yönetilen halkların geleneği ‘patron ülke’ konumuna gelmek isteyen ABD’nin karşısına çıkmış olan en büyük engel. Bu engelin altında yatan etmenler ve söz konusu geleneğin birazda üzerine giderek Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ı günümüzde bölgede ki en popüler ‘lider’ konumuna getirdiği ortada! Bu konuma gelmek önemli! Ancak bu liderliği sağlamak ya da daha doğru tabirle bu liderliğe ihtiyaç olduğunun farkındalığı ile hareket etmek, şüphesiz çok daha önemli… (Devamı Cuma günü…) *** Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Bölgenin ‘Eski-Yeni’ Lideri (2.Bölüm) ---8.05.2009 |
| (Salı günkü yazının devamı!) Söz konusu farkındalık ile hareket eden ve Türk dışişlerini bilhassa Ortadoğu konusunda uzman olarak kabine dışından yöneten –ya da gölge dışişleri bakanı olarak görülen- Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun bugün Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturması, gelecekte Türkiye’nin bölgedeki rolünün ne olması gerektiğini perçinleyecek gibi gözüküyor. Zira bu adım gerek AB’ye gerekse ABD’ye verilmiş ciddi bir mesajı da içeriyor. Türkiye ABD’ye “bölgeye önem veriyoruz” mesajını daha güçlü ve meşru bir şekilde verirken, AB’ye de “Türkiye bölgesinde sözü dinlenen ve etkin ülke olacaktır” diyor. AB bu mesajı almıştır. Zira bu atama sonrası AB’den gelen tepkiler bunu açıkça ortaya koymaktadır. Diğer taraftan AB’nin sürekli arıza çıkarmasına yönelik Türkiye’nin bu iddia ile Ortadoğu’da etkin rol alması, bugün arıza çıkaran ve bu atamayı ‘müzakerelerden uzaklaşma’ olarak algılayan AB’nin belki de tek korkusu gerçekleşiyor, Türkiye ilerde muhtaç olduğu ülke noktasına geliyor. Kim bilir belki de, AB’ bu farkındalıktan hoşlanmamış, AB süreci sayesinde kendisine bağımlı bir Türkiye’nin devamlılığından yanadır. (Bu başka bir yazının konusu!) İşin AB boyutu böyle gibi gözüküyor. Peki, ABD boyutu? ABD’nin Türkiye’deki bu farkındalığı anlamasını sağlayan ilk olay 1 Mart tezkeresiydi! TBMM tezkereyi kabul etmemiş, Türk hava sahası, liman ve toprakları en önemlisi İncirlik Hava Üssü Irak’ı işgal etmeye hazırlanan ABD’nin kullanımına açmamıştı. Türkiye ABD’ye “bölgemde bilgim dışında ki hareketlere izin vermem” diyordu. Hem de ABD’nin silahı demokrasiyle! Uzun yıllar bu olaydan ötürü taraflar arasındaki ilişki en düşük seviyede –ki ben buna ‘çekingen stratejik ortaklık’ diyorum- sürmüş ancak bağlar kopmamıştı. Bu bağların eskisinden daha kuvvetli bir şekilde yeniden tesisi için yine ABD adım atmış, yeni Başkan ilk olarak Türkiye’yi ziyaret etmişti. Obama’nın geçtiğimiz ayın başında Türkiye’ye yaptığı bu ziyareti ve verdiği mesajları anlamak yerine, bu önemsemeyi iyi okuyan Türkiye’nin, ona verdiği mesajları anlamaya çalışmak daha doğru olacaktır. Evet, ABD dünyada süper güçtür! Ancak 1957 yılından günümüze farklı isimler ve projelerle, aynı stratejide yol almaya çalışan ABD’nin “barış ve demokrasi” argümanını kullanarak ve bölgeyi daha barıştan yoksun, daha fazla demokrasiden uzaklaşmış hale getirerek bölgede hâkimiyet kuramadığı ve kuramayacağını anlaması, geçte olsa yine kendileri tarafından anlaşılmıştır. Daha iyisi Türkiye’de bunu anlamıştır. Peki, Obama’ya Türkiye’de verilen mesaj nedir? ‘Bölgede Türkiye’nin ancak liderliği söz konusu olabilir. Tarihte bunu göstermektedir.’ Bu arada akıllarda ki soru işaretini kaldıralım. Bu rol Türkiye’yi doğuya yaklaştırmak anlamını taşımamaktadır. Aksine AB’ye hazırlanan, bölgesinde güçlü hatta lider konumunda ki Türkiye başta Ortadoğu olmak üzere tüm kesimlerin çıkarınadır. Bu noktadan hareketle, bölgenin ‘eski-yeni’ lideri konumunda ki Türkiye’nin, ‘Ermeni Sorunu’, ‘Kıbrıs Sorununu’, ‘İsrail-Filistin Sorunu’ vesaire gibi konuları, kendi istekleri doğrultusunda, bir sorun olmaktan çıkarma konusunda ne kadar başarılı olabileceğini anlatmaya kalkışmanın beyhude bir uğraş olacağı kanısındayım. Bu bir düş müdür, yoksa tarihi gereklilik mi? Varın bu sorunun cevabını siz verin… Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Fotoğrafın Perde Arkası ---13.05.2009 |
| 29 Nisan 2009 tarihinde Cumhurbaşkanlığında mecliste temsil edilen siyasi parti liderleri bir araya gelmiş, ATAD’ın Orams davasıyla ilgili yorumu değerlendirilmişti. Bu değerlendirme toplantısı sonrası, hepimizin özlemle beklediği, memnuniyetle karşıladığı bir tabloyu yansıtıyordu ajanslara düşen fotoğraf. Söz konusu fotoğrafta Cumhurbaşkanı’da dâhil olmak üzere her fırsatta birbirini suçlayan tüm liderler bir araya gelmiş isterlerse tek ses, tek vücut olabildiklerini başta Kıbrıs Türk halkı olmak üzere tüm dünyaya göstermişlerdi. Yukarıda da belirttiğim gibi bu tabloyu özlemle bekliyorduk ve işte gerçekleşmişti. Liderler 3 saat 20 dakika ATAD’ın yorumunu değerlendirmiş, ortak bir metinde anlaşmışlardı. Nihayetinde bu ortak metni Cumhurbaşkanı açıklamıştı: “ATAD’ın bu kararı, Kıbrıs’ta şu anda devam etmekte olan müzakere sürecine de ciddi bir zarar vermiştir. Bu kararla henüz sonuçlanmamış olan Orams davasındaki hukuki süreçte son noktayı koyacak olan İngiliz İstinaf Mahkemesi’nin ATAD’ın yaptığı şekilde Kıbrıs’taki gerçekleri dikkate almayarak bir karar üretmesi durumunda, müzakere süreci bir daha düzeltilmesi mümkün olmayan bir şekilde zedelenecektir.” Cumhurbaşkanı alınan kararı bu sözlerle dile getiriyordu, ancak bu kararı almak tam 3 saat 20 dakika sürmüştü. Peki ama neden 3 saat 20 dakika sürdü? Toplantı sırasında kamuoyu merakla Cumhurbaşkanlığında süren görüşmeden çıkacak açıklamayı bekliyordu. Dışarıda kalanların aklında “Talat masadan kalkacak mı, kalkmayacak mı?” sorusu vardı. Aslında aynı sorunun cevabı o dakikalarda içeride de tartışılıyordu! İçerde kim ne söylüyor, neyi savunuyordu? Önceki gün Öğlen Ajansı’nda ki konuğum TDP Genel Başkanı Mehmet Çakıcı’ydı. Sayın Çakıcı bu toplantının perde arkasını canlı yayında anlattı. Toplantıda, UBP ve DP İngiliz İstinaf Mahkemesinin kararı ATAD’ın yorumuyla örtüşürse, derhal masadan kalkmak gerektiğini savunurken, CTP ve ÖRP bu öneriye ılımlı yaklaşıyordu. Bu konu tartışılırken ise Cumhurbaşkanı da bir ara masadan kalkabileceğine dair sözler söylüyordu. TDP ise masadan kalkmayı kesinlikle tasvip etmiyordu. Neticede tartışılan husus alınan kararın son cümlesi üzerineydi! İçeride son cümle tartışılıyordu. Cümle “Müzakere süreci askıya alınacaktır” diye mi bitsin, yoksa ““Müzakere süreci bir daha düzeltilmesi mümkün olmayan bir şekilde zedelenecektir” şeklinde mi bitsin? Sonuç olarak görünen o ki TDP’nin diretmesiyle, kesin yargılar içermeyen uyarıcı manaya gelen bir karar üretilmişti. Toplantıda UBP ve DP hatta ÖRP’nin masadan kalkmaya yönelik telkinlerde bulunması sürpriz değil! Ancak CTP’nin ve dolayısıyla Sayın Talat’ın masadan kalkmaya yönelmesi oldukça manidardır. Adada çözümü sonuna kadar savunan ve arzulayan CTP kanadını bu noktaya getiren Avrupa Birliği bana kalırsa bir kez daha düşünmeli. Diğer taraftan fotoğrafta dikkatimi çeken bir başka husus ise solu temsil eden parti liderlerinin Cumhurbaşkanının soluna, sağı temsil eden partilerinde sağ tarafına oturması oldukça manidardı. Şans eserimi böyle oldu bilemiyorum ama görünen tablo Cumhurbaşkanını da içine katarsak üretilen kararın 3’e 3’lük bir eşitlik neticesinde alındığını gösteriyordu. Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Eyyy Kıbrıs Türk’ü… ---19.05.2009 |
| Farkında mısınız? Kendisinin taraf olmadığı bir davadan yargılanıyor bu ülke! Birileri birbirini dava ediyor, başka birileri ise birbirini dava eden kişiler hakkında karar vermek için, başka başka birilerine danışma gereği duyuyor. Başka başka birilerinin yorumu konuya taraf olmayan başka bir ülkeyi, yani bizi etkiliyor. Ya da etkileyeceği söyleniyor… Öyleki, söz konusu yorum doğrultusunda alınacak kararın sonuçları, gerek ülkenin siyasi pozisyonunu, gerekse ülkenin bireylerini etkileyecek deniyor yine birileri tarafından! Bu ‘denmeler’ işi başka noktalara getiriyor. *** İşin dramatik tarafıysa o ülkenin yıllarını ‘kendi kaderini tayin etme’ politikasına vermiş olması! Gelin görün ki şimdi, o ülkenin kaderi için başka bir ülkenin alacağı karar bekleniyor! Taraf olmayan ama tamamen onu etkileyen, o ülkenin siyasetçileriyse bir araya geliyor ve o başka ülkenin vereceği karara göre pozisyon alacağını hep bir ağızdan deklare ediyor! Yani o başka ülkenin alacağı kararı şimdiden tanımak, benimsemek zorunda bırakılıyor. Yani, eli kolu bağlı olarak, “bu karardır benim ülkemin kaderine yön vermemi sağlayacak olan” diyor. Dedirtiliyor… En kötüsü, demek zorunda hissediyor kendini! *** Eyyy Kıbrıs Türk’ü… Odaklandırılmışsın... Sözde alternatifler üretiyor, farkına varmadan konuşuyorsun: —O başka ülkenin senin ülkeni kötü duruma sokacak karar alamayacığını düşünüyorsun. —O başka ülkenin senin ülkeni düşünmediğini, kendine göre karar alacağını düşünüyorsun. —O başka ülkenin senin ülkende süren müzakere sürecini zora sokamayacağını bu nedenle davayı askıya alacağını düşünüyorsun! Düşündüklerin o başka ülkenin hareketlerine ve alacağı karara odaklanmış! Fikrinde, zikrinde o başka ülkeyle ilgili... Seninle ilgili hayati bir kararı, “o başka ülke alacak” diyorsun, ne dediğinin farkına varmadan! Bahanende hazır “Dünyada konjonktür böyle” diyorsun. Farkında değilsin! Dedirtiliyorsun ve odaklandırılmışsın! Düşüncelerini kısıtlayan cam duvarları göremiyorsun, kör edilmişsin. Birileri sana “Düşün! Ama bu çerçevede” diyor! Güçsüz hissediyorsun kendini! Güçsüz olduğuna inandırılmışsın! Oysa en güçlü gözüktüğü anda güçsüz, en güçsüz gözüktüğü anda güçlü olabileceğini unutuyorsun! Gücünün fikirlerinde, zihninde olduğunu unutmuşsun. Unutturulmuş sana beynin! Odaklanmadan, özgür düşünceler üreterek sorunlarını çözebileceğinin farkına varamıyorsun! Oysa sirkte pusuda bekleyen hırsız, ipteki canbaza kilitlenmiş gözlerini gördükçe, kıs kıs gülüyor, ellerini ovuşturuyor... Odaklanmış beyinlerden elde edeceği kazanımları düşündükçe, yüreği heyecanla atıyor o hırsızın! Senin ülkenin geleceği hakkında karar verme münasebetsizliğini sergileyenlere karşı güçlü hissetmelisin! Zira o güç beyninde… Kendine gel! Sıyrıl odaklanmışlıklarından, ön yargılarından. Düşün, üret, hayal kur, özgür ol... Kendin için, ülken için, geleceğin için! Güçlü olmak için üret… *** Eyyy Kıbrıs Türk’ü ‘olmaz’ denileni gerçekleştiren Atamızı andığımız bu günde, sana olmaz denilenleri gerçekleştirmen ümidiyle... 19 Mayıs Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramınız kutlu olsun. Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| “Geç gelen adalet, adalet değildir.” ---5.06.2009 |
| Yukarıdaki cümleyi dün Çalışma Bakanlığında kullandım. “Çalışma Bakanlığı ve Adalet ne alaka” dediğinizi duyar gibiyim. Anlatayım... 2007 yılı Aralık ayından, 2008 Haziran ayı başına kadar ülkemizde çok köklü olan bir kuruluşta altı ay süreyle çalışma talihsizliğini yaşadım. Talihsizlik diyorum çünkü: İşe başladıktan sonra ilk ayın maaşını ikinci ayın sonunda alabildim. Kendi kendime “olur yau belliki sıkıntıları var idare ederiz” dedim. İkinci ayın maaşınıysa iki taksit halinde üçüncü ve dördüncü aylarımda alabildim. Yine kendi kendime konuşmaya başlamış, hatta iç dünyamda konuyu tartışıyordum “ne oluru Cem! Adamlar emeğini sömürüyor... Kendine gel..! Ama yok işi bırakırsam içerde kalan paramı alamam. Biraz daha dayanayım, baksana adamlar sıkıntıyı atlatıyoruz diyorlar, belki işyerinin sıkıntısı geçer ve kalan paramıda alırım.” İşyerimin paramı vereceğine dair sözleri ve bendeki “çıkarsam kalan paramı alamam” düşüncesi beni oraya bağlıyordu. Yaklaşık dört ay boyunca yarın ödüyoruz, haftaya kesin, bir anlaşma yaptık paranın gelmesini bekliyoruz, vesaire gibi bahanelerle içerde kalan paramı yine alamadım. Benim iyi niyetim devam ettikçe, karşı taraf bunu yüzsüzce kullanıyordu. Elbette sabrında bir sınırı var. Neticede olayı “Çalışma Dairesine” taşıdım ve şikâyetçi oldum. Paramı bana ödeyeceğini söyleyen köklü kurum çalışma dairesi müfettişlerine “ödemeyik” demiş. Çalışma daireside 2009 Mart ayında dosyamı Çalışma Bakanlığı hukuk bürosuna göndermiş. Dün oradaydım... Başlıktaki cümleyide bana “davanız karşı tarafa daha okunmadı! Dava okunduktan sonra Ceza mahkemesine gidecek. Ama dava ne zaman mahkemeye gider bilemiyoruz. Prosüdür çok!” diyen kişiye söyledim. Sözde işçinin hakkını savunacak olan Çalışma Dairesi ve Bakanlık aylar geçmesine rağmen emeğimi sömüren işyerinin yanında yer alıyor ve iş uzadıkça uzuyor. Bu uzama, ‘Emek Hırsızlığı’ yapmaktan çekinmeyen o köklü kurumu cesaretlendiriyor. İş bu kadarlada kalmıyor, aynı kişinin verdiği bilgilere göre ‘Ceza Mahkemesi’ genellikle mağdur olan işçinin parasının ödenmesi konusunda karar almıyor! İşyerini cezalandırıyor... Parasını almak isteyenler ayrıca hukuk davası açmak zorunda kalıyor. O zaman neden Çalışma Dairesine şikayette bulunuyor ki çalışma izni ile bu ülkede çalışan ve işveren tarafından mağdur edilen kişiler? Hakkını alamayacaksa ve sadece işyeri cezalandırılacaksa, maaşını alamayan kişilerin ne işine yarayacak bu şikayet? Davanın açılması ve sonuca ulaşılması için geçen süreyse işin traji-komik yanı! Hadi ben burada yaşıyorum ve davayı bekleyebilir, hakkımı sonuna kadar savunabilirim. Ya bu ülkeye geçici olarak çalışmaya gelen kişilerin mağduriyetleri ne olacak? Devlet bu kişilerin buraya gelip çalışması için en sert yüzünü gösterirken, onlar mağdur olduğunda aynı sertliği işverenlerine karşı neden göstermiyor? Devlet bu ülke için emek üreten, çalışan kişilerin emeklerini çalmaya kalkışan hırsızlara karşı en sert yüzünü göstermekle yükümlü değil mi? Yoksa devletin buna ayıracak zamanı yok mu? Devlet ülkesine geçici olarak gelen kişileri bu emek hırsızlarına karşı koruyamazken kendi vatandaşını nasıl koruyacak? Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Hala Daha “Atılan Ağaçlar!” ---9.06.2009 |
| 5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla ülkemiz çevreyi fark etti. Turizm, Çevre ve Kültür Bakanlığı pilot proje olarak “Atık Pil toplama projesi” düşünmüş ve bu projeyi anlamlı bir günde Dünya Çevre gününde başlatmıştı. Ne güzel, ne mutlu bir gündü o gün! Günün en mutlusuysa şüphesiz KKTC topraklarıydı. Gerçi yıllardır pillerle içli dışlı olan toprağın ağzı olsa ne söylerdi bilemiyorum. Herhalde “hadi canım oradan, tek sorunumuz pil mi?” falan derdi. Ya da “yaşasınnn! Bu coğrafyada artık pilleri yok etmek zorunda kalmayacağım” da diyebilir. KKTC topraklarının ne düşündüğü bir yana, bu proje açıklandığında aklıma gelen ilk soru “ülkemizin en popüler atığı acaba piller mi?” oldu. Daha sonrasındaysa 2 Ekim 2006 yılında Vatan Gazetesi için kaleme aldığım ‘Atılan Ağaçlar’ başlıklı yazım geldi. Söz konusu yazıda: “Dünyamız çok mu yeşil? Bölgemiz çok mu yeşil? Ülkemiz çok mu yeşil? Hayır mı? Elbette hayır! Bilhassa ülkemiz açısından yeşillikten bahsetmek, kör olmak anlamına geliyor sanırım. Yeşillik derken aklınıza salatalarımıza koyduğumuz, marul, maydanoz vs. gelmesin! Ağaçlardan bahsediyorum. Ülkemizde ağaç kıtlığının varlığı su götürmez bir gerçek. Yani bizler ağaç kıtlığının ne olduğunu biliyoruz. Ancak bilmek ile değer vermek ayrı şeyler. Biz değerini bilmiyoruz! “Hem ağaç yok diyorsun, hem de değer vermiyoruz diyorsun”, “Efendim olmayan şeyin değeri bilinir mi?” diyebilirsiniz... Neden mi böyle konuşuyorum. Açıklayayım; En basit şekilde söyleyecek olursak: Ağaç demek oksijen demek! Demek oluyor ki hayatımızda yaşamsal bir değeri var! Var, var olmasına da bizler KKTC’de yaşayan insanlar olarak acaba bu konunun önemini kavrayabildik mi? Elbette hayır. Neden mi? Çünkü: Kâğıt’ın ağaçlardan imal edildiğini hala öğrenemedik. Ülkemiz de hurda kâğıt enflasyonu yaşanıyor. Bu hurda kâğıtlarının tekrardan kağıt olarak bizlere, defter, kitap, doküman vs. olarak dönebileceğini unutmuş durumdayız! Tekrar kâğıt haline çevrilebilen hurda kâğıtlarının, dünyanın herhangi bir yerinde kesilme olasılığı olan birçok ağacı -ki yukarıda da söylemeye çalıştığım, ağaçsızlık kavramını iyi bildiğimiz düşünülürse- kurtarabileceği gerçeği ile hareket etmiyoruz, edemiyoruz. Edemiyoruz çünkü: Bu yönde bir organizasyon yok!” Diyordum… Üzücü olansa hala “demem”! *** Açık söylemem gerekirse o günden bu güne, bu konuda herhangi bir gelişmenin olmadığını görmek beni çok üzüyor. Hala daha geri dönüşümü en kolay olan ve ülkemizde bolca bulunan hurda kağıtları depolayıp fabrikalara gönderebileceğimiz bir hurda kâğıt depomuz yok! Maalesef hala daha ‘ağaçları’ atıyoruz çöplere… Bilinçsiz ve duyarsızca… *** Söz konusu çevre olunca söyleyecek söz elbette çok! Özellikle bu konuya eğilmemim sebebiyse Sn. Bakanın yapmış olduğu açıklamada bu konuya eğilmemiş olması! Diğer taraftansa Sn. Bakanın diğer konularda söyledikleri beni sevindirmedi değil! Ayrıca Sn. Bakanın son söz olarak söylediklerine başta kendisin önem vermesini dileyerek katıldığımı belirtmeliyim. Evet, Sn. Saner aynen dediğiniz gibi “Çevre bizim, hepimizin” lütfen özel günler dışında da sahip çıkalım. Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| ‘Vekiller’ geçici mi? ---12.06.2009 |
| Star Kıbrıs gazetesinin internet sitesi www.starkibris.net adresinde güncel olayları takip ederken bir haber dikkatimi çekti! Haberin başlığı “Rum vekillerin yarısı doktor” şeklinde atılmıştı. Başlığın dikkatimi çekmiş olması detaylarını incelemek için link’i tıklamamı zihnimde bir refleks haline getirmişti. Ve işte haber, bilgisayarımın ekranını tamamen kaplıyordu. Star Kıbrıs editörleri haberin spotuna şunu yazmış: “Güney Kıbrıs’ta gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerini kazanan 6 Kıbrıslı Rum’dan üçünün doktor olduğu belirtildi.” Spot cümlesinde geçen her ifade zihnimde farklı çağrışımlar yapsa da tek bir konu üzerine yoğunlaşmaya gayret gösteriyordum. Haberde 6 Kıbrıslı Rum’dan söz ediliyordu ki, sözünü ettiğim çağrışımlar sırasında aklıma takılan soru “bunlardan hangi 2’si ‘sözde’ bizi temsil ediyor acaba?” oldu! Öyle ya, Avrupa Parlamentosu’nda (AP) bize ayrılan koltuk sayısı iki ve son yapılan seçimlerde Rumlar bu iki koltuk için kendilerinden birilerini tercih etti! Ve bu tercih sonucunda bizim adımıza iki Rum AP’de yer alacak. *** Bize ayrılan koltuklarda kim oturacak sorusu ve sorunundan öte, bu vekiller acaba ne kadar süreyle bizi temsil edecek sorusu, yani başlıkta da belirttiğim gibi “vekiller geçici mi?” sorusu burada kilit noktada yer alıyor. Bu sorunun yanıtını aramak, birçok sorunun çözülmesi anlamına geliyor aslında! Zira vekillerin geçici olup olmayışı liderlerin yürüttüğü müzakerelerin başarısına bağlı… Liderler yürüttükleri müzakere süreci sonucunda bir anlaşmaya varır, söz konusu anlaşma referanduma sunulup her iki taraftan onaylanırsa AP seçimleri Kıbrıs’ta yeniden yapılacak. Ve bu sayede şu an bize ayrılmış ve Rumlar tarafından işgal edilen o iki koltuk bu, sefer Kıbrıslı Türkler tarafından doldurulacak. Diğer taraftan aynı soru 19 Nisan Erken Genel Seçimleri sonrasında oluşan meclis aritmetiği içinde geçerli. Şu an mecliste bulunan vekiller de Kıbrıs Sorununa çözüm bulunması halinde yeniden bir seçim atmosferine girecekler… Netice itibariyle Kıbrıs sorununun çözülmesi her iki kesim içinde başka bir şeyi de ifade ediyor; Rum Meclisi, Türk Meclisi ve AP için seçilen vekillerin geçici olup olmadığını! Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| “Devlet KIB-TEK’in üzerindeki kamburdur.” ---16.06.2009 |
| Başlıkta ki konuya geçmeden önce aklıma takılan bir soruyu gündeme getirmek istiyorum. Kıb-Tek Özelleşirse Parayı Kim Alacak? CTP-ÖRP hükümetinin en çok övündüğü icraat elektrik konusunda yapılan hamlelerdi. Bunla ilgili Sayın Soyer’in açıklamalarını gerek Öğlen Ajansı’na katıldığında gerekse diğer platformlarda izlemiş-dinlemiş-okumuş olmalısınız. Aslında CTP-ÖRP hükümeti bir açıdan bu icraatıyla övünmekte haklı; zira ülkedeki elektrik kesintileri yetersiz üretim olduğundan haddini aşmış, hafif rüzgârda dahi elektriklerimiz kesilir olmuştu. Hükümet bu konuya elini atmış, elektrik hatları yenilenmiş, yeni santraller kurulmuştu. İyi, güzeldi! Ancak hükümet bu atılımlarının faturasını vatandaşa kesmişti. Vatandaş faturalarına yansıyan yeni santral ücretlerini ödemeye mahkûm bırakılmıştı. (Hatta vatandaşlar halen daha bu miktarları azalsa da ödemeye devam ediyor. ) Ne var ki elektrik kesintilerinden bunalmış olan halk, bu miktarları ödeme konusunda ses çıkarmıyor, “denize düşen yılana sarılır” misali kuzu-kuzu ödemeye bugünde devam ediyor. Buraya kadar olan gelişmeleri ‘anormal gözükse de normal bir durum’ olarak nitelendirebiliriz. Sonuçta karşılıklı -vatandaş açısından zorunlu- bir çıkar ilişkisi söz konusu! Ancak! Eroğlu’nun son Ankara ziyareti sırası ve sonrasında dile getirilen KTHY, KIB-TEK ve DAÜ’nün özelleştirilmesi, bilhassa KIB-TEK açısından durumu ‘anormal’ bir seviyeye taşıyacak gibi gözüküyor. Evet diğer kurumlarında ayakta kalmasında vatandaşın verdiği vergiler ön planda, fakat yukarıda da belirttiğim gibi KIB-TEK’teki durum farklı! Bugün vatandaş verdiği vergi dışındaki paralarla bu aşamaya getirdiği KIB-TEK özelleşirse, bu özelleştirmeden gelen parayı kim alacak? Öyle ya bir nevi kar ortaklığı gibi bir durum var ortada… “Türkiye IMF'den para ister koşullarına katlanır, biz de Türkiye'nin koşullarına uyacağız” diyen Eroğlu söylediği gibi yapar, özelleştirme yoluna girerse, bu kar ortaklığından bizlerde payımıza düşeni alacağız herhalde! *** “Devlet KIB-TEK’in üzerindeki kamburdur.” Bu söz KIB-TEK’te bir dönem üst düzeyde çalışan birine ait. Kendisinden aldığım bilgilerde bu söz gibi bir o kadar ilginç aslında… CTP-ÖRP hükümeti döneminde enerji tasarrufu yapılması amacıyla yurt dışından alınan ‘tasarruflu’ lambalar konusunda ilginç bir bilgi edindim. Şu an KIB-TEK’in Lefkoşa sanayi bölgesinde ki ambarında 100 binden fazla lamba var. Yani tasarruf etmek için alınan lambalar ambarda boşuna bekletilerek israfa yol açıyor… Diğer bir husus ise KIB-TEK’in devletin üstünde yük olup olmayışıyla ilgili. Sözünü ettiğim kişi bu konuda isimlerde vererek ülkemizde ki firmaların elektrik borçlarını ödemediğini ve siyasi iradenin buna göz yumduğunu söylüyor. Bu durumda alacaklarını tahsil edemeyen KIB-TEK zarar eden bir kuruluş olarak lanse ediliyor. Personel konusuna da açıklık getiren söz konusu şahıs, enerji sektöründe hane başı üzerinden hesabı yapılan personel sayısının KIB-TEK’te normal düzeyde olduğunu söylüyor. Tüm bu bilgiler ışığında konuyu kambur olmaya getiren kişi son olarak şunu söylüyor: “Alacaklarını tahsil edemeyen, zarar eden bir kurum gibi gösterilen; tasarruf için binlerce liralık masraf yapıp ambarlarda bekletilen lambalar vesaire ile siyasi iradenin yönetimsel yanlışları, KIB-TEK’i devletin üstünde kamburmuş gibi gösteriyor. Oysa devlet KIB-TEK’in üzerindeki kamburdur.” Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Talat’ın Taktiği ‘mi?’ ---19.06.2009 |
| Geçtiğimiz gün Öğlen Ajansı’nda Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Hasan Erçakıca konuğumdu. Bu söyleşinin bir kısmı Star Kıbrıs gazetesinde yer aldı. Ancak konuşmanın detaylarında öyle konular vardı ki... Merak ettiğim hususlardan biri Cumhurbaşkanımızın son haftalarda sarf ettiği ve ciddi bir şekilde eleştirildiği sözlerin, müzakere masasına nasıl yansıdığıydı. Gerçektende “Sn. Cumhurbaşkanımız söylediği sözlerle elimizi güçsüzleştiriyormuydu?” ve “Rumlar bu sözleri masada kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyorlarmıydı?” Bu soruların yanıtları Sn. Erçakıca vardı! Yanıtladı da... Erçakıca, Sn. Cumhurbaşkanının “müzakerelerden çekilme lüksümüz yoktur!”, “29+ kabul edilmişti” gibi sözlerini bir durum tespiti ve gerçeği yansıtma olarak yorumluyor. Bu sözlerin masada, direk olarak değil belki ama dolaylı olarak Rumlar tarafından kullanıldığını söylüyor. Düz bir mantıkla olaya bakıldığında Sn. Cumhurbaşkanını eleştirmemek elde değil! “Madem öyle eyyy Cumhurbaşkanım, neden Rumlara koz veriyorsun?” diyerek, öfkeyle karışık Cumhurbaşkanımızı eleştirebiliriz. Fakat burada aslında başka bir soru, hatta bir gariplik var! Sizcede Sn. Cumhurbaşkanımız bu sözlerinin Rumlar tarafından bu şekilde kullanılabileceğini bilmiyor mu? O halde neden bu sözleri söylüyor! İki yanıt var: 1) Cumhurbaşkanı elinin güçsüz olmasını istiyor. 2) Rumların ellerinde koz varmış gibi düşünmesini istiyor. Birinci yanıtın mantıksızlığı gün gibi ortada olduğuna göre ikinci yanıtı çözmeye çalışalım. Rumların böyle düşünmesini Sn. Cumhurbaşkanı neden istesin? Bu etki Rumları ne yapmaya itiyor? Bu soruların yanıtıda yine Erçakıca’nın sözlerinde gizli! Erçakıca geçtiğimiz hafta verdiği basın mülakatında, Rumların masaya akıl almaz önerilerle geldiğini söylemişti. Evet Sn. Cumhurbaşkanımızın bu sözleri Rumları anlamsız ve akıl almaz teklifler yapmaya itiyor ve aslında bu durum onları zor duruma sokuyor. Zira Sn. Erçakıca programımda bu durumu şöyle özetliyor: “Rumların bu isteklerini konuştuğumuz gerek BM, gerekse AB yetkilileri, istekleri anlamsız buluyor.” Sn. Erçakıca açıkça söylemiyor ama görünüşe bakılırsa burada bir taktik söz konusu... Sn. Cumhurbaşkanı söylediği sözlerle Rumların rehavete kapılmasını sağlıyor, bu rehavette onları hata yapmaya yönlendiriyor. Bu arada “Çok mantıksız” diye nitelendirebilirsiniz bu çözümlemeyi! Ki öyle yorumluyorsanız eğer, sizce birinci durumu düşünmek çok mu mantıklı? “Evet” diyorsanız, “Allah sabır versin!” *** Kıbrıs’ın Çözüm Modeli “Mantık Evliliği” Sn. Erçakıcayla yaptığımız söyleşinin genelinde, sözlerinden, Rumların adeta çözümsüzlük için herşeyi yaptığı izlenimini alıyorum.(Türk tarafının taktiği düşünülürse, aksi olmazdı zaten.) Bu izlenimimi programın sonunda kendisiylede paylaştım. Kendiside “öyle olsa bile çözüm şart” dedi! O an aklıma gelen tek şey “mantık evliliği” oldu. Öyle ya birbirini sevmeyen, birleşmek istemeyen, ama çıkarları için birleşmek zorunda olan iki bölge var ortada... Bu birleşmeye “mantık evliliği” demekten kendimi alamadım; elbette sesli söyledim... Bu benzetmeye Sn. Erçakıca ilk etapta karşı çıksada, onu ikna etmem fazla uzun sürmedi. Neticede o da, Kıbrıs’ın çözüm modelinin ancak “mantık evliliği” olabileceğine kanaat gertirdi... Sizce bu gençler evlenebilir mi? *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Çözümü Karartma! ---23.06.2009 |
| Ve nihayet Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat Kıbrıs müzakerelerinde gelinen aşamayla ilgili Meclis’e bilgi veriyor. Konu ülkemizde çok tartışılmış, her kafadan ayrı ses çıkmıştı. Ancak bu seslerden biri, yani Cumhurbaşkanlığındaki yetkililer ısrarla şunu söylüyordu: “Görüşme tutanakları vekillere açık. Dileyen milletvekili bu tutanakları inceleyebilir.” Hal böyleyken “Cumhurbaşkanı müzakere sürecinde gelinen aşamayla ilgili bize bilgi vermiyor” diye eleştirenlerin, eleştirilerini anlamış değildim. Sanırım bu eleştirileri yapanlar da Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaları anlamıyorlardı. Neyse ki, bu anlamamışlık bugün bertaraf oluyor ve olay nihayete eriyor. Peki, nasıl bir “nihayet” bu? Bildiğiniz gibi bugünkü oturum basına kapalı gerçekleştiriliyor. Yani kamuoyunun bilgi sahibi olması engelleniyor. Yani Müzakere sürecinde gelinen aşama hakkında halkın bilgisi olsun istenmiyor. Cumhurbaşkanı bize bilgi vermiyor diyen Milletvekilleri için belki mutlu bir son olacak bu bilgilendirme toplantısı! Ancak basına kapalı olmasından dolayı halk gelinen aşama hakkında bilgi sahibi olamayacak! Peki, o “halk” kim? Cumhurbaşkanını, Cumhurbaşkanı yapan! Milletvekillerini, Milletvekili yapan! Demokrasinin gereği verdikleri oylarla onları bir yere getiren kitleye, konumuz itibariyle en basit şekilde böyle bir tanımlama getirebiliriz. Söz konusu kitlenin geleceği hakkında birileri konuşuyor, ama geleceği konuşulanlar konudan haberdar değil! Buna Sn. Cumhurbaşkanı’nın yanıtı şu olabilir: “Halk beni seçti bu görüşmeleri yürüteyim diye” Peki, halk seçerken şöyle bir madde var mı acaba, seçim pusulasında veya Cumhurbaşkanı’nın görevlerini tanımlayan yasalarda: “Cumhurbaşkanı geleceğinizi istediği gibi konuşur, size bilgi vermesine gerek yoktur. O gereğini yapar ve hatta muhatabıyla basına karartma uygulaması hususunda karar alabilir.” Burada şunu söyleyebilirsiniz, “bu görüşmelerin sonucunda bir plan çıkacak ortaya ve biz karar vereceğiz zaten.” Evet, biz karar vereceğiz, ancak çıkacak olan planın nasıl şekillendiği ve içeriğinde neler olduğu sizce de önemli değil mi? Ya kabul edemeyeceğimiz bir plan çıkarsa karşımıza? O plana hayır demenin sonuçları sizcede ağır olmaz mı? Plan önümüze gelmeden üzerinde fikirler üretmek, tartışmak, gerekmez mi? Şu aşamada müzakere sürecinde yaşananları bilmeye hakkımız yok mu? Belkide toplumsal reflekslerimizle onu değiştirmemiz mümkünken, tombaladan çıkar gibi çıkan bir plana nasıl “evet” veya “hayır” diyeceğiz. Planlandığı gibi 2010 yılı başlarında bir çözüm olacaksa, biz o planı ne kadar sürede tartışacağız? Bu söylediklerim, Cumhurbaşkanımızın çıkarlarımıza ters düşen bir anlaşma metnini önümüze getirecek anlamına gelmiyor elbette. Ancak, bilgisiz olan halk konuya ya çok yabancı, yani çözüm olacağına inanmıyor, ya da kör dövüşü misali devam eden müzakere sürecini kendi arasında çok farklı boyutlarda duyumlarla tartışıyor. Çözüm olması gerektiğini her fırsatta dile getiren Sn. Cumhurbaşkanımız, bu karartmayla çözümü sağlayacak olan halkı, çözümden uzaklaştırmış olmuyor mu? Sn. Cumhurbaşkanı sizce de, bu gerçekleri göz önüne alarak samimi ve tüm ayrıntılarıyla süreç hakkında halkı bilgilendirmesi gerekmez mi? Bu arada “Sn. Erçakıca her hafta bilgi veriyor zaten, buna ne gerek var?” denilebilir. “O zaman Sn. Cumhurbaşkanı meclise bugün kapalı oturumda hangi bilgileri veriyor?” demek de bize düşüyor... Cuma günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Soyer Mahkeme Koridorlarında!---26.06.2009 |
| Adalet diye kandırılmış O mağdur; inanmış, yıllarca olduğunu sanmış… Ta ki o mahkeme koridorlarına düşüne kadar! “Adalet nerede?” diye soruyor O mağdur; yıllardır o mahkemenin koridorlarında oturduğu bank’ta… Adaleti arıyor, koridorlarda… Aradıkça adaletsizliğe uğruyor! “Keşke taş devrinde olsaydık” diyor; mahkeme koridorlarını arşınlayan mağdur! Haklı da kendince… Çünkü kızgın, öfkeli, haksızlığa uğramış; hakkını arıyor! Taş devrine dönüp kendi hukukunu uygulamak istiyor; çıkamıyor işin içinden… Ama işte yine başlıyor kendi kendine konuşmaları: “Yoo… Hayır! Hakkımı hukuk yoluyla aramalıyım” diyor. Ama aradıkça bulamıyor… Sistemi sorgulamaya başlıyor, zihninde… “Bu nasıl bir sistem?” diyor, kendi kendine… Yine kızıyor, yine öfkeleniyor… Bir an aklına geliyor! “Bende parçasıydım sistemin” diyor… Kurduğu cümlelerin başında şimdide “Ahhh”lar, “Keşke”ler oluyor O mağdurun… Pişmanlık duyuyor; ancak gururuna yediremiyor pişmanlığı. Zihni şimdiyse teselliler üretiyor: “Fırsatım yoktu! Evet… Evet, fırsatım olsaydı bu sorunu görevdeyken muhakkak çözerdim” diyor; bir an inanmak istiyor bu sözlerine… Yıllar önce okuduğu bir kitapta yer alan sözler, şimdi ona daha anlamlı geliyor. “Hiç kimse onu bulandırmadığı ve ihlal etmediği sürece hukuk, teneffüs ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Hukuk ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir.” Pierre Calamanderi’nin bu sözleri yüreğine oturuyor. Sanki hatırlamaktan rahatsız olmuş gibi kendi kendine soruyor: “Nerede okumuştum bunu?” diyor. Unutmak istediği bir şeyi hatırlayan her insan gibi yüreği burkuluyor… Mahkemenin koridorları üzerine, üzerine geliyor; bunalıyor bu durumdan! Sonra birine rastlıyor o mahkemenin koridorlarında; Onun gibi mağdur olmuş birine rastladığını düşünüyor... Çünkü o da kızgın, o da öfkeli, o da mahkemelerde yıllarını tüketmekten bıkmış! Birbirlerine bakmaları yetiyor mağduriyetlerini anlatmaya… Ama çekiniyor ona bakmaya… “Belki de onu ben mağdur ettim” diyor kendi kendince! Fakat kızmıyor o mağdur ona! Onu mağdur etmediğini düşünüyor, o an sevinç kaplıyor yüreğini. Birden bir ses çıkıyor karşılaştığı O mağdurdan: “Eyyy” diyor! Diğer mağdur ona; yüreğini korku kaplıyor, yüzünü çeviriyor; bununla yüzleşmek istemiyor o an… Yılmıyor O mağdur, devam ediyor sözlerine; mahkeme koridorlarının sebep olduğu yüzündeki çizgilerle… “Eyyy Ferdi, eyyy Eroğlu, eyyy Çakıcı, eyyy Denktaş, eyyy Avcı” diyor ve sözlerini kesip gülmeye başlıyor… Ferdi dediği an korksa da, “Delirmiş adam” diye nitelendiriyor; karşılaştığı O mağduru… Ancak içi içini kemiriyor, O gülerken bir an kendini görüyor onda, “bende mi böyle olacağım bu koridorlarda” diye düşünüyor korkuyla… Gülücüklerinin suratına vermiş olduğu tebessümle ve haykırarak devam ediyor sözlerine O mağdur: “Bir Gün Size de Lazım Olur Hukuk” diyor ve susuyor, sıcak bir günde, soğuk olan mahkeme koridorlarının çatlatmış olduğu dudaklar… *** Hukukun bir gün size de lazım olacağını düşündüğünüz günlerde görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Laf Cambazıyla Devam ---30.06.2009 |
| Ne yalan söyleyeyim Sn. Ferdi Sabit Soyer’in CTP-BG başkanlığından ayrılmasına medya mensubu olan biri olarak gönlüm el vermiyordu. Zira Soyer’in kullandığı lugat, o kadar renklidir ki siyaset sahnesinde Genel Başkan olarak olmayışı, şüphesiz farkedilirdi. Bugünkü yazımın konusu tamda bu hususta! Soyer’in Başbakan olduğu sıralarda bir açılışta yaptığı konuşmadaki benzetmeyi hatırladıkça suratımdaki tebessüm eksik olmaz. Elbette sizide bu tebessümden mahrum bırakmayacağım... Soyer açılışta şöyle diyordu: “Artık iş adamlarımız Müslüm Gürses modelini bırakıp, Tarkan modeline geçmeli!” Bunun yanında seçim öncesinde Soyer ve Eroğlu arasında ki söz düellosunu hatırlamamak elde değil! Bakın Soyer katıldığı bir radyo programında UBP Genel Başkanı Derviş Eroğlu’na ne diyor? “Başbakan Soyer, konuşmasında UBP Genel Başkanı’nı ‘Al başlıklı kız’ hikâyesindeki kurda benzeterek, “o hikâyede kurt, al başlıklı kızın nenesi kılığına girerdi ama ağzını açınca kız kurt olduğunu anlamıştı. Kıbrıs Türk halkı da Eroğlu’ nu konuştuğunda çok iyi anlıyor ve ne olduğunu ne yapmak istediğini daha iyi idrak ediyor” dedi.” Seçim sürecinin en renkli benzetmelerine imza atan Soyer, Eroğlu’na yönelik açıklamalarına her platformda devam ediyordu: “Soyer: Miadı dolan sadece başkanları değil, düşünceleriyle, yaptıklarıyla, yapmaya çalıştıklarıyla, modası geçmiş, korkuya dayalı bir siyasetin temsilcileri olarak hepsi miadını doldurdu. Halk da bunun farkında. Gerekli cevabı da 19 Nisan’da alacaklar. CTP-BG 25 artı ile geliyor. Durduramazsınız. Durduramayacaksınız. Bu halkın artık geri vitesi yok. İlerlemeye devam edecek.” Soyer-Eroğlu söz düellosunun keyifli taraflarında biri ise Eroğlu’nun da Soyer kadar laf cambazı olmasıydı: “Eroğlu: A Ferdi Bey fazla telaşlanma. Gideceksin ve geri vitesin olmadığı için geri dönmeyeceksin... CTP 19 Nisan da Güneşin altına vurulan mühürleri görecek ve UBP’ni %50 artı ile iktidara geldiğini görecek” Laf cambazlığında sınır tanımayan Soyer’in cevaplarıysa hiç gecikmiyordu: “Soyer: UBP lideri Eroğlu yüzde 50’ye ulaştıklarını söylüyor. Doğrudur bizim yüzde 50’miz kadardırlar” Herhalde bu kadar örnek, Genel Başkan düzeyinde olan Soyer’in siyaset sahnesinden inmesini “medya mensubu” olarak neden istemediğimi açıklıyordur. Neyse ki siyasetin somurtkan yüzünü yumuşatan bu ve benzeri çekişmeler olmasa belkide siyaset hiç çekilir olmazdı... Diğer taraftansa sorun çözmekle yükümlü olan siyasetçilerin, söz konusu sorunları çözmek yerine, bu karşılıklı söz düellosuyla vatandaşı güldürmekten öteye gidemediklerini söylemekte fayda var! Burada partilerine kayıtsız şartsız bağlı olanları elbette ayrı tutuyorum; zira bu söz düellosunu taraftar edasıyla alkışladıkları malum bir gerçek. 19 Nisan’dan sonra koltuğu sarsılan Soyer’in bu kurultay sonrasında tazelendiği göz önüne alınırsa, ileride bizi eğlenceli günler bekliyor demektir. Soyer’in siyaset arenasında Genel Başkan düzeyinde kalmaya devam edecek olmasının eğlenceli kısmı “ana muhalefet lideri olarak devam edecek olmasıdır!” E artık siz tahmin edin muhalefet ve iktidar arasındaki söz düellosunu... *** Cuma günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Bir Domuz Gribi Virüsü Kaç Metreküp Dikmen Çöplüğü Zehri Yapar? ---3.07.2009 |
| Artık alışkanlık haline getirmişti Ayşe Teyze; her sabah erken kalkmayı… Hayatın zorunluluklarının kendisinde böyle bir alışkanlığı getirmesi çok doğaldı. Oysa yıllarca erken kalkmıştı Ayşe Teyze ve tam “çocukların okulu bitti, evlendiler, artık rahat-rahat uyurum” dediği anda yeniden erken kalkması gerekmişti! Ayşe Teyze savaş yıllarını yaşamış, EOKA’nın dehşetini görmüş, çocuklarını hep korumaya çalışmıştı. Korumuştu da… Şimdi en büyük oğlu Selim’in iki çocuğu vardı… Kızı Selin evlenip İstanbul’a yerleşeli çok olmuştu; ama hala Ayşe Teyze’ye torun verememişlerdi! Bu duruma çok üzülse de bir yandan da sevincine engel olamıyordu Ayşe Teyze; oğlu, gelini ve torunları gibi kızı için endişelenmiyordu, ayrıca kızı Selin’in özlemine bir de torun özlemi eklenmiyordu… Kansere yenik düşen babasını iki yıl önce kaybetmişti, içinde hep kanser olma korkusu taşıyan Selim… Elbette babasıyla aynı hastalığı taşıyan annesini yalnız bırakmayacaktı! Bu acı ölüm üzerine annesi ne kadar karşı çıksa da, iki çocuğu ve eşiyle birlikte annesinin yanına yerleşti! O gün bugündür Ayşe Teyze oğlu, gelini ve torunlarıyla yaşıyordu. Ve o gün bugündür yine erken kalkmaya başlamıştı Ayşe Teyze… Hastalığına ve yaşına aldırmadan erken kalkıyordu… Erken kalkmak zorundaydı… Endişeliydi… Endişeliydi Ayşe Teyze! İstemiyordu kendi ve iki yıl önce çok sevdiği eşi gibi, çocukları ve torunlarının kansere yakalanmasını… Yinede kararlıydı, onları EOKA’dan koruyabilmişti! Pekâlâ, şimdiki düşmanı da alt edebilirdi! Kendi için alt edemese de… O nedenle her sabah erken kalkıyor evin her yanını iyice kapatıyordu Ayşe Teyze! Çünkü Hamitköy’de yer alan evlerinin her yanını, yanmıyor olsa da her sabah Dikmen Çöplüğünden gelen belki de kendilerini de hasta eden zehir sarıyordu… Ayşe Teyze’nin eşi EOKA’nın elinden kurtulabilmiş ama bu sinsi düşmandan kurtulamamıştı. Aynı hastalığa yakalansa da kararlıydı Ayşe Teyze, ev halkını bu sinsi düşmandan koruyacaktı! *** Sağlık Bakanımız Sn. Ahmet Kaşif önceki gün domuz gribiyle ilgili bir açıklama yaptı! Şöyle diyor Sn. Kaşif: “Halka bizim çağrımız; teşhisi ve tedavisi olan bir hastalıkta fazla paniğe gerek yok. …Sağlık Bakanlığı olarak olayın daha vahim bir şekle dönüşüp, yaygınlaşmaması için tüm birimler ve tüm acillerle her türlü tertibat alındı!” Çok yerinde ve halkı endişeye sevk etmeyen bir açıklama! Peki ya Ayşe Teyze’nin endişesi? Onun endişesi için her türlü tertibat alındı mı? Onun ve bölge halkının muhtemel hastalığının tedavisi var mı? Ayrıca gerek siz Sağlık Bakanımız Sn. Kaşif’e, gerek Çevre Bakanımız Sn. Ersan’a ve gerekse bugüne kadar yetkili olan ve bu konu hakkında hiçbir şey yapmayan tüm yetkililere bir sorum var! Sizce “Bir Domuz Gribi Virüsü Kaç Metreküp Dikmen Çöplüğü Zehri Yapar?” *** Bu hoş olmayan sorunun cevabını aldığımız günlerde görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Trafik Canavarını Buldum! ---7.07.2009 |
| Önceki gün yaşanan trafik kazasında yaşamını yitiren genç kardeşlerimizin acısı hepimizin yüreğini burktu... Ailelerine başsağlığı dileklerimi buradan dile getirmek istiyorum. Bu olay sonrasında, 2 yıl önce kaleme aldığım bir yazı aklıma geldi ve o gün söylediklerimin bugünde geçerli olması beni çok üzdü... Size tarfik canavarını anlatacağım: (16 Şubat 2007, “Ayrılık Seramonisi” başlıklı yazımdan alıntıdır.) Onlar yanımdan geçiyordu, ben şaşkın... Bir an düşündüm: “Trafik canavarı kim?” diye. Kısa bir süre sonra şaşkınlığım geçti; Trafik canavarını bulmuştum. *** “Hergün aynı sahne yaşanır evimizde... Ben işe gitmek için hazırlanırken, eşim evin işleri ile meşgul olur. Sonra kapıya doğru yaklaşırım, son halimi görmek için aynaya bakarım. Eşim yanıma gelir, düzgün dahi olsa kravatımı düzeltir. Kapıyı açarım, tam dışarı çıkarken birbirimize sarılırız. Onun yüzünde bir hüzün belirir; benim yüzümde ise bir gerginlik. Sonra helalleşir, vedalaşırız. Arabaya binene kadar beni balkonda bekler! Arabamı çalıştırıp evin garajından çıkarken, son kez, bir daha göz göze geliriz. Ve evin önünden uzaklaşıken, arabamın klaksonuna basarım; acı-acı çalan klakson uzaklaştığımın göstergesidir.” Neden bu seramoni? Eşim ve ben birbirimizi çok seviyoruz ve kısa süreliğinede olsa bir ayrılık yaşıyoruz diye mi? Tamam birbirimizi severiz ama o kadar da abartmayız ayrılıkları. Tüm bu seramoninin sebebi: Ufak çapta bir savaştan daha fazla can verdiğimiz yollarımızdan kaynaklanıyor... Tabiki bu psikolijide olmak çok üzücü. * Geçtiğimiz gün yine evden çıktım ve işe gidiyorum. Sanayi bölgesinde olan ışıkları geçtim ve Mağusa istikametine doğru olan yoluma devam ediyordum ki, dikiz aynasından gördüğüm bir görüntü o an şok yaşamama neden oldu! Birden önümde ki hız göstergesine baktım, üzerimde ki şok dalgası, şaşkınlığa dönüştü. Çünkü ben saatte 90 km hızla gidiyordum ve arkamda olan üç adet damperli kamyon bana selektör yapıyorlardı. Ne yapacağımı şaşırdım! Halen şaşkınlığım devam ediyordu ve sola sinyal vererek çaresiz şerit değiştirdim; zira şerit değiştirmesem, kamyonların beni altlarına alması işten bile değildi! Yanımdan vızır-vızır üç kamyon geçiyordu, ben şaşkın-şaşkın bakarken. Ya yarış halindeydiler, ya da yüklerini boşaltmanın vermiş olduğu rehavetle kamyonlar deliye dönmüştü... Onlar yanımdan geçerken “fark etmeseydim bu deliye dönen kamyonlar beni kesin orada linç ederlerdi” diye korku kapladı yüreğimi! Demek ki trafik canavarı denilen şey, bu yükünü boşaltmanın vermiş olduğu sevinçle yollarda cirit atan kamyonlar olmalı. Sadece kamyonlar mı? Elbette hayır. Mesela, tarfikte sıkışıp kalmış, dakikada 10m ilerleyebilen normal arabalarda, boş yol bulduklarında bu şekilde çılgına dönmüyor mu? Yine sürücüsünün içtiği alkolden etkilenen araçlar, yollarda sapıtmıyor mu? İşte 'trafik canavarı'nı bulmuştum... Canavar bu araçlar olmalı(!). Tabii ya onlar olmalı, yoksa arabaları kullanan insanlar canavar olabilir mi? * Yıllardır trafik canavarını arıyoruz... Oysa canavar bizleriz! Sadece farkına vardığımızda, fark ettiğimiz ancak “artık çok geç olan” bir şey bu... *** Yıllardır yazılarımı “Trafikte saygılı olalım” diyerek bitiriyorum. Çünkü trafik kazalarını önleyebilmenin, ancak ve ancak hepimizin müşterek kullandığı yollarda, kişilerin yaşama hakkına saygı duymaktan geçtiğine inanıyorum. Trafik kurallarına uymaz veya kurallara uymayan biriyle yolda karşılaşmaz sağ kalırsam Cuma günü görüşürüz... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Tutunacak Başka Bir Dal! ---10.07.2009 |
| Onu hiç bu ülkeden gitmek için, bu kadar istekli görmemiştim… Burada okumuş, burada evlenmiş, burada iş hayatına atılmış ve burada çocuk sahibi olmuştu! Çocuğunun doğumuyla birlikte oluşmuştu bu ‘gitme’ fikri zihninde! Talihsiz ancak her çocuğun başına gelebilecek ve ne mutlu ki çözümü olan geçici bir hastalığı vardı biricik kızının… Ne var ki daha bir haftalık olan minik kızlarının rahatsızlığına Devlet Hastanesinin -ona göre- ilgisizliği, onu bu topraklardan soğutmuştu! Aslında Devlet Hastanesindeki görevliler sık karşılaştıkları bu hastalıkla olması gerektiği ölçüde ilgileniyorlardı. Ama her ilk babalık duygusu taşıyan insanlar gibi, çocuğunun bu ilk hastalığında o da çok endişeliydi… Ve gerek hastanede ki görevliler, gerekse aile fertlerinin sözleri onun için anlamlı değildi! Gitmek istiyordu bu ülkeden… Gelecekte biricik kızının olası herhangi bir hastalığı karşısında ne yapacağını bilemiyordu… “O hastaneye güvenmiyorum, oraya kızımı bir daha götüremem” diyordu ve ekliyordu “gitmemiz gerek!” Oysa tıpkı benim gibi bu ülkede yaşayan binlerce insan O hastaneye götürüyordu evlatlarını! Neticede her türlü riski alıp Rum tarafına gitmenin dışında, güvenecek başka dalları yoktu O insanların… Sonuçta onun bu ülkeden sırf bu nedenden ötürü gitmesi için hiçbir neden yoktu! Aslında gideceği hiçbir yerde yoktu! Sadece gitmek istiyordu; nereye gittiğini bilmeden! Sadece endişeliydi… Ve sürekli “gitmem gerekiyor” diyordu; ta ki bir Yakın Doğu mezunu ve Suat Hocayı yakından tanıyan biri olarak benim ona söylediğim sözlere kadar! Onu gitmekten alı koyan sözlerim şunlardı: “Biraz daha bekle! Suat Hoca öyle bir hastane yapıyor ki, belki de gittiğin yerden şifa bulmak için tekrar buraya gelmen gerekecek!” Bu güveneceği başka dal onu gitme fikrinden biraz uzaklaştırmıştı… O halen bu ülkede yaşıyor! Onu gitmekten alı koyduğum için mutluyum. Çünkü bu ülke için çalışıyor ve bu ülke için ‘kalması’ önemli! *** Ona söylediğim sözlerde ne kadar haklı olduğumu ortaya koyan ve önceki gün Yakın Doğu Üniversitesinden yapılan açıklama beni çok daha mutlu etti. Neden mi? Çünkü açıklamayı okuduğumda hem Yakın Doğulu olmaktan gurur duydum, hem de bu ülkede yaşayan ve bir evlat yetiştiren bir baba olarak tutunacak başka bir dalımın olması beni ayrıca mutlu etti. Eminim yakında hizmet vermeye başlayacak olan YDÜ Tıp Fakültesi Hastanesinin özelliklerini anlatmaya çalıştığım alt satırları okuduğunuzda sizde mutlu olacaksınız… • Yakın Doğu Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Uluslararası Sağlık Akreditasyonuna sahip olacak! • Ayrıca Tıp Fakültesi Hastanesinde, Hizmet Servisleri ile Acil Servis, Radyoloji, Nükleer Tıp, 8 Ameliyathaneden oluşan ameliyathane ünitesi, yoğun bakım servisi ile anjiyo servisi yer alacak! • Bunun yanında 9 katlı orta blok Laboratuar, Hemodiyaliz Servisi, Kan Bankası, 250 yatak kapasiteli Tedavi Servisleri, 4 kattan oluşan Radyoterapi, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Ünitesi, İlaç Hazırlık ve Dağıtım Bölümü, Doğum Servisi ile poliklinik hizmetleri de verilecek. Suat Hoca Rum Kesimine gidip şifa arayanlara da mesaj vermeyi unutmamış açıklamasında! Bakın ne diyor Suat Hoca: “YDÜ Tıp Fakültesi Hastanesi’nin hizmete girmesiyle, sağlıkta hem kendi kendimize yeterli olacağız hem de Güneyin de Sağlık Hizmetlerimizden yararlanmasını sağlayacağız.” Bugüne kadar hep olmaz denileni yapıp, Kıbrıs Türk halkına “olabilir, yapabiliriz” demeyi yatırımlarıyla öğreten Suat Hoca, yine “olabilir, yapabiliriz” diyor. Duyabiliyor musunuz? Gurur duymakta ve tutunacak başka bir dalımın olmasını düşünmekte haksız mıyım? Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Ne İlk, Ne De Son Olacak! ---14.07.2009 |
| Ankara’da bir kokteyl’deyim ve hemen yanımda Ankara Büyükelçimiz Namık Korhan var! Sn. Korhan ile konuştuğumuz ilk konu “atama krizi” oldu. Atama Krizi: Hatırlanacağı üzere Namık Korhan’ın Anakara’ya atanması konusu Türkiye ile KKTC arasında krize sebep olmuştu: KKTC Dışişleri Bakanlığı Ankara’ya büyükelçi olarak Müsteşar Namık Korhan’ın ismini önermişti. Ancak Cumhurbaşkanımız Mehmet Ali Talat, Dışişleri’nin atama kararnamesini onaylamamıştı. Bundan dolayı KKTC Ankara Büyükelçiliği’nin temsil seviyesi uzunca bir süre maslahatgüzarlık seviyesine düşmüştü. KKTC Dışişleri Bakanlığı ile Cumhurbaşkanlık arasında uzun süren bu sürtüşmeyi o dönemlerde bir açıklama yapan KKTC Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Hasan Erçakıca şöyle aktarmıştı: “Ankara Büyükelçisi'nin atanması konusunda istişare yetersizliği var. Hükümetin bu eksikliği gidermesi bekleniyor.” Yaşanan bu süreç sonunda KKTC'nin tek büyükelçiliği konumundaki Ankara Büyükelçiliği’ne nihayet Namık Korhan atanmış kriz son bulmuştu. *** Kriz son bulmuştu! Ancak bu krizin Anakara’da yarattığı hava nasıldı? Bu soruyu kokteyl’de Namık Korhan’a yönelttim. Sn. Korhan’ın yanıtı basit ama yeterliydi. “Elbette hoş bir durum değildi! TC Dışişlerindeki tepki ilk günlerde kendini belli ediyordu.” Tepkinin olması kaçınılmazdı! Zira aylarca KKTC’nin tek büyükelçiliğine KKTC Dışişleri ve Cumhurbaşkanlığı arasında ki sürtüşme nedeniyle büyükelçi atanamıyordu; Talat kendisine danışılmadan atama yapıldığı gerekçesiyle Dışişleri Bakanlığının listesini onaylamıyor ve bu olayda krizi beraberinde getiriyordu. Ve şimdide kriz var ve yine aktörlerin makamları aynı! Bir yanda Dışişleri Bakanlığı diğer taraftaysa Cumhurbaşkanlığı var. Kıbrıs’ta Müzakere süreci ciddi bir ivme kazanmışken(!) Cumhurbaşkanı’nın Ankara’ya yaptığı bu ziyaretin önemi su götürmez bir gerçek! Hükümet kanadından herhangi bir temsilcinin katılmadığı bu üst düzey ziyaretler çerçevesinde alınan kararlarda hükümet kanadının görüşleri olmayacak demek oluyor bu! Diğer taraftan Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'la Ankara'ya gitmemesi konusuna açıklık getiren Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün 'Ortada kriz yok' diyerek, kendisi ile önceden istişare edilmediği ve programı yoğun olduğu için ziyarete katılamadığını dün açıkladı. Yukarıda hatırlatmıştım, Sn. Erçakıca “Ankara Büyükelçisi'nin atanması konusunda istişare yetersizliği var. Hükümetin bu eksikliği gidermesi bekleniyor.” diyerek atama krizinin nedenini açıklamıştı. Şimdiyse aynı istişare eksikliğinden dolayı “katılmama krizi” yaşanıyor. Görünen o ki aylar önce Sn. Erçakıca’nın söylediği “istişare için hükümetin eksikliği gidermesi” olayı halen hayat bulmamış! Hükümetin değiştiğini göz önüne alırsak, ‘istişare’ konusunda sanırım Cumhurbaşkanlığı’nın önemli adımlar atması ve bu eksikliği gidermesi gerekiyor. Aksi halde Dışişleri Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı arasında ki söz konusu “istişare eksikliği” daha birçok krize sebebiyet verecek gibi gözüküyor. Yani bu son olay maalesef ‘ne ilk nede son olacak!’ *** Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve liften trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Görevini yerine getirmeme yolsuzluğu---17.07.2009 |
| Malumunuz Başbakanlık Denetleme Kurulu (BDK) önceki gün yasalaştı. Tartışmalarla yasalaşan bu kurulun faaliyete geçmesine müteakip, daha yüksek tonda tartışmalar yaşanacağı şimdiden görülmekte. Tüm bu tartışmalar bir yana, bu denli geniş yetkilere sahip olacak olan bu kurulun oluşmasına sevindiğimi belirtmeliyim. Zira memlekette o kadar çok denetlenecek ve Sn. Eroğlu’nun dediği gibi “yapanın yanına kar kalan” olaylar var ki hak getire! Hal böyleyken BDK’ya o kadar çok görev düşecek ki, bu karmaşa içinde unutulur endişesi taşıdığım bir kaç hususu, söz konusu kurulun dikkatine getirmek istiyorum! Bunu kendime görev biliyor ve aşağıda sözünü edeceğim olayların sorumlusunun bulunmasını, BDK’nın birincil görevi olarak görüyorum. • Dikmen çöplüğünün yarattığı çevre kirliliği ve “yetki karmaşası”nın sorumlusu kim? Yıllarca bu sorunu hangi yetkililer çözmedi? Başta Hamitköy olmak üzere söz konusu çöplüğün yarattığı çevre kirliliği nedeniyle zehir soluyorak hastalanan insanları ‘kim’ veya ‘kimler’ bu hale düşürdü? • Taş ocaklarına plansız bir şekilde, memleketin dağını taşını oymak için kim izin verdi? Bu taş ocaklarını kim denetliyor? Taş ocakları denetleniyor mu? Taş ocağı işletmek için ruhsat alan kişilere neye dayanarak, hangi koşullarda izin verildi ve kimler izin verdi? Tahrip ettikleri çevre için taş ocakları neler yapacaklar? Bu konuda yolsuzluk yapıldı mı? Yapıldıysa kim veya kimler yaptı? • Ülkemizin en ciddi sorunu olan Trafik kazalarını önlemek için kim veya kimler bir şey yapmıyor? Yollarımız kazalara sebep oluyor olabilir mi? Sebep oluyorsa sorumluları kim? Ehliyet kursları kimler tarafından denetleniyor veya denetleniyor mu? Ehliyet veren kursları denetlemeyenler kimlerdir? Trafik kazalarının bu denli çok olmasının sebepleri araştırıldı mı? Kimler araştırmadı ve önlem almadı? Konu eğitimse, eğitimsizliğin sorumlusu kim? • Ülkesinin denizlerinden para ödemediği takdirde faydalanamayan halkımızın çıkarlarını gözetmekle sorumlu olan kişiler, görevlerini tam olarak yapıyor mu? Yasalara göre denizlerden faydalanmakta özgür olan halkımızı, ücret ödemedeği takdirde bu hakkından mahrum bırakan kuruluşlara ceza vermesi gereken makamlarda kimler oturmaktadır? Bu kişler görevlerini yerine getirmiyorsa, onları o makamlarda tutanlar kimlerdir? Bu kişiler yolsuzluk mu yapmaktadır? Yapıyorlarsa, “yanlarına kar mı kalıyor” yaptıkları? • Ülke genelinde çevre sorunu yaşanırken, duyarsız kalan, engellemekle yükümlü olupta, engellemeyen kimlerdir? Görevini yerine getirmeyen bu kişileri o makamlarda tutanlar kim? Konu eğitimse, eğitimsizliğin sorumlusu kim? Güç sorumluluk demektir. Görünen o ki BDK’nın çok ciddi bir gücü olacak! E bu gücünde çok ciddi sorumlulukları var elbette... Söz konusu ciddi sorumluluk sebebiyle, Başbakanlık Denetleme Kurulu bu yolsuzlukların üzerine gitmekle yükümlü olacak. Maddi yolsuzluklar bir şekilde ortaya çıkar; illaki bir yerlerde kayıtları vardır onların! Bu sebeple BDK’nın fazla zamanını almaz maddi yolsuzluk. Hal böyle olunca BDK mesaisinin büyük bir çoğunluğunu şüphesiz “görevini yerine getirmeme yolsuzluğu”na düşenleri araştırmaya ayıracak! Umarım BDK bu süreç içerisinde “görevini yerine getirmeme yolsuzluğu” yanlışlığına düşmez! Bunu zamanla göreceğiz... Tekrar Başbakanlık Denetleme Kurulu ülkemize hayırlı uğurlu olsun! Not: Bu arada yer sıkıntısı nedeniyle örnek mahiyetinde olan, yukarıda sözünü ettiğim birkaç problemimizi yaratan sorumluların kimler olduğunu öğrenmek için merak içinde bekliyorum... *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Ercan’ın ‘Temel’i Kim? ---22.07.2009 |
| “Uzun zamandır yazmayı planladığım ve bir türlü fırsat bulamadığım ve şu sıralar “şükür yazmamışım” dediğim bir konudur Ercan’daki park yerinin eski modern sistemi!” Önceki gün Ercan’a gittiğimde abartısız tam on dakika güldüm… “Tanrım bu bir şaka olmalı” dedim kendi kendime! Sonra ‘Temel’i aradım, Ercan’ın otoparkında… Sordum, soruşturdum… Ama bulamadım! Üzgün, birazda dargın ayrıldım ‘ödeme noktası’ndan. O ‘ödeme noktası’nı otoparkın ortasına aldıran ve muhtemelen ismi Temel olan sorumlu kişiyi bulsam teşekkür edecektim! Ahhh ‘ödeme noktası’ sen ne güzel bir şeysin öyle! Tamda Ercan otoparkının ortasında kurulmuşsun öyle… Tamda ‘Temel’ fıkralarındaki gibi… Neyse aklımdan bu tip ‘methiyeler!’ geçerken, diğer taraftan ‘ödeme noktası’nın ortaya alınması sırasında yaşanması muhtemel tartışmayı düşündüm. “Bu karar nasıl alındı?” Sorusu beynimi uzun süre meşgul etti! Acaba şöyle midir? —Arkadaşlar bu böyle olmadı yaaaa! —Neden ‘Temel’ bey? —Görmezsiniz, insanlar çok huzurlu ve rahat bir şekilde bu parktan ayrılıyorlar… Yooo hayır! Bu böyle olmamalı. —Efendim insanlar mutlu, sistemimiz gayet güzel işliyor. —E sorunda bu ya kardeşim, halk eziyet çekmezse olmaz bu işler! Eziyet çektikçe ‘sever yöneticisini’ halkım… Hiç mi siyasetçileri takip etmiyorsun kardeşim? Bak eziyet çektirdikçe siyasette kalıyorlar! hehehehe —Ama efendim, kurduğumuz sistem sayesinde herkes rahat-rahat park yeri buluyor. Çıkarken de parasını ödeyip çıkıyor. İyi bir sistem bu! —Hayır kardeşim! Bu sistem sürdürülebilir değil! Bundan böyle parktan çıkanlar paralarını çıkışta değil! Park yerinde ödeyecekler… Kaldırın çıkıştaki ödeme noktalarını, alın hepsini tam ortaya ve araç sahipleri arabadan inerek park ücretini ödesin! (Müdür yardımcısının yüzünde şaşırma hali olsa da, belli etmeden bir öneride bulunur.) —Efendim ödeme noktalarını ortaya alsak da, en azından araç sahipleri, park ücretini arabadan inmeden ödeyebilecek şekilde planlayalım! —Haaaayyyyyııııııırrrr! Kardeşim asıl amaç bu zaten, eziyet çekmeyen halk, halk değildir! Arabadan inecekler ve park ücretini ödeyip gidecekler. Başka itiraz istemiyorum! Derhal düzenlemeyi yapın! —Peki efendim… *** İşin şakası bir yana, havalimanının otoparkında bulunan görevli arkadaşlara ciddi-ciddi sordum, “neden böyle yaptınız?” dedim. Cevap daha garipti “çıkışta ödendiğinde trafik oluyordu” dediler. Bir an yüksek tonda kahkahalarla güldüğümün farkına vardım, birazda utanarak “kusura bakmayın” dedim ve ekledim “eee böyle olunca trafik olmuyor mu?” diye sordum. Cevap “oluyor! Biz bilmeyiz bu tarafa aldılar ödeme noktasını” oldu! Gülerek olay yerini terk ettim… Yolda hep aklımda ülkemin sistemi sevmeyişi vardı! Sanırım şu sözlerle anlatabilirim bu ‘sistemsizlik aşkını’: Sistemsizlik ülkemin damarlarına işlemiş bir kere, ne yaparsanız yapın engelleyemezsiniz! Etrafınıza iyi bakın nerede sistemli çalışma varsa emin olun bu pek sürmez; çok yakında orası da sistemsizleşir. Sistemsizliğin sistemi oluşturduğu, sistemli bir döngü bu; ne derseniz deyin, bu durumun sizi düşürdüğü mağduriyetlerin ve olayın mantıksızlığının önüne geçemezsiniz! Bu noktada isyanınız boşunadır! Denemeyin bile… *** Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Çemberizm---24.07.2009 |
| Önceki gün memleketimin bitmek bilmeyen çemberlerinden birinden geçerken aklıma “bu çember olayı nasıl başladı acaba?” şeklinde bir soru geldi? Acaba şöyle olabilir mi? İki mimar arkadaş bir gün yolda giderken dört yol ağzına gelirler ve araçların karşıdan karşıya geçerken yolda bir karmaşaya yol açtıklarını farkederler. Söz konusu yolda sinyalizasyon sisteminin olmayışı bu karmaşanın temelini oluşturuyordur aslında ve iki mimar arkadaş bu durumu nasıl kotarabiliriz diye düşünmeye başlarlar... Akıllarındaki soru şudur: “Sinyalizasyon sistemi olmadan bu yoldaki trafiği nasıl rahatlatırız?” O an üniversitede ki yıllar akıllarını gelir ve başlarlar beyin fırtınası yapmaya... -Bence biz buraya ‘kare’ şeklinde bir ada yapalım, trafiği rahatlatmanın yanında görsel açıdanda güzel bir şey çıkar ortaya. -Yok artık daha neler! Dikdörtgen yapalım istersen. (Hehehee) Bence en güzel ‘elips’ şeklinde olur! Çünkü dünyamızda elips şeklinde ve evrende gayet güzel bir şekilde duruyor... Canım dünyam... -Hmmm. Aslında ‘oval’de olabilir. Düşünsene oval bir ada! İçine havuz falanda yaparız... Çocuklar içine girer oynar, rahatlar, serinler... -Anlaşıldı en iyisi ‘çember’ yapmak galiba! -Tabiii yaaaa. Çember şeklinde olsun! Araçlarda dönüp dursun... Bu sayede yayalarda yola bakarken sıkılmaz. -Ok. Tamam. Çember şeklinde yapıyoruz. Başlayalım inşaata...Haydi bismillah... Dört yollara çember koyma fikri nasıl çıktı bilmem ama bizim karayolları eminim çemberleri çok seviyor. Öyleki hemen-hemen her yere çember koyuyoruz. Şahsi fikrim çemberlerin olmasından yana ancak biraz abarttık galiba. Evet çemberler sinyalizasyon sistemine oranla trafiği daha akıcı hale getirmenin yanında, doğru noktalarda olursa hızıda engelliyor! Fakat aynı yere hem çember, hem de sinyalizasyon sistemi kurmanın mantığını anlamış değilim! (Buna en güzel örnek Gönyeli Çağaloğlu Petrol’ün önündeki çember olsa gerek.) Bu arada günlerdir devam eden Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet hastanesinin hemen yanında ki çemberin bitmesini merak ve özlemle bekliyorum… Çember yapmayı bu kadar sevdiğimiz göz önüne alınırsa, bu çemberin yapılmasının neden bu kadar uzun sürdüğünü anlamış değilim! Diğer taraftan öyle yerlerde çemberler varki kaza yapmak işten bile değil! Bilhassa Güzelyurt – Lefkoşa ana yolundaki çemberler adeta kazaya davetiye çıkarıyor. Lefkoşa – Gazi Mağusa anayolundaki ‘güzelim’ çemberlerimizi unutmuş değilim. Kaldı ki anayolda bu şekilde olan çemberlerin yol güvenliği açısından ne kadar sağlıklı olduğunu acaba iyice tartıştık mı bilmiyorum. Tek bildiğim arkadaşlarımın sıklıkla bu çemberlerden şikayetçi olması ve bu çemberlerin, biraz dikkatsiz olan sürücüler için ciddi bir tehlike olduğu! “Yol güvenliğimizi sadece çemberler tehlikeye atıyor” demek kör olmakla eşdeğer. Ülkemizin yollarında, gerekli tüm güvenlik önlemlerinin alınmadığı bir gerçek… Ülkemin yol güvenliği açısından bu durumda olduğu ortadayken Kermiya bölgesinde yer alan çemberde yapılan ‘anıt’ dolayısıyla tartışmaya açılan ‘yol güvenliği’ hususunun garibime gittiğini belirtmeliyim. Ve sormak istiyorum: Asıl derdiniz yol güvenliği mi? Yoksa anıtta Atatürk’ün olması veya elinde kılıç olması mı? Yada derdiniz o anıtı oraya diken kurum veya kurumlar mı? Diğer taraftan anıtın oraya dikilmesini eleştirenleri eleştirirken acaba onların sözlerini ne kadar dinliyorsunuz? Sözlerimiz, asıl amacı mı taşıyor? Yoksa amacımıza ulaşmak için bahaneler mi yaratıyoruz? O kadar kör olmuşuz ki, bu kadar basit bir tartışmada bile tahammülsüzlük meyvesini “Rumcu”, “Türkiyeci”, “Askerci” vs gibi nitelendirme olarak veriyor ve farkına bile varamıyoruz… Bu nitelendirme ve damgalama kültürü beraberinde, tartışma kültürümüzü buduyor ve kurumlarımızı, demokrasimizi ve birbirimizi yıpratmamıza sebep oluyor. (Neyse, bu, bir başka günün konusu…) Bugün anıt açılıyor, bana kalırsa anıtla ilgili tüm dertlerinizi ve bahanelerinizi bir kenara bırakın! Düşüncelerinizi bahanelerle, damgalamalarla değil! Saf duygularınızla dile getirin… Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Politik Beyinler, Düşünceler ---28.07.2009 |
| Biyolojik bir şeydir uyumak; vücudun ihtiyacıdır. Ona bunu vermek zorundasınızdır… Vücudunuz sizi alıkoymasın diye yaparsınız bunu! Yani bir amacınız, çıkarınız vardır bu işte; diğer yaptığınız her işte olduğu gibi… Bilim size “uyu” der! Vücudunuz uyumanız gerektiğini bir şekilde size anlatır. Bu eylemi yapmak için ciddi bir eğitime ihtiyacınız yoktur; doğuştandır bu yetiniz. Zaman-zaman bahanenizdir uyumak! Sizi bazı sorumluluklardan kurtardığını düşünürsünüz. “Çocuğun ağladığını hiç duymadın mı canım” diyen eşinize “öyle bir dalmışım ki hiçbir şeyi duymadım canım” dersiniz ve olay kapanıverir… Hatta eşiniz, eşe-dosta “eşimin uykusu çok ağırdır! Geçen gün ….. oldu! Bizimkinin haberi bile yok!” diye dert yanmaya başlar. Gerçi zamanla bu dert yanmaların yarattığı kanıksama duygusuyla eşiniz bir anda sizin için bahane üreten biri olur ve şöyle demeye başlar: “Ne yapsın adam çok yoruluyor ve ağırda bir uykusu var.” Biyolojik uyku böyle bir şeydir. Yapmanız gerekir ancak bu gereklilik yaşamınızın büyük bir çoğunluğunun çalınmasına mal olur… Yaşamanız için önemini hesaba katarsak makul bir hesaptır bu! Peki ya biyolojik olmayan beyin uykularınız! Yani sizi siz yapan beyninize karşı aldığınız sorumluluğu, uykuyla geçirdiğiniz zamanları nasıl hesaplayacağız? Vücudunuzun ihtiyacı olan uykuyu zaten ona veriyorken, düşünerek; üretmeniz, karşı koymanız, destek olmanız gerektiği zamanlarda, eğer beyin uykusu halindeyseniz tüm bunları kim yapacak? Bu sorunun cevabına az sonra geleceğim! Bir uyku halinde Kuzey Kıbrıs’ım… Onun derdi başını almış ‘görünüşte!’ Sözde, din dersi, anıt, grip, plaj, çöpler, skandallar, siyasi atışmalar, memur özlük hakları, ekonomi vs… gibi konuları tartışıyor! Oysa söylediği sözler partisinin renginde… Birileri bugün bunu konuşun diyor! O konuşuyor, tartışıyor… Sormuyor, soruşturmuyor; umursamıyor bile neden tartıştığını! Beyin uykusu derinleşmiş; pasivize edilmiş, hipnotize halinde; öyle ki emir bekliyor düşünmek için… Emir bekliyor neye karşı koyacağına veya destek vereceğine karar vermek için… Demiyor “benim düşüncem böyle değil” diye! Düşünceleri politize olmuş… Konuşmadan önce hangi renkte konuşacağı bilinmekte! Hal böyle olunca da söz konusu sorunlar kısır döngü içinde büyümekte; çözümse imkânsızlaşmakta… İşte tam da bu noktada az önceki sorunun cevabı çıkıyor ortaya! Beyin uykusu halindeyseniz, sorumluluğunu doğuştan üstlendiğiniz düşünce üretme eylemini sizin yerinize başkaları yapıyor demektir! Partinizin rengindeki düşüncelerinizle, ne konuşacağınızı veya geleceğinizin ne olması gerektiğiyle ilgili kararları alması için onlara bu yetkiyi siz veriyorsunuz! Peki, nasıl kurtulacaksınız? Bu durumdan kurtulmanın yolu düşünce üretmekten geçiyor… Ne ürettiğiniz önemli değil! Önemli olan: Üretip, tartışıp, bir araya gelip; isteyebilecek potansiyeli olan ve daha önce bunu yapabilen o uyku moduna aldığınız, politize olan ve daha da kötüsü pasivize ettiğiniz beyinlerinizi o moddan çıkartarak, özgün düşünceler üretmektir! Biyolojik uyku dışında size kalan zamanınızı beyin uykusuyla geçirmeyin… Zira hiç de makul bir hesap değil bu! Bu nedenle beyinlerinizi artık özgürleştirin! *** Cuma günü görüşmek ümidiyle; zihniniz açık olusun… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Başbakanlık Kabusu ---31.07.2009 |
| O gece uyku tutmamıştı... Bütün gece içinde bulunduğu durumdan nasıl kurtulacağı üzerine stratejiler geliştirmekle uğraşmıştı. Yorgun bedeni ona yatmasını emretsede beyni buna engel oluyordu. “Çözmem gerekiyor! Çözmeliyim...” diyordu. Gecenin sessizliği, sabahın enerjisine yenik düştüğü dakikalarda o hala ayaktaydı. Güneşin doğuşunun, fikirlerine katkı sağlayacağını, zihninde yeni fikirler doğacağını ümit ediyordu... Biraz da bu nedenle sabaha kadar beklemişti... Ne var ki beklediği gibi olmamıştı. O sabah zihni ona ihanet etmişti; oysa bulunduğu mevkiye gelmesinde zihni ona hep destek olmuştu. Tek tesellisi yıllarca birlikte mücadele verdiği takım arkadaşlarıydı. “Onlar elbet bir çıkış yolu bulmuşlardır” diyerek, biraz huzur aradı! Bir an önce bunları bir kenara bırakıp hazırlanması gerektiğini O da biliyordu! Önce bir duş, sonrasındaysa önemli günlerde giymeyi alışkanlık haline getirdiği o özel takımını giydi; her önemli toplantısında kendisine şans getiridiğine inanıyordu bu takım elbisesinin... Ailesiyle kahvaltı yapıyor, gazetelere göz gezdiriyordu! Tüm gazeteler onu uykusuz bırakan konulardan bahsediyordu. Köşe yazarları onun ne yapacağına dair yorumlarda bulunuyordu. Bir an yüreğinin burkulduğunu hissetti! Zira en güvendiği yazar bile onu köşeye sıkıştırmıştı. Tüm sorunlarının, huzursuzluğunun yanına hayal kırıklığıda eklenmişti... Evden bu duygularla çıktı; hiç çıkmak istemezcesine... Kapıda bekleyen makam arabasının şöförü kapısını açtı! O an en son isteyeceği şey o arabaya binmekti. Ama çıkış yolu yoktu! Binecekti... Arabadayken sokaklara boş gözlerle baktı! Biraz huzur arıyordu; umutsuzca... Huzursuz anlar onu bekliyordu; bakanlar kurulu toplantısını girerken, merakla bekleyen gazetecilerin arasından geçmesi gerektiğini o da biliyordu. “Gazeteciler ve soruları... Ben bunlara ne diyeceğim şimdi?” diyor, kaçamak cevaplar geliştiriyordu zihninde... Başbakanlığın önüne geldiğinde, kendisini sadece gazetecilerin beklemediğini gördü. Yıllarca kendisinin yaptığını, şimdi ona yapıyorlardı... Oysa Başbakan olduktan sonra eylem yapma olasılığı olan herkesi kabineye almıştı: Milli Eğitim Bakanlığını Şenel Elcil’e, Çalışma Bakanlığını Ahmet Kaptan’a vermişti. Daha önce eylemcilik tecrübesi olanlarıda unutmamıştı. Bir önceki dönemde başka partilerden meclise seçilselerde eylem yapma becerilerini göz önüne alarak Ahmet Çaluda’yı Tarım Bakanı, Ahmet Barçın’ı Dışişleri Bakanı yapmıştı. Memlekette eylem yapma becerisine sahip olan herkese bir makam vermişti. Ama unuttukları vardı! Deneyimli siyasetçiler... Sendikalar Partisi Başkanı Adnan Eraslan Başbakan olduktan sonra, siyasetten çekilen, Derviş Eroğlu ‘Ulusal Birlik Hareketi’ni, Ferdi Sabit Soyer ‘Cumhuriyetçi Türk Memurlar Sendikası’nı, Serdar Denktaş ‘Demokrat Turizmciler Birliği’ni, Mehmet Çakıcı ‘Toplumcu Demokrat Hareketi’ni, Turgay Avcı ise ‘Özgür ve Reformcu İşçiler Birliği’ni kurmuştu! Ve şimdi tüm bu eski siyasetçiler Başbakanlık önünde Adnan Eraslan’ın kabinesini hedef alan eylemlerde bulunuyorlardı. Ellerinde ki dövizlerde şunlar yazıyordu: S.Denktaş: “Plajlarımızda kum var! Her yerimize yapışıyor.Temizlenmeli!” Avcı: “Başbakan’ın gözünün üstünde kaşı var! Kabul edilemez!” Çakıcı: “Dün gece sinek ısırdı beni! Diğer insanları niye ısırmıyor. Demokrasi nerde? Nerde devlet?” Soyer: “Bu sorunlarımız çözülmezse, şok eylemlerimizi grevler izleyecek! Hükümet hazır ol!” Başbakan Eraslan’ın en çok dikkatini çeken Eroğlu’nun taşıdığı “Emeklilerin haklarına dokunulamaz” dövizi oldu! Eroğlu’nun taşıdığı döviz dışındakileri önce anlayamadı. Sonra kendisinin yaptığı eylemler aklına gelince birden her şeyi anlamlandırdı! Neyse ki eşinin “Adnan kendine gel!” sesiyle gözlerini açtı… Eşinin korku dolu gözleri onu bu kabustan uyandırdı! *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Peki Çözüm Olmazsa Ne Olacak? ---7.08.2009 |
| Tamam, negatif düşünmeyelim çözüme odaklanalım. Var sayalım referandum oldu ve her iki taraf bunu red etti, ‘peki’ o zaman ne olacak? *** Basit bir kelime gibi gözüksede ‘peki’ demenin kendine özgü sorumlulukları vardır! Sadece ‘peki’ diyerek çok uzun cümlelerden kurtulabilir veya cümlenizin başına ‘peki’ getirerek, size yansıtılanları peşinen kabullenmiş gibi yapıp etkili bir soru sorabilirsiniz... Ancak ‘peki’ demenizi sağlayacak koşulların yaratılması gerekmektedir. Yani sizi ‘peki’ diyecek noktaya getirmesi gerekir; olayın ve/veya karşılıklı konuştuğunuz kişi veya kişilerin... Örneğin: “Bundan sonra işine geç kalmayacak, verdiğim görevleri harfiyen yerine getireceksin” diyen patronunuza “peki” diyerek yanıt verebilirsiniz. Söylenenleri kabul etmişsinizdir! Fakat ‘peki’ kelimesini mimikleriniz ve ses tonunuzla farklı şekilde anlamlandırma şansınızda vardır. ‘Öyle olsun bakalım’ manasına gelecek şekle büründürebilirsiniz ‘peki’ kelimesini... Hatta “bu şekilde suçlamalar ve dikta ettirmelerde, bu kelime bu yönde daha fazla kullanılır” demek yanlış olmaz sanırım! Diğer taraftan yaşananlar veya size anlatılanları kabul ettiğinizi karşı tarafa hissettiren şekilde de kullanılır bu kelime... Sizi ikna etmeye çalışan herhangi birine ‘peki’ dediğiniz an karşınızda ki kişi zafer sarhoşluğuna düşer. Ancak arkasından sorunun gelmesi onu bu sarhoşluktan kurtarır... Açıkçası o zaman daha etkili olur. Çoğu zaman bu şekilde ki sorular etkili ve karşı tarafı zor duruma düşüren sorular olur! Çünkü sorunuza ‘peki’ diyerek başladığınızda, söylemeye çalıştıklarıyla değil! Söylemeye çalıştığı şeylerin sonrasıyla ilgilendiğiniz yönünde mesajlar verirsiniz. E o kişide buna hazır değilse, sizi ikna ettiğini düşünen beyni zafer şarkıları yerine matem şarkılarını kayıttan çalar! Örneğin: “Burada yaptığımız düzenlemeyle vatandaşlarımız çok düşük ücret ödeyerek devletin imkanlarından faydalanacak” diye iyi bir iş yaptığını savunan herhangi bir devlet yetkilisine “peki, vatandaş bu hizmetten faydalanmak istemezse, sizcede bu düzenlemeyle birlikte devletin yaptığı onca masraf boşuna olmaz mı?” şeklinde bir soru yönelttiğinizde kem-kümlerle dolu bir yığın cümle duyarsınız. Oysa soru, söz konusu devlet yetkilisi için ne kadar güzel başlamıştır. ‘Peki’ kelimesinin hikmetidir bu! Önce verir, sonra alır... Bu noktadan hareketle benimde ‘peki’ ile başlayan sorularım var! Bilhassa ‘Kıbrıs Sorunu’ konusunda... Lliderler konuşsun iyi güzel hoş... ‘Peki’, müzakere sürecinin sonucunda bir uzlaşıya ulaşılamazsa ne olacak? Var sayalım referandum oldu ve her iki taraf bunu red etti, ‘peki’ o zaman ne olacak? Tamam, negatif düşünmeyelim çözüme odaklanalım. Ancak şu an ki durum için halkımıza sürekli sürdürülemez diyorsunuz. ‘Peki’, çözüm olmazsa halkımız için sürdürülebilir durumu nasıl yaratacaksınız? KKTC asla tanınmaz diyorsunuz. ‘Peki’, çözüm olmazsa elimizde ne olacak? Ne yapacağız? B planınız ne? BM yetkilileri “bu son fırsat” diyor. ‘Peki’ bizim yetkililerimiz onlara sordu mu “çözüm olmazsa planınız ne?” diye… ... (Sorulara siz devam edin...) *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| “En Sevilen Kim? Denktaş mı? Tatar mı?” ---13.08.2009 |
| Soru basit “kim haklı?” Cevap “cevap verenin konumuna göre karmaşık.” Ahhh şu konumlanma! Zaten konumlanmamız değil mi sorunlarımızı çözmeye yönelik adımlarımızı engelleyen? *** Geçtiğimiz hafta bir gazetede yayınlanan çalışanların maaşları ve ek mesai ücretleriyle ilgili liste sonrasında, ülkede tartışmalar bitmek bilmiyor… Bu tartışmalarda haliyle konumlanmayla ilgili oluyor! Yani partizanlık veya çıkar ilişkisi ön plana çıkıyor: UBP’liler “ek mesailer konusunda Hükümet haklı, aynen destekliyorum” derken, CTP’liler “sendikalar haklı insanların maaşlarını kesiyorlar! Olur mu canım böyle bir şey” diyor. Diğer partilerse “biz anlamayık bu işlerden” diyor, sessizliği tercih ediyor! Özel sektörde çalışanlar “ohaa be! Bu kadar maaş olur mu?Biz sürünüyoruz burada” derken, ek mesaisi, mesai arkadaşından az olan kişilerse etrafındakilere “yau sen ne zaman bu kadar mesai yaptın?” diye sorular soruyor. Arada kalan, azınlık olan ve ‘akl-ı selim’i ön plana alan kişilerse “yau bu devlete yazık be kardeşim… Dünyada nerede görülmüş özel sektörle kamu arasındaki bu zıt dengesizlik! Olurda bu kadar olmaz ki? Çözün şu işi… Ek mesai gereken yere istihdam yapın, gereksiz verilen ücretleriyse kesin… Veya başka çözümler üretin! Ama bu tartışmalarla devlet’e yazık etmeyin…” şeklinde sözlerle kızıyor, bağırıyor çevresindekilere… Devletin Maliye Bakanı’ysa Türkiye basınına manşet oluyor! Ki bu manşet haberden sonra, tartışmalara artık Türk halkı da katıldı diyebiliriz… Bakan Türkiye basınında şöyle yer alıyor: “Türkiye bizim IMF’miz ama Türkiye’den al, kamuya dağıt dönemi artık bitti. Geri adım atmayacağım” Türkiye’de ki kahvelerde dönen muhabbeti buradan duyar gibiyim: “Vay be adama helal olsun o kadar sendikayı karşısına almış ve geri adım atmayacağım diyor.” “İşte KKTC’ye böyle adamlar lazım… Bak bizim paramıza sahip çıkıyor!” “Allah-Allah bu adamlar parayı bizden alıp kamuya mı dağıtıyorlardı?” Bu arada Türkiye’de şu an bir anket yapılsa eminim Sn. Tatar Denktaş’tan sonra en sevilen KKTC’li kişi olur. Tüm bunlar bir yana aslında konu çok basit! Ek mesai ücreti denen şey, işverenin çalışanını mesaisi dışında çalıştırmasına müteakip ödediği ücrettir. Buna dayanarak, ülkemizde işveren konumundaki Devlet DİYOR ki “seni mesainin dışında çalıştırmak İSTEMİYORUM!” Gelen yanıt ise “HAYIR biz çalışmak istiyoruz.” Bu sefer Devlet yanıt olarak “iyide kardeşim PARAM YOK!” diyor. Gelen yanıtsa “BİZENE! Git bul!”… Bu kapışmaya tepki gelince Sendikalar “Hükümet bizi umursamıyor, o nedenle GREV yapıyoruz” derken, Hükümet ise “Uzlaşı aramıyorlar. Hemen GREVE gidiyorlar” diyor… Karşılıklı suçlamalar bir anlam ifade etmiyor, arada halk mağdur oluyor… Bu akıl dışı konuşmalara ve tartışmalara siz nasıl bir yorum getirirsiniz bilmiyorum! Benim tek söyleyebildiğim şeyse şu dua: “Allah’ım sen aklımı koru, bana sabır ver!” *** Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Serbest Plaj Ekonomisi ---14.08.2009 |
| ‘Temiz plaj’ olgusunun önemini yıllar önce gittiğim “Alagadi Plajı”nda fark etmiştim. Zira etrafımdaki karpuz kabukları ve biriken çöplerle güneşlenmek hiç zevkli değildi benim için! Bunun yanında arabama sığdırmaya çalıştığım şemsiyeyi hiç saymıyorum. Bir halk plajı olan Alagadi’nin durumu şimdilerde nasıl bilemem; ancak aynı şekilde olma olasılığının yüksek olduğunun farkındayım. Ayrıca “Belediye o plajın temizliği ile niye ilgilenmiyor?” diye bir sorgu olayına girmeyi açıkçası hiç istemiyorum... Çünkü bu ülkede neyi eleştirseniz, konuyla ilgili makamdan gelen yanıt ‘yetki karmaşası’ oluyor. Kimse yetkili olup olmamayı bir kenara bırakamıyor. Kimse “burada bir sorun var, benimle birlikte başkalarının da yetkisi var ancak yinede, vatandaşa hizmet için bu sorunu ben çözeyim” demiyor. Bu dememeler öyle bir noktaya ulaştı ki ülke sorun yumağı halini aldı! Alagadi ve benzer plajların bu durumda olmasında ki etken sadece Belediyeler değil elbette! Biz vatandaşlarında büyük oranda suçu var! Bir yandan plajların ücretli olmasını eleştirip diğer yandan ücretsiz plajları çöplük haline çevirip belediyeye suç atmak çokta samimi bir davranış biçimi değil! O nedenle bende ücretli plajları eleştirmeden önce ücretsiz plajlarla ilgili durumu her yönüyle anlatma yolunu seçtim. Aslında zihnimde yukarıda sözünü ettiğim unsurlar nedeniyle bir ikilem yaşadığımı belirtmeliyim. Bir yandan “evet para veriyoruz ama en azından temiz bir plajda güneşleniyor, denize giriyoruz” derken, diğer taraftan “yahu kardeşim ne münasebet, ülkemin plajına para vermeden giremez miyim? Bunu kim engelleyebilir?” diyorum. Plajların ücretli olması temizlik, bakım, vs açısından bakıldığında mantıklı gibi geliyor. Fakat ülkemizde ki uygulamalara bakıldığında gayet mantıksız bir işleyiş ve başı boş bir sektör var! Ki ben buna ‘serbest plaj ekonomisi’ diyorum. Neden mi? Anlatayım... Elimde şu an iki adet bilet var. Biri “Escape Beach Club Tori Ltd.” adına hazırlanan, üzerinde (İngilizce) “Carpark, Cabin, Sunbath, Shower” yazan, numarası 126831 olan ve ederiyse 10 TL! Diğeri “Acapulco Çağın Ltd.” adına hazırlanan, üzerinde “Duş, Tuvalet, Otopark, Şezlong, Şilte, Şemsiye ve Genel temizlik ücreti” yazan, numarası 130449 olan ve ederiyse 20 TL! Bu iki biletten anladıklarımı yazacağım, anlamadıklarımıysa sormaya çalışacağım: • Bu tip biletlerin seri numarası “0”dan başlar. Bu mantıkla ve basit bir hesapla, benim o biletleri aldığım güne kadar Escape 1 milyon 268 bin 310 lira, Acapulco ise 2 milyon 608 bin 980 lira para kazanmış. • Biletlerde ayrıca “K.K.T.C. Gelir ve Vergi Dairesi ‘Belge Onayı’” amblemi bulunmakta. Yani K.K.T.C. Devleti bu para alma olayını ONAYLIYOR. Oysa aynı K.K.T.C. Devletinin Anayasası’nın 38’inci maddesinde “Yurttaşların 100 metre kıyı şeridi içerisinde denize girmesi kimse tarafından engellenemez ve giriş ücrete bağlı tutunamaz” deniyor. Bu durumda Devlet bir ANAYASAL SUÇA ortaklık etmiş olmuyor mu? Yargı nerede? • Birinde İngilizce, diğerindeyse Türkçe yazıyor. Neye göre karar verilmiş? İngilizce bilmeyen biri ne için para verdiğini nereden bilecek? Türkçe bilmeyen biri Acapulco’ya giremiyor mu? Yasak mı? • Her iki biletteki hizmetler aşağı yukarı aynı! Ancak biri diğerinin iki katı ve nedenini biletten anlayamıyorsunuz... Neye göre bu rakamlar belirleniyor? Kim belirliyor? Mantıksızlık ve soru çok... Fakat maalesef yerim dar! Sorulara siz devam edin... Sorunların tespitini yapıp çözümsüz bırakmayacağım elbette! Sayın Başbakanımıza bu sorunların tümünün çözümü için naçizane fikrimi belirtmek istiyorum: Girişlerde anayasamıza aykırı olarak para alınmasına DERHAL son verilmeli! Escape gibi Beach Club işletmeleri, servislerine devam etmenin yanında isterse şezlong ve şemsiye kiralayabilir. Ancak vatandaş isterse havlusunu kuma serip hiç bir ücret ödemeden ANAYASAL hakkı olan denizine girebilmeli! Çevre düzenlemesi ve temizlik gibi hizmetlerin verilmesi kaydıyla aynı yöntem “Alagadi” gibi halk plajlarında uygulanabilir. Bu düzenlemelerle tüm plajlarımız zaten sahibi olan ve GASP edilerek elinden alınan vatandaşa tekrar geri verilmiş olacaktır. Sayın Başbakanım umarım dikkate alır ve gerekli yerlere sorunun çözümü için yetkiyi verirsiniz... Bu sayede, hükümet olarak ortak olduğunuz bu ANAYASAL suça son verip, “serbest plaj ekonomisine” ve bu başıboşluğa son verirsiniz! Saygılarımla... *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Unutmak… ---18.08.2009 |
| Acı veren yaşanmışlıkları unutmak! Beyninizin bir köşesine, bir daha hatırlamamak üzere anıları hapsetmek… Belki bir kurtuluş bu; aynı acıyı tekrar yaşamamak için… Ne var ki bazen kurtulamazsınız; tıpkı benim gibi! Kolay değildir onu unutmak! Yaşamınızı teslim ediyorsunuzdur… * Her sarsıntıda geleceğinizi sorgularsınız. Her sarsıntı geleceğinizden bir şeyler alıp götürür. Her sarsıntı hayallerinizi de sarsar! Hayalleriniz bir-bir yok olur! Geleceğinizi yok eder bu hayalsizlik! Geleceğinizin yok oluşu, yok oluşunuzu hazırlamıştır… Aslında yok oluşa hazırlıktır bu istemeden yaptığınız şey! Hayalleriniz, umutlarınız, geleceğiniz yoktur artık! Size kalan yaşanmışlıklarınızdır… Geçmişinizi sorgulamaya başlarsınız. Hatalarınız, başarılarınız, yapmadıklarınız… Bir-bir anımsarsınız, unutmak istediklerinizi! Hatalarınız ızdırap olur, bir yumruk iner yüreğinize… Keşkeleriniz çoğalır birdenbire! Geçmişiniz yoktur artık… Bu size o an çok garip gelir; tüm hayatınızı adadığınız geçmişiniz saniyeler içinde bir anda gözünüzün önüne gelir, muhasebesini yaparsınız ve yine bir anda silinip gider… İşte o an yok oluş için hazır olduğunuzu düşünürsünüz! Bu sadece zaman meselesi olur sizin için… Siz ve inandığınız vardır o an ve ona dua edersiniz… Ve ‘O’ anı beklemeye başlarsınız! * Ben O anı bekleyip kurtulanlar arasında yer aldım. 45 saniye boyunca yaşadıklarımı yukarıda anlatmaya çalıştım. Ancak sabahın erken saatlerinden itibaren etrafımızda ki evlerden gelen “kurtarın bizi” çığlıkları halen kulağımda… Tüm bunları yaşamış biri olarak, KKTC için çok endişeli olduğumu belirtmeliyim… Zira KKTC’nde halen daha ‘Deprem Yönetmeliği’ ve ‘Deprem Haritası’ yok! Ayrıca yapılan evler için zemin etüdü zorunluluğu ve olası bir depreme göre evlerin inşa edilmesi hususunda yasal bir düzenlemede yok! Sizce endişelenmekte haksız mıyım? Ve sormadan edemiyorum: Bunlar Türkiye’de de yoktu ve 17 Ağustos 1999 depreminden sonra kısmen de olsa yapılmaya ve uygulanmaya başlandı. Gerekli düzenlemeleri yapmak için bizimde böyle bir acı mı yaşamamız gerekiyor? Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve leften trafikte saygılı olun! Not: 17 Ağustos 1999 yılında Marmara Bölgesinde hayatını kaybedenlere Allah’tan Rahmet, acısını halen yüreğinde yaşayan yakınlarına da sabır diliyorum. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Kosova Tılsımı---21.08.2009 |
| Belki çok iddialı bir söz olacak! Belki “hadi canım sende” diyeceksiniz... Herşeye rağmen söyleyeceğim: “Şu an yürütülen sürecin başlamasında ciddi rol oynayan Kosova’nın bağımsızlığının ilanı, çözüme ulaşmasında da çok ciddi bir rol oynayabilir.” Bu yaklaşımdan sonra “pehh Kosova ile bizim aramızda dağlar kadar fark var! İkisi birbirinden çok ayrı unsur... Ne alaka!” diye söylenenlerinizi duyar gibiyim. Ancak benim söylemek istediğim Kosova gibi bir çözüm olması hususunda değil. Söylemeye çalıştığım şey Kosova örneğinin Rum tarafında yarattığı motivasyon. * Buna en ciddi örnek ise geçen yıl Rum kesiminde yapılan seçimler. Hatırlayın Hristofyas bile seçildiğine şaşırmıştı. Hatta Hristofyas seçim sürecinde Türklerle bir araya gelmiş ve sonrasında şöyle bir açıklama yapmıştı: “Seçimlerde Türkler oy kullanıyor olsa kesin kazanırım.” Hristofyas’ın çözüm yanlısı olan ‘görüntüsü’ ve Kosova’nın ilanı Rum seçmende “çözüm olmaması halinde ileride bir gün Kosova gibi Türklerde devletlerini dünyada tanınır hale getirebilir” düşüncesinin oluşmasına sebep olmuştu. Bu düşünce müzakerlerin başlaması ve bu süreci başlatabilecek olan bir adayın seçilmesi gerektiği fikrini doğurmuştu. Dolayısıyla ibre Hristofyas’a dönmüştü. Hristofyas’da zaten bu düşünceyi seçim sürecinde kullanmıştı. Özetle Hristofyas’ın seçilmesinde Kosova’nın ilanı büyük rol oynamıştı diyebiliriz. * Diğer taraftan Kosova örneğini Cumhurbaşkanımız Mehmet Ali Talat’da isim vermeden kullanmıştı. Müzakerelerin başladığı gün olan 3 Eylül 2008’de yaptığı açıklamanın bir bölümünde Rum halkına Sn. Talat şöyle diyordu: “Dünyamız oldukça hareketli günler yaşıyor. Balkanlar’da ve Kafkaslar’da yaşanan gelişmelerin sizi tedirgin ettiğini biliyorum. Bu gelişmeleri “kötü örnekler” olarak algılıyorsunuz. Kıbrıs sorununa adil, yaşayabilir ve kapsamlı bir çözüm bulamazsak, bu “kötü örnekleri” ürküntü ile izlemeye devam edeceksiniz. Kötü örneklerden korkacağımıza, başka halklara “iyi örnek” olalım.” Tabi bu açıklama “bizim derdimiz Kosova gibi bağımsızlığımıza kavuşmak değil! Ancak çözümsüzlük bu yöndeki korkunuzu devam ettirecektir” manasına geliyor. Yani sayın Talat “eyyy Rum halkı, aklınızı başınıza toplayın ve bizimle oturup anlaşın! Yoksa o çok korktuğunuz ‘adanın sonsuza dek bölünmesi’ gerçek olabilir!” diyor. Adanın sonsuza dek bölünmüş olması konusunda heyecana kapılan, “evet işte bizimde istediğimiz bu” diyenlerin ülkemizde azımsanmayacak düzeyde olduğunu hepimiz gayet iyi biliyoruz. Fakat ne var ki bu konuda tam zıttını düşünen, adanın birleşmesi yolunda çaba sarfeden ve şu an müzakerecimiz olan bir Cumhurbaşkanımız var. Ve onu biz seçtik! * Öyle veya böyle gerek Hristofyas’ın gerekse Talat’ın zihninin bir köşesinde ‘Kosova’ örneği canlılığını koruyor. Bu noktada önemli olan, bu örneğin müzakere sürecinin başında olduğu gibi, çözüm sürecinde de kullanılabilir olması! Bana göre Hristofyas gerçektende çözüm istiyor ve bunda samimiyse, tıpkı seçimlerde yaptığı gibi Kosova örneğini kendi halkına ‘aba altından sopa göstermek’ şeklinde gösterir ve halka şu düşünceyi “e ne yapalım sonsuza kadar ayrılmaktansa buna razı olalım”ı empoze ederse çözüme ulaşmak hiçde zor değil! Hristofyas bunu yapmıyor ve/veya yapamıyorsa Sn. Talat pekala yoldaşına yardımcı olabilir. tıpkı 3 Eylül 2008’de yaptığı gibi bu unsuru kullanabilir. Neticede sürecin başında ciddi rol oynayan Kosova, sürecin son bulmasında da bu rolü üstlenebilecektir. Aksi halde müzakere sürecinde elimizi güçlendirmesi yüksek olan bu unsuru da kullanmamış olacağımız aşikar… * Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Kimin Malını Kimden Koruyorsun? ---29.08.2009 |
| Berlin’in en çok ilgi gören bölgelerinden biri olan Almanların “Museuminsel” dediği, müzeler bölgesi ve/veya müzeler adasındayım. Bu adanın ve hatta dünyanın en önemli müzelerinden biri olan müze ise yakından bildiğimiz, bizim deyişimizle “Bergama Müzesi” Almanlara göreyse “Pergamon Museum”. Bir Türk olarak şüphesiz bu müzeyi gezmeliydim. Gezdim de… Türkiye, Bergama’dan getirilen (kimilerine göre kaçırılan ki bu büyüklükte olan eserleri nasıl kaçırdılar anlamış değilim) eserlerin sergilendiği bu müzeyi Kuzey Kıbrıs’tan yola çıkan gazeteci dostlarımızla birlikte gezdik. Müzede olanlar, eserlerin muazzamlığı, büyüklüğü vs. hakkında bir şeyler yazmayı düşünmüyorum. Merak edenleriniz şüphesiz internetten bu bilgilere ulaşabilir. Bugün sözünü edeceğim şey gruptan ayrılarak, çok keyif aldığım ‘fotoğraf çekme’ eylemini gerçekleştirdiğimde başıma gelen olayla ilgili olacak! * Şimdi lütfen, bir müze içinde kendinden geçmiş, her yanında muazzam eserler olan klasik bir turist hayal edin. Sonra bu turistin bir Japon olduğunu düşünün ki malum Japon turistler dünyayı tek göz olarak gezerler. Neyse böyle durumda olan ancak haliyle Japon olmayan bir vaziyette ‘Bergama Müzesi’nde gezmeye başladım. Dedim ya kendimden geçmişim; ne görsem, bir an önce dijital arşivime kazandırma telaşıyla çılgınlar gibi fotoğraf çekiyorum. Gayet mutlu ve birazda telaşla fotoğrafları çekerken hemen önümde bulunan bir taşa elimi koymamla birlikte görevli sırtıma hafif dokunarak, eserlere dokunmamam gerektiğini söyledi. Düşünebiliyor musunuz kendi ülkenizin tarihi eserine, bir başka ülkede dokunduğunuz için, o eserle hiçbir alakası olmayan o başka ülkenin görevlisi size dokunma diyor. O an içimden “Hooop bunlar bizim kardeşim! Çek elini omzumdan… Hem sen kimin malını kimden koruyorsun?” demek geldi. Tabiî ki demedim! “Sorry be gardaş” havasında bir şeyler geveleyip uzaklaştım o bölgeden. * Bizden çaldılar mı çalmadılar mı bilmem ama şurası bir gerçek adamlar işlerini doğru yapıyor. Bu noktada klasik Türk mantığıyla “adamlara bak be kardeşim çaldılar kültürel mirasımızı şimdi dünyanın parasını kırıyorlar” veya “adamlar tarihi eserlerimizi almışlar! Ama bak ne güzel koruyorlar. Bizde kalsaydı bunlar, ooo şimdiye kadar paramparça yapardık” gibi cümleler kurmayacağım; fakat bu yöndeki düşünceleri eleştirmeyeceğim anlamına gelmiyor bu… Bu güvensizlik ve hayran olma hastalığının en ciddi sosyal sorunlarımızdan biri olduğunu düşünüyorum. Bunun yanında “bizde kalsaydı öyle olurdu, böyle olurdu” demenin mantıksızlığı aslında gün gibi ortada: Bizde kalsaydı “Bergama sunağı” Bergama’da olurdu. Tıpkı ‘Efes’, ‘Salamis Harabeleri’ veya ‘Bellapais’ gibi… Ve bence böylesi daha iyi olurdu! Zira Bergama Müzesini gezerken ne kadar gerçeğine sadık kalınmaya çalışılarak yapılsa da suniliği fark ediyorsunuz. Yani bu olay Salamis Harabelerini kapalı spor salonuna doldurmaya benziyor. Öyle olsa aynı tadı alır mıydınız? Diğer bir hastalığımızsa hayran olma hastalığı… “Adamlar yapmış” demek bizim için inanılmaz bir motivasyon eksikliği yaratıyor aslında. Hatta öyle bir noktaya geldik ki “adamlar yapmış” demek, “e onlar zaten yapıyor biz neden uğraşalım” demeye geliyor. Oysa “adamlar yapmış daha iyisini yapmalıyız” dememizin zamanı geldi de geçiyor bile… * Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Barış! Günü ---1.09.2009 |
| İnsanın gülesi geliyor; dünyanın her noktasından kan fışkırırken nasıl olurda Barış’tan söz edilebilir? Nasıl olurda barış günü kutlayabilirsiniz? Barış istemekle barış olmuyor! Barış güçlüyseniz oluyor… Barışı gücünüz tahsis ediyor! Aslında balık baştan kokuyor: 1 Eylül 1939 da Almanlar Polonya’yı işgal ediyor ve bu olaydan elli yıl sonra BM bu günü barış günü olarak kabul ediyor. * Düz mantıkla bakıldığında BM haklı görülebilir. Soykırımların, atom bombalarının milyonlarca insanı telef etmeye başladığı gün olan 2.dünya savaşının başlangıcını böyle bir günle anmak, o günleri tekrar yaşamamamız gerektiğini bizlere hatırlatabilir. Bizler acaba BM gibi mi düşünüyoruz. Yani 1 Eylül’lerde “2.dünya savaşında ölen insanları hatırlıyor, dünyamız yine o günleri yaşamasın” diye mi düşünüyoruz? Hadi canım oradan! Irak’ta ki işgalci ABD askerleri bugün sizce böyle mi düşünecek? Şu an öldürmeye devam ettiği çocuk, genç, yaşlıları öldürmekten vaz mı geçecek? Peki ya aynı konumda ki Irak’lılar? Kendini korumaya çalışan Irak’lılar “amanın bugün barış günü ABD askeri öldürmeyelim” falan mı diyecek? Canlı bombalar bugün patlamayacak mı? Birbirlerini öldürmeye devam edecekler! İsrail askerleri sizce bugün ne yapacak? Veya Filistinliler? “Bugün barış günü roket saldırısı yapmayalım” falan diye aralarında mutabakat mı var zannediyorsunuz? Elbette hayır! Birbirlerini öldürmeye devam edecekler! Ya Afganistan, Pakistan, Doğu Türkistan vs… Oralarda da birileri birbirini öldürmeye devam edecek! * Bizlerse burada 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü barışın tadını çıkara-çıkara, lüks hayatlarımızdan feragat etmeden, dünyanın barışa ihtiyacı olduğunu birkaç saatliğine hatırlayarak, biraz ucuz hesaplarımızla, birazda kendimizi kandırarak kutlayacağız… Bugün barış isteyeceğiz… Ama ‘kim’den barış istediğimizi bilmeden! Kim o barışı sağlayacak olan? Kimilerimiz kendinden geçecek “Kıbrıs’ta barış engellenemez” diyecek! Kimilerimiz dünya barışını isteyecek, samimi olacak o an… Kimilerimizse sadece barış isteyecek, günü anlamlandıracak hiçbir şeyin farkında olmadan! Öyle yada böyle Barış istenecek! Ama kimden? Siz kimden barış istiyorsunuz? Size göre barış nasıl olur? *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: Bundan böyle Salı ve Perşembe günleri yazacağım… |
| -------------------------------------------------------------- |
| “Çözüm İstiyorum” Demeyiniz! ---3.09.2009 |
| Çözüm istencini devamlı dile getirmek, çözümü gerçekten istemek anlamına mı geliyor? “Ben ve/veya biz çözüm istiyoruz” diyerek çözüme ulaşılabilir mi? Ve/veya şimdiye kadar ulaşıldı mı? Peki kimler “çözüm istiyorum” dememeli! • Bir sıradan vatandaş olarak, kişisel hak ve menfaatlerinizi herşeyin üzerinde tutuyor, hiçbir şekilde bu haklardan feragat etmeyi aklınıza dahi getirmiyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir memur olarak, devletiniz için ‘daha ne kadar çalışmalıyım ki devletime, halkıma faydam olsun’ mantaletisine sahip değilseniz eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir esnaf olarak günlük kazancınız doğrultusunda düşünüyor, toplumun ve ülkenin çıkarlarını düşünmeden vergi kaçırıyor, üretmiyor, ekonomik yapıyı alt-üst ediyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir iktidar partisi olarak, daha güçlü bir devlet, daha özgür, daha barış içinde yaşayan, daha mutlu bir halk yaratmak için çalışmıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir öğrenci olarak, toplumunuzu temsil ettiğinizi, başarınızın toplumun başarısı olacağını, devletinize yalnızca kendini yetiştirmiş bir birey olarak faydalı olabileceğiniz gerçeğini düşünmüyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir işçi olarak, ürettiğiniz hizmetin kalitesini göz önüne almıyor, işinizi ‘daha güçlü bir ülke yaratmak’ adına yaptığınız bilinciyle yapmıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir siyasi parti başkanı olarak, ülkenizin güçlü olmasının, temsil ettiğiniz siyasi partininde güçlü olması anlamına geleceğini düşünmeden hareket ediyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir sporcu olarak, herşeye rağmen başarılı olup, ülkenizi en iyi şekilde temsil etme azmi ile çalışmıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir gazeteci olarak, daha güçlü bir ülke, daha güçlü ve kendine güvenen bir halkın oluşması için fikirler üretmiyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir sendikacı olarak, temsil ettiğiniz çalışanların hak ve çıkarlarını ülkenizin çıkarlarının önüne koyuyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir siyasetçi olarak, kişisel siyasi geleceğiniz ve çıkarlarınızı düşünüp, ülkenizin kaynaklarını veya konumunuzu haksız yere kullanıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir sivil toplum örgütü olarak politize olmadan, halkın ve ülkenin çıkarları doğrultusunda hareket etmiyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir çiftçi olarak ülkeniz için üretmiyor, halkınız için katma değer yaratmıyorsanız eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! • Bir ... olarak, ...... ....................................... .................... ....................... ................ eğer “çözüm istiyorum” demeyiniz! (Noktalı yeri siz doldurunuz. Eminim yazacak çok şeyiniz var!) * Çünkü ülkeniz için çalışmıyor, toplumunuzun menfaatlerini ön plana almıyor, cümlelerinize ‘biz’ diye başlayamıyorsanız eğer siz nasıl olurda çözüm istiyor olabilirsiniz? Ülkenizde kişi başına düşen gelir bugün 35 bin dolar, etrafınızdaki insanlar mutlu ve huzurlu olsaydı, sizce bugün çözüm olmazmıydı? Veya çözüm istiyor olurmuyduk? Yani aslında çözümü sağlayacak olan biziz, BİZLERİZ. Yani aslında çözümü sağlayacak olan şey, daha güçlü bir ÜLKE yaratmamızdan geçiyor! Bunun içinde hep birlikte çok çalışmalıyız. Çalışmalıyız ki, birilerini çözüme ikna etmeye çalışan ve o birilerinin kafasına göre erteleme lüksleriyle karşı karşıya kalan pozisyondan çıkıp, ikna edilmeye çalışılan ve “istersek erteleriz haaa” diyebilen pozisyona gelebilelim! Bunun için asla geç değil... Hiç bir şey için geç olmadığı gibi! *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: Tüm bu okuduklarınızdan sonra eğer bana hak veriyorsanız, etrafınızda bulunan ve çözüm istediğini söyleyenleri bir kez daha değerlendirmenizi tavsiye ederim. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Artık! ---8.09.2009 |
| İddialı bir o kadarda kesin bir kelimedir ‘artık’! Bazı kelimeler gibi yan çizme fırsatı tanımaz size ‘artık’ demek… Mesela ‘belki’ veya ‘sanırım’ gibi kelimelerle yan çizme şansınız vardır. Ama ‘artık’ dedikten sonra yan çizmeniz doğru olmaz! Sizi ‘artık’ demeye iten etkenler vardır ve zaten bu nedenle siz ‘artık’ demişsinizdir. ‘Artık’ dediğinizde son noktaya geldiğinizi, bunun bir milat olduğunu karşı tarafa söylüyorsunuzdur aslında. Yani ‘artık’ demenin kendi içinde ciddi sorumlulukları vardır. ‘Artık’ bir yandan da yaşanmışlıkları temsil eder. Bir şeyler yaşanmıştır ve yanlış gidiyordur! O yanlış giden şeyler için ‘artık’ deniyordur. Yani “bundan böyle bu böyle olacak” demektir! Kesin ve nettir! ‘Artık’ demek kararlılıktır. Karar verilmiştir. Artık o işler, öyle olmayacaktır! Olmamalıdır. Bu olmayış, ‘artık’ diyenin samimiyetiyle doğru orantılıdır. Söyleyen ‘artık’ının arkasında olmalıdır. Aksi halde artık onun ‘artık’larının pek bir önemi kalmaz! * Dün ‘Öğlen Ajansı’nda stüdyo konuğum Siyaset Bilimci Salih Egemen’di. Onunla gerçekleştirdiğimiz söyleşide sürekli bu sözcüğü kullanmak durumunda kaldık. Zira memleketimizin geldiği nokta bu sözcüğün ülke için çok önemli olduğunu ortaya koyuyordu! Sözcüğü söylemesi gereken kesimlerin başında şüphesiz Hükümet yetkilileri ve Başbakan geliyor. Görünen o ki ülkenin mevcut durumda ilerleyebilmesi çok zor! Bu zorluk: Hızlı ve etkin kararlar alınmasını ve sonuna kadar bu kararların arkasında durulmasını gerektiriyor. Sizce hükümette ‘artık’ sözcüğüyle başlayan cümleler kuracak, kararlar alacak ve arkasında duracak birileri var mı? Sanırım zamanla öğreneceğiz? *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| %100 Eksik Kalan İcraatlar ---10.09.2009 |
| Malumunuz üzere Başbakanımız Derviş Eroğlu önceki gün yaptığı basın toplantısında hükümet’in 100 gün %100 icraatlarından söz etti. Başbakanın sözünü ettikleri bir kitapçıkta toplandı ve basın mensuplarına dağıtıldı. Kitapçığı inceledim ve maalesef birçok eksik gördüm! Sanırım UBP hükümeti tevazu yapmış ve az sonra sözünü edeceğim icraatlarını kitapçığa koymamış. Evet tevazu güzel bir şey ama eğer seçimle geliyor, seçimle gidiyorsanız bu tevazu sizin için çokta iyi sonuçlar doğurmayabilir... Bu nedenle yazılmayan icraatları ben yazacağım. Bu da benim UBP hükümetine armağanım olsun! • Gerek Başbakan gerekse Bakanlar hükümetin 100 gününün % 63’ünü kendilerini tebrik etmeye gelen kişileri ağırlamakla geçirdi. Bu yoğun ve sıkıcı icraatın ekonomiye çok ciddi katkısı oldu. Onlarca kişi çiçekçileri, çikolatacıları doldurdu! Memleketimin esnafının yüzü güldü, iş yaptı... Bu arada tebrik kabulünü iş yapamadığı gerekçesiyle kaldıran, Ekonomi ve Enerji bakanı Sn. Sunat Atun’u kınıyoruz. • Hükümetin 100 gününün % 42’si atama yapmakla geçti. Hemen her gün birileri bir yerlere atandı; birileri görevden alındı. Bu icraatın atananlara çok ciddi katkısı oldu! • Dışişleri Bakanı, Cumhurbaşkanıyla Türkiye’ye gitmeyerek Hükümetin 100 günün %5’ini meşgul etti. Bu meşguliyet sayesinde Kıbrıs Türk basını canlı yayınlar yaptı! Bu meşguliyet icraatı, canlı yayın kabiliyetini yükseltmek isteyen Kıbrıs Türk basını için çok faydalı oldu! • Hükümetin 100 gününün %1’inde Maliye Bakanı Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden birinde manşet oldu! Bu önemli icraat sayesinde ülkemizin Türkiye nezdinde popülaritesi arttı. Ne yazık ki bu icraat turizm sezonunun sonuna denk geldi. Ama turizmcilerimiz bu popülaritenin etkisi için önümüzdeki sezondan ümitli! • Hükümetin 100 gününün % 55’inde ülkede eylemler ve grevler oldu. Bu önemli icraat sayesinde ülkede çalışan memurların ve milletvekillerin maaşlarını öğrenme şansımız doğdu! Etekteki taşlar döküldü, ak koyun kara koyun ortaya çıktı. Maaşların açıklanması özel sektörde çalışanların moralini bozsa da kimin ne kadar maaş aldığını öğrenmemiz önemliydi! • Hükümetin 100 gününün % 100’ünde tartışmasız bir gün bile yaşamadık! Önce kurulan hükümetin uzun vadeli olamayacağını tartıştık. Sonra meclisteki nisap sorunu gündeme geldi. Ardından Başbakanlık Denetleme Kurulu, Seyrüsefer harçları, Eşel Mobil, Ek Mesailer, Müzakereler vs... Hükümet kuruldu kurulalı bir şeyleri tartışıyoruz. Elbette tartışacağız ancak bu tartışmalardan bir kazanım elde edemediğimiz çok açık. Zira nisap sorunu yine grevler nedeniyle açılamayan meclis kısmet olurda grev kalkarsa ve açılırsa devam edecek gibi gözüküyor. Başbakanlık Denetleme Kurulu anayasa mahkemesinde ve duruşmalar bitti karar bekleniyor! Seyrüsefer harçları istenilen düzeye indirilemedi. Eşel Mobil ve Ek Mesailer konusunda tartışmalar devam ediyor. Kıbrıs Sorunu konusunda Hükümet ve Cumhurbaşkanlığı arasında aksi söylense de görüş ayrılığı olduğu gün gibi ortada! Her yönden hükümet zor günler yaşıyor; yaşayacakta... Unutmayın çok ciddi sorunları olan bir ülkeyi tek başına iktidarla yönetmeye kalkan UBP’nin ta kendisi… Zira UBP bunu bilerek tek başına iktidar olmak için vatandaştan oy istedi ve başa geldi. Burada “hükümetin zamana ihtiyacı var, 100 günde bu işler olmaz” falan demeyeceğim. Çünkü önceki gün yapılan toplantı çok iddialıydı ve UBP böyle bir tabiri istemediğini bu toplantıyla ortaya koyuyordu! Bu noktada bana göre UBP’nin sorun yaşamasında ki tek neden demokrasiyle geldiğini unutması! Tek başına iktidar olmanın ciddi sorumlulukları var ve zaman-zaman partiler bunu es geçer. İşte bu ‘es geçme’ olmamalı! UBP alacağı tüm kararlarda demokrasi argümanını çok iyi kullanmalı… Aksi halde bu tartışmalar hiç bitmeyecek! *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Yol Güven-siz-liği---15.09.2009 |
| Belki dikkat etmişsinizdir, 2006 yılından bu yana yazılarımı “trafikte saygılı olun” diyerek bitiriyorum. Trafik kazalarının önlemenin saygı çerçevesinde olabileceğini düşündüğümden bu cümleyi yazılarımın sonuna eklemeyi doğru buluyorum. Zira başkalarının ‘yaşama hakkına saygı göstermek’ medeni olmanın en önemli unsurlarından biri olduğunu düşünüyorum! Diğer taraftansa insanın sadece insan olmasından kaynaklanan bazı hakları olduğunu da gayet iyi biliyorum; bu haklar “temel insan hakları”dır! Adından da anlaşılacağı üzere bu haklardan faydalanmak için, hiçbir şey yapmanıza gerek yok! Sadece insan olmanız size bu hakları tanır! Bu haklar ‘yaşama hakkı’ ile başlar! İşte bu nedenle trafikle ilgili ikaz yaparken ‘saygı’ kelimesini özellikle vurguluyorum. Trafikte seyir halindeyken sadece kendi hayatınızı değil, o yolu sizinle birlikte paylaşan diğer tüm insanların yaşama hakkını düşünmek zorundasınız! Yani trafikte diğer insanların yaşamları sizin elinizde olduğuna göre onların yaşama hakkına saygı göstermek zorundasınız. Peki trafikte yaşama hakkınıza saygı göstermesi gerekenler, sadece sizinle aynı yolu paylaşan insanlar mı? Elbette hayır! O yolu sizin için yapanlara bu noktada çok iş düşüyor! DEVLET YOL GÜVENLİĞİNİ, tüm vatandaşlarının yaşama hakkına saygı çerçevesinde sağlamakla yükümlü! Bunun ne demek olduğunu şu sorularla açıklamaya çalışayım: Trafiğe çıktığınızda yollar size ne kadar güven veriyor? Yollarda ki çukurlardan kaçmak için kaç defa kaza atlattınız? Tehlikeli virajları dönerken, devletin güvenliğiniz için yaptığı bariyerleri görebiliyor musunuz? Yollarda sizin güvenliğiniz için yapıldığına inandığınız bir şey görebiliyor musunuz? AB hedefinde olduğunu söyleyen Devletinizin ‘Avrupa Yol Güvenliği Bildirgesi’nden haberi var mı? Devletiniz sizin için yaptığı yollarda, sizce YOL GÜVENLİĞİNİZE ne kadar önem veriyor? Soruları daha fazla çoğaltıp canınızı daha çok sıkmak istemem! Ancak soru sorup canını sıkmak istediklerim yok değil! Eyyy bu yolları yapan, ONAY veren sorumlular, ölümlü kazalar olduktan sonra o bölgeye gidip hiç öz eleştiri yaptınız mı? Hiç “bu yolda … önlemini alsaydık bu kaza olmazdı” dediniz mi? O gece nasıl uyudunuz? Hiç o ölümlerden kendinizi sorumlu tuttunuz mu? Perşembe günü görüşmek ümidiyle! Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: Belki ülkenizde faydalanamıyorsunuz ama ben yinede diğer ‘Temel İnsan Hakları’nızı hatırlatmak istiyorum: Yaşama hakkı, Özgürlük ve kişi güvenliği hakkı, Adil olarak yargılanma hakkı, Düşünce ve vicdan özgürlüğü hakkı, İfade özgürlüğü hakkı, Eğitim hakkı, Özel yaşama ve aileye saygı hakkı |
| -------------------------------------------------------------- |
| Taş Nerede? ---17.09.2009 |
| Hayatınızda içinden çıkılmaz bir hal alan sorunlarla karşılaşmış olmalısınız. Ne var ki ilk bakışta “bu sorunun çözülmesi imkânsız” deseniz de zamanla sorunun kendiliğinden çözüldüğüne tanık olmuş olmalısınız... Sonuçta bir sorununuz, bir derdiniz muhakkak olmuştur, oluyordur ve hatta belki de şu an bu satırları okurken, şu an yaşadığınız sorunlar aklınıza geliyordur. Sorunların olması çok doğaldır. Kişisel tarihinizde, şimdi ve gelecekte de sorunlarınız olacaktır. Konuyla ilgili Mevlana’nın harika bir sözünü söylemeden edemeyeceğim. Mevlana der ki “Derdi olmayan kişi, neden derdim yok diye kendine dert edinirmiş.” Tıpkı kişisel sorunlarınız gibi toplumlarında sorunları vardır. Bunlara çeşitli çevreler farklı isimler verir. Duymuşsunuzdur. ‘Toplumsal yara’, ‘toplumumuzun problemleri’ vesaire gibi! İşte bu tip sorunlara çözüm bulma noktasında devreye siyaset ve siyasetçiler girer... Onların görevi söz konusu sorunları çözmektir. (Bizde ki gibi tespit değildir!) Ülkemizin de sorunları var. “Bu sorunların başında Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlük var” gibi bir cümle kurmanın anlamsız olduğunu söylemeliyim. Hatta daha da ileri gidip, siyasetçilerin bu ülkede sorunlar yaratıp sonrada Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğünün arkasına sığındığının farkında olduğumuzu söyleyebilirim. Daha da ileri gidip, siyasetçilerin yıllarca kamu sektöründeki sorunları bu bahanenin arkasına sığınarak yok farz ettiğini, ötelediğini, oy bankası olarak gördüğünü ve dolayısıyla sorunu içinden çıkılamaz hale getirdiğini söyleyebilirim. “Bu içinden çıkılmazlık durumu şüphesiz ortadan kalkacak ve sorun zamanla çözülecek.” Bunu iddialı bir cümle olarak düşünebilirsiniz. Elbette sizinle aynı fikirde değilim! Hatta bu konuda da ileri giderek, daha da iddialı bir cümle kurmak istiyorum “Sorunlar içinden çıkılmaz duruma geldiğinde kendiliğinden çözülür. Çözülecekte!” Neden bu kadar iddialı olduğum konusuna gelince: Dikkat edin sorunun tarafı olan ‘tüm kesimler’ hep aynı şeyi söylüyor “bizler elimizi taşın altına sokmaya hazırız. Ancak ‘tüm kesimler’ elini taşın altına sokmalı!” Burada ki problem sanırım tüm kesimlerin aynı şeyi istediğinin farkında olmaması! Ki bu yazıyı bu nedenle, yani “heyyy ‘tüm kesimler’ hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz. Uyanın yahu!” demek için yazıyorum! (Bu arada bu ‘tüm kesimler’ demagojisini anlamış değilim...) İletişim çağında olduğumuzu düşünürsek birbirlerinin ne söylediğini, birilerine duyurmak için böyle bir yazı yazmak beyhude bir uğraş! Farkındayım... Ancak tespitlerime göre sözü edilen ‘tüm kesimler’in en ciddi sorunu, ellerini altına sokacakları taşı bulamamalarından kaynaklanıyor... Ve sanırım ‘tüm kesimler’ şu sıralarda “yahu taş nerede?” diye soruyor! Ben o taşı buldum! ‘Taş’ DEVLETİMİZ arkadaşlar... Maaşını aldığımız, sırtımızı dayadığımız ama unuttuğumuz devletimizdir o ‘taş’! Hatırlayın devletimizi. Her geçen gün üstüne bastırarak batma noktasına getirdiğimiz devletimizin altına sokun ellerinizi, ayağa kaldırın! Korkmayın ezilmez elleriniz. Asıl bastırmaya devam ettikçe ezilmesinden korktuğunuz ellerinizle birlikte bedenlerinizde batacak onunla! Biliyorum yapacaksınız. Yapmak zorundasınız! Sizde biliyorsunuz ‘Başka şansımız yok!’ O nedenle diyorsunuz “elimizi taşın altına sokmaya hazırız” diye! Beklemeyin, zamana oynamayın... Oynamayacaksınız! Biliyorum... İşte bu nedenle iddialıyım! İşte bu nedenle, sorun yumağına dönen kamu sektörünün düzeleceğini söylüyorum. Umutluyum... Belki de umutlu olmak istiyorum... *** Salı günü görüşmek ümidiyle... Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Enflasyonlu Harçlıklar… ---22.09.2009 |
| Allah göstermesin ama bir sabah kalksaydınız ve hayatınızın sadece çocukluk dönemini hatırlıyor olsaydınız, bu anılar içinde ‘en hit’ olanı ne olurdu? Bu soru bana sorulsaydı cevaben “Tabii ki bayramlar” derdim. Her bayramın (çocuklar için detay da) kendine özel farklılıkları vardır. Sizler ne hatırlarsınız bilemem ama eminim benim hatırladıklarımı anlatacağım alt satırlarda, sizinde anılarınız canlanacak! (En azından 80’li yıllarında başında çocuk olanlar hatırlayacaktır.) Her bayram sabahı nedense mutlaka radyo açılır, radyoda da mutlaka Barış Manço’dan “Bugün Bayram” isimli şarkı çalınırdı; artık öylemi denk geliyordu yoksa ben mi abartıyorum bilmiyorum… * Bayramların kendine ait modası olurdu.Yeni kıyafetler alınırken, bu modaya uyulurdu. Dikkat edin, bayramlar da genelde çocukların giydiği kıyafetler, birbirine çok benzer. Tabii arada aykırı olanlar vardır. (Ben o farklı olanların arasında olurdum; hiç istemesem de! Benim çocukluk dönemim Ablamın dikiş öğrenme dönemine rastlamıştı; kıyafet dikme hevesi içinde olan ablamın diktiği kıyafetleri giyerdim. Ablamın diktiği kıyafetler, çok güzel olurdu fakat ‘standart bir yaşam felsefesi’ni ret eden ablam, bayram modasına pek uymazdı. Bu neden ile diğer çocuklar arasında göze çarpan hep ben olurdum. Grup halinde yaptığımız yaramazlıkların hesabını vermek haliyle bana kalırdı!) * Enflasyonlu bayram harçlıkları hemen tüketilmeliydi! Bu nedenle bayramlarda, sırf “bu harçlıkları çocuklar hemen harcasın” diye düşünen, ‘çok düşünceli!’ bayram için özel/ticari kuruluşlar vardı. Mesela hep yazın gittiğimiz Lunaparklar, kışın ortasında ki bayramlar da dahi açık olurdu. Tabii bunun yanında bayram dışında asla bulamayacağımız ‘kızkaçıran’, ‘mantar tabancası’, ‘torpil’, ‘çat-pat tabancası’ vs. gibi bir çok gereksiz ve şiddet içerikli ‘oyuncak’, bakkallarda olurdu. Bu oyuncak olmayan oyuncaklar sebebiyle bir çok çocuk, yaralanmıştır. Hatta beklide şu an bu satırları okuyanlar arasında da yaralananlar vardır. * Bayramlarda bir yüzsüzlük alırdı başını giderdi; bu aile desteği ile olurdu. Normal zamanlarda asla izin verilmeyen birçok davranış, bayramlarda yapılması gereken bir şeydi! Bir başkasından alınmasına asla izin verilmeyen ‘para’, bayramda herkesten ‘bayram harçlığı’ adı altında alınabilirdi. Bayram ziyaretlerinin ilk dakikalarında önce istemem diye reddedilen bayram harçlığı, anne/babaların “oğlum/kızım al” sözlerine müteakip hafif yüz kızarıklıkları ile cebe/çantaya atılırdı. Tabii bu yüz kızarıklığı ile kendini gösteren utanma duygusu, ilerleyen saatlerde, verilen harçlığı az bulma yüzsüzlüğüne kadar giderdi. * Yazıya başlarken, yazının ‘nerede o eski bayramlar’ çerçevesine girmesinden korkuyordum. Fakat ister istemez oraya geliyor söz; sanırım bu konuda hepimizin anlatacağı “eski bayramlar” başlıklı anıları var. Benim de var/mış demek. Her geçen yıl yazılarımda Bayram hikayeleri anlatıyorum ve hemen-hemen aynı cümleler kalıbıyla “ahhh bizim çocukluğumuzun bayramları” temasında yazı çıkıyor ortaya… Büyüdükçe, galiba “bizim çocukluğumuz da yaşanan bayramlar harikaydı” mantığı oturuyor. Bugünün çocukları ileride “nerede o eski bayramlar” der mi bilmem… Büyüklerimiz bizlere bu başlıkta çok hikaye anlattı. Bugünde biz anlatıyoruz… Sanırım bugünün çocukları büyüdüklerinde o günün çocuklarına bizim gibi, eski, kendi çocukluklarının bayramlarını anlatıyor olacaklar! Buradan da anlaşılıyor ki, bu süreç çocuk olmakla alakalı… Yani bayramlar çocukların… Onları mutlu edin… Mutlu olun! Mutlu bayramlar… *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Talat’ın Takvimi ---24.09.2009 |
| Cumhurbaşkanımız daha önceki konuşmaları ve yurt dışı temaslarında, çeşitli çevreleri (ki buna genelde ‘uluslararası’ toplum dense de kast edilen çevrelerin, AB ve ABD olduğunu biliyoruz) Kıbrıs Müzakere sürecine müdahil olmaya davet etmişti. Mevcut durumdaysa sözü geçen uluslararası toplum ‘ısrarla’ müdahil olmuyor, şu an sürmekte olan süreci ‘Kıbrıslı Çözüm’ ve hatta ‘Kıbrıs Planı’ gibi nitelendirmelerle değerlendiriyor. Bir nevi topu iki toplumun liderine atıyor. Bunun farkında olan Sn. Talat durumu şöyle değerlendiriyor “Şimdi ‘Kıbrıslılar için Kıbrıslı çözüm’ diye bir nakarat benimsediler. Kıbrıslılar için Kıbrıslı çözüm olmaz; bu mümkün değildir. Bugüne kadar olmamıştır. Bugüne kadar böyle bir şey gündeme gelmemiştir. Olamaz çünkü, taraflar o kadar yerleşmiş pozisyonlara sahiptirler ki bunları değiştirmek, tavizler vermek BM’nin veya uluslararası toplumun doğrudan katılımı olmadığı takdirde mümkün olmaz diye düşünüyorum.” Yani her iki tarafın taviz vermesi için dış unsurların baskı yapması gerekiyor, aksi halde bir ‘olmamazlık’ durumu var ortada ve Sn. Talat bu durumdan hiç de hoşnut değil! Sn. Talat’ın hoşnut olmayışına değineceğim ancak öncesinde BM veya uluslararası toplumun bu sorundan neden ‘uzak’ olduğuna bakalım. Gerçekçi bir yaklaşımla, uluslararası toplumun bu tutumunun anlaşılabilir bir tutum olduğunu görebiliriz. Zira ‘Kıbrıs Sorunu’ gibi çetrefilli bir konuda kimse başı çekmek istemiyor artık. Tutanın elinde kalan bir sorun. Kimse olası bir başarısızlığı sahiplenmek istemiyor! Hatta siyasi kariyeri parlak olan Downer’ın bu soruna el atmaktan dolayı çok mutlu olduğunu zannetmiyorum. Sn. Cumhurbaşkanımız gerek uluslararası toplumun bu yaklaşımından, gerekse sürecin bu şekilde sürmesinden hoşnut değil! Sn. Cumhurbaşkanının gerçektende çözüm istediğini göz önüne alırsak, hoşnutsuzluğunu anlayabiliriz. Ancak burada ki sorun Sn. Talat’ın çözüm istemesi değil, Talat’ın sözlerinden de rahatça anladığımız üzere Hristofyas çözüm istememesi… Böyle bir durumda topun iki lidere atılması çözümsüzlüğü pekiştiriyor, liderler ‘müzakere etmek için müzakere ediyor’ ve işler çokta iyi gitmiyor. Bunun ‘gün gibi ortada’ olduğu su götürmez bir gerçek olmasına rağmen Sn. Talat ve ekibi her fırsatta ‘çok ciddi yol kat edildiğini’ iddia etmeye devam ediyor. Hal böyleyken neden bu ‘umut’ halka dağıtılıyor? Yani umut tacirliliğinin sebebi ne? Bu umudun halka pompalanmasındaki nedenleri iki yaklaşımla değerlendirelim: İlk yaklaşıma göre umudun devamlılığı çözümün gerçekleşebilmesi için en önemli etken. Çözüm vizyonunu ayakta tutabilmek için halkların çözüm olacağına inanması ve bu konuda umutlu olması gerekiyor. Bu nedenle pozitif mesajlarla sözü edilen umut canlı tutulmaya çalışılıyor. Aslında çözüm istiyorsanız doğru bir taktik ancak, her taktik hareketin olumsuz sonucu olduğu gibi, bu taktiğinde başarısızlıkla sonuçlanması halinde olumsuz sonuçları olacaktır. En önemli sonucu, şüphesiz halkı bir daha çözüm olacağına inandıramayacak olmanızdır. İkinci yaklaşımsa Talat’ın doğal takvimi; yani Cumhurbaşkanlığı seçimleri… 2010 yılının Nisan ayında ülkemizde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ‘Kıbrıs Sorunu’nun çözümü konusunda önemli bir etken halini aldı! Sn. Talat son açıklamasında sorunun çözülmesi için uluslararası toplumun baskısıyla bir takvim oluşturulması gerektiğini söylüyor. Bu takvimide, açıklamasının devamında şekillendiriyor. Aralık ayında Türkiye ile ilgili AB raporu ve Nisan 2010’da KKTC’de seçimler var diyor. Yani gelin takvimi şöyle yapalım demeye getiriyor. Aralık ayına gelmeden önce al-ver süreci başlasın, 2010 Nisan ayı öncesiyse referanduma gidilsin… Sn. Talat’ın takvimi benimsenir, baskılarla her iki lidere bu takvim dayatılırsa çözüme bugünkünden çok daha fazla yaklaşılacağı kesin! Diğer taraftan ise Sn. Talat’ın siyasi geleceği açısından bu takvimin gerekliliği çok açık! Bu arada çözüm istememekle suçlanan UBP’nin böyle bir durumda çözüme en büyük katkıyı yapmış olacağını söylemekte fayda var! Zira Sn. Cumhurbaşkanının “2010’da KKTC’de seçim olacak!” demesi, uluslararası topluma şu mesajı veriyor: ‘Bakın ben giderim UBP gelir ve KKTC’de çözümü ancak rüyanızda görürsünüz!’ Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve liften trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Konfüçyüs Kıbrıs’ta! ---29.09.2009 |
| Dün Konfüçyüs’ün doğumunun 2 bin 560. yılıydı. Öğretileri ve felsefesiyle yüzyıllardır insanoğluna yol gösteren Konfüçyüs bugün yaşıyor ve Kıbrıs’ta ikamet ediyor olsaydı, yaşananlar karşısında acaba neler söylerdi? Merak ediyor musunuz? Okumaya devam edin! Hristofyas’ın İradesi! Birleşmiş Milletlerin 64. Genel Kurulu’nda ki konuşmasında Rum Lider Dimitris Hristofias daha önce anlaşılan konuların dışında kavramları gündeme getirir. Bunları şu sözlerle genel kurulda bulunanlara aktarır: “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin egemenliğini yeniden oluşturarak Kıbrıslı Türkler ve Rumlar için ortak vatan yapmayı ve üniter devletin iki otonom bölgeden oluşan bir federal devlete dönüştürülmesini amaçlıyoruz.” Hristofyas’ın bu sözlerinin aksine liderler müzakerelere başlamadan önce almış oldukları kararla “iki kesimli, iki toplumlu, siyasi eşitliğe dayalı federal bir çözüm” anlayışını benimsemişlerdir. Bu durumun böyle olduğunu Türk lider Talat şu sözlerle gündeme getirir: “Federal çözüm, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum kurucu devletleri olmak üzere eşit statülü iki kurucu devletli olacak. Bu iki tarafın da üzerinde mutabık kaldığı çerçevedir.” Her iki tarafı da dinleyen bilge kişi Konfüçyüs alır karşısına Hristofyas’ı ve şu tarihi sözlerini ona hatırlatır: “İrade öyle değerli bir özelliktir ki bir ordu komutansız kalsa da kişi iradesinden yoksun kalamaz. İradeli insan davranışları tutarlı insandır.” Yönetim Ülke’deki grevler ve eylemlerden dolayı meclis önüne giden Konfüçyüs, Başbakan tarafından karşılanır ve ortak basın toplantısında şu sözleri söyler: “İyi yönetici olmanın sırrı dört yanlıştan kaçınmak, beş doğruyu uygulamaktan geçer. Dört yanlış şunlardır: nasihat etmeden infaz etmek (gaddarlık); öğretmeden başarıyı ölçmek (kabalık), yönetimde gevşek olup sınırlar koymak (art niyet), özlük haklarının dağıtımında cimri davranmak (bürokrat olmak). Beş doğru ise şunlardır: müsrif olmadan eli açık olmak; gocunmadan çalışmak; haris olmadan istek duymak; mağrur olmadan rahat davranmak; ürkütücü olmadan saygın olmak.” İcraatlar Hükümet’in “100 günde % 100 icraat” başlıklı basın toplantısına katılan Konfüçyüs verilen bilgilerden sonra şu sözleri söyler: “Üstün insan konuşmadan önce eyleme geçer ve sonra eylemine göre konuşur.” “Ne demek istediniz sayın Konfüçyüs” sorularını tebessümle karşılayan Konfüçyüs şöyle der ve salonu terk eder: “Susmak, insanı ele vermeyen sadık bir arkadaştır.” *** Önümüzdeki bir ay askerlik görevimi yerine getireceğimden yazılarıma döndüğümde devam edeceğim. Son söz olarak yine Konfüçyüs’ten alıntı yapmak istiyorum. “Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir!” diyor Konfüçyüs; hiçbir zaman umudunuzu kaybetmemeniz dileğiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Yüzde 95’i Rum tezlerine inanıyor---5.11.2009 |
| Bırakın Kıbrıs’ta yaşananları dünyaya anlatamadık diye hayıflanmayı! Biz Kıbrıs sorununun tarihsel sürecini ve şu anki halini, kendimiz dışında kimseye anlatamamışız… Anlatmamışız! Gerek mi duymadık? O zaman neden ‘kimse bizi anlamıyor’, ‘Dünya tarihi saptıran Rum tezlerine inanıyor’ diye dert yanıyoruz? Neden mi bunları söylüyorum? Açıklayayım… Askerlik görevimi yerine getirmek üzere, Dünya’nın dört bir yanından Burdur’a giden tam beş bin D.A.H.T.ER٭’le birlikte, 21 günlüğüne Burdur 58. Piyade Er Eğitim Alayındaydım. Sözünü ettiğim beş bin kişi Türkiye’de yaşamıyor! Sözünü ettiğim beş bin kişinin arasında iş adamları, profesörler, siyasetçiler, medya mensupları vb. gibi kariyer sahibi insanlar var. Ve ne yazık ki sözünü ettiğim beş bin kişinin yüzde 95’i Rum tezlerine inanıyor. Çünkü yaşadıkları ülkede Rum lobisinin etkisiyle Rum tezlerine hizmet eden yayınlar yapılıyor. Onları yok saydığımız ve bilgilendirmediğimiz için akıllarında bu konuyla ilgili oluşan fikirler söz konusu yayınlar doğrultusunda! Ancak Burdur’da ki deneyimlerime dayanarak söylüyorum, bu konuyla ilgili hisleri, bir şeylerin yanlış olduğuna dair onları rahatsız ediyor. Bu rahatsızlık konuyla ilgili bilgi vermeye kalktığınızda uyanıyor ve hemen kulak kabartıyorlar. Çünkü onlara yaşadıkları ülkede anlatılanların yanlış olduğunun farkındalar... Ama doğrusunu arıyorlar… * Burdur’a dört celp dönemini göz önüne alırsak, yılda 18 ila 20 bin arasında Türk, dünyanın dört bir yanından askerlik görevini yerine getirmek üzere gidiyor. Bizlerse yıllardır burnumuzun dibine kadar gelen, dünyanın dört bir yanında çalışan, kariyer sahibi soydaşlarımızı bilgilendirmek için herhangi bir girişimde dahi bulunmuyoruz… Çok yazık… Yazık, çünkü söz konusu bilgilendirmeyi bugüne kadar yapmış olsaydık Rum lobisinin baskısıyla yapılan yayınların gerçek olmadığını soydaşlarımız bilir ve çevresinde yaşayanlara da bu konuda bilgileri aktarabilirdi. * Yukarıda anlattıklarımı gölgede bırakan bir olayı bugün yaşadım. Arabama aldığım bir üniversiteli arkadaşa sorduğum sorular ve aldığım yanıtlar beni tamamen umutsuzluğu sevk etti. Hukuk fakültesi son sınıfta olan söz konusu arkadaşın Kıbrıs sorunu hakkında çokta bilgili olduğunu söyleyemem. Düşünsenize dört yıldır, dünyanın en popüler sorununun yaşandığı ülkede yaşıyor bu arkadaş ve Kıbrıs sorunu hakkında herhangi bir fikre sahip değil… Biz daha ülkemize okumak için gelen gençlere bu sorunu anlatamamışız… Anlatmamışız… ‘O’ merak etmemiş, öğrenmemiş, araştırmamış! Nasıl bu noktaya gelindiği önemli değil! Açıkçası nedenler hakkında araştırma yapmak sadece kaybedilen zamanı çoğaltır. Bu noktadan sonra, bu gerçekler ışığında, bu bilgisizliği ortadan kaldırmak için hareket etmek gerekiyor. Bunun yolu da çok açık ortada; yoğun bir bilgilendirme seferberliğine girmek! İletişim çağında bunun nasıl olacağıyla ilgili ne yapacağını bilememek, beceriksizlikle eş anlamlı olsa gerek… Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! ٭ D.A.H.T.ER: ‘Dövizli Askerlik Hizmetine Tabi Er’ demek. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre yurt dışında 3 yıl (1095 gün) çalışma izni olan her erkek Türk vatandaşı, yapmakla yükümlü olduğu askerlik görevini belli bir ücret karşılığında 21 gün süreyle D.A.H.T.ER olarak yapabiliyor. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Özgürgün’den “Barış Açılımı” ---10.11.2009 |
| Dışişleri Bakanımız Hüseyin Özgürgün ile bakan olduktan sonra ilk programı geçen hafta yaptım. Aslında sayın bakanla birçok resepsiyonda karşılaştık, birçok konuda görüşmelerimiz oldu fakat bu görüşmeler sohbet çerçevesindeydi. Haliyle zihnimde oldukça fazla soru vardı. Bu sorulara sayın bakanımız içtenlikle cevaplar verdi. Bunun için ayrıca teşekkür etmek isterim. “Gülerek karşılıyorum” Haftalık olarak Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Sn. Erçakıca genelde Çarşamba günleri basına bilgi veriyor. Sn. Özgürgün ile gerçekleştirdiğimiz röportajda bu güne rastlamış ve Sn. Erçakıca Sn. Özgürgün’ün Cumhurbaşkanı’nından ayrı temaslar yapmasını eleştirmişti. Şüphesiz giriş bu konu üzerine olacaktı. Öyle de oldu! Bu eleştiriyi gündeme getirdiğimde Sn. Özgürgün’ün yüzende küçük bir tebessüm oldu ve şöyle dedi. “Türkiye’de Egemen Bağışla görüştüğüm için Cumhurbaşkanıyla dönmemem eleştirilmiş, bu komik, esas işim bu, bunu yapıyorum diye eleştirilmeyi gülerek karşılıyorum.” Bu röportaj sonrasında birçok farklı yerde Sn. Özgürgün Cumhurbaşkanı’nın heyetinde olmadığına dair açıklamalarda bulundu. Bu nedenle röportajda yer alan bu yöndeki açıklamalarına yer vermeyeceğim. “Başbakan isteseydi gitmezdim” Sn. Özgürgün ile uzun zamandır program yapamıyorduk bu nedenle özellikle merak ettiğim şey Cumhurbaşkanı’nın bir önceki ziyaretine neden katılmadığıydı. Zira konu ülkemizde çok konuşulmuş farklı yönde açıklamalar olmuştu. En çok konuşulansa Başbakan Derviş Eroğlu böyle istedi diye Özgürgün’ün katılmadığı yönündeydi. Sn. Bakan bu konuda oldukça rahat “Sn. Başbakan isteseydi ben bu defada gitmezdim” diyor ve ekliyor “Ancak Sn. Başbakan’ın böyle bir yaklaşımı olmadığını bu ziyarete katılmam gösteriyor.” Peki neden bir önceki ziyarete Sn. Bakan katılmadı? Bu soruma Sn. Özgürgün biraz kırgın yanıt verdi: “Sn. Cumhurbaşkanına karşı saygıda kusur etmiyoruz. Gece geç saatlerde de Sn. Cumhurbaşkanı beni arıyor, konuşuyoruz. Sn. Cumhurbaşkanıyla çok iyi ilişkimiz var. Ama birileri bunu nasıl bu şekle getiriyor onu da anlamış değilim. Böyle bir ilişkimiz varken bir önceki ziyaret için özel kalem müdürünün iki gün kala bizim yetkililerimizi aramasını, çok ciddi bulmadım açıkçası. Demek ki Sn. Cumhurbaşkanımızın o ziyarete katılmam konusunda çok da istekli değil diye düşündüm. Ki katılmamı isteseydi bunu çok rahat bir şekilde bana söyleyebilirdi. O ilişkimiz var. O dönemde bu olay o kadar büyütüldü ki bu ziyarette biz uyumlu olma adına şekilcilik aramadık. Dedik ki, demek Cumhurbaşkanı böyle davranmak istiyor. Ancak bu ben Cumhurbaşkanlığı heyetindeyim demek değil! Bu ziyaretle ilgili bir başka unsuru yine Sn. Bakandan öğrendim, Türkiye Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu Sn. Özgürgün’ü arayarak bu davette kendisini görmek istediklerini bizzat kendisine iletmiş. Sn. Talat ile Sn. Özgürgün’ün telefonla sık-sık konuştuğunu öğrenince, katılmadığı Türkiye ziyaretiyle ilgili Sn. Cumhurbaşkanı’yla görüşüp görüşmediklerini merak ettim. Sn. Özgürgün bunu yanıtlarken bir başka rahatsızlığını da gündeme getirdi: “Hayır! Hiçbir soru gelmedi. Niye katılmadın veya başka bir soru olmadı. Ancak başka bir konuyla ilgili bir akşam saat dokuz buçukta Sn. Cumhurbaşkanı beni cep telefonumdan arayıp veya ben onu arayıp böyle bir konu var diye birbirimizi arayabiliyoruz. Gerçekten çok samimiyetimiz var. Bu konular girince sanki Cumhurbaşkanıyla bizim hiç samimiyetimiz yokmuş gibi başkaları konuşabiliyor. Bunu anlamak çok güç!” Türkiye’de neler konuşuldu? Bizler medya mensubu olarak son Ankara ziyaretini ‘kritik’ diye nitelendirdik. Görüşmeye katılanlar açısından gerçekten kritik miydi? Neler konuşuldu? Hepimizin merak ettiği bu husus hakkında Sn. Bakan ziyaretin kritik olduğuna katılıyor ve görüşmeler hakkında şunları söylüyor: “Bizim kriterlerimiz var. Rumlarında var. Ve bu, arada ciddi farkları ortaya koyuyor. Biz buradan ne kadar gidebiliriz. Örneğin: Başkanlık konseyi konusu; dörde üç olmazda beşe üç olur. Rumlar yediye üç diyor, biz dörde üç. Bu noktada beşe üç diyebiliriz. Ama üç kişiden ikisinin oyu Türklerde aranacak. Böyle bir esneklik, ufak tefek. Burada oynayabiliriz. Türkiye’de bunlar hep konuşuldu. Ancak şu anda bunları teklif ediyoruz diye bir şey yok. Nereye kadar gidilebilirle ilgili konuşmalara örnek bu söylediğim. Ancak bunlar bir şeyler veriyoruz demek değil! Temel parametrelerden geriye gitmek söz konusu değil! Konuşulan temel parametrelerden ayrılmadan nereye kadar gidebiliriz, esneklikler neler olabilir. Bunu konuştuk. Al-ver sürecinin nasıl olacağıyla ilgili konuşuyoruz.” En azından al-ver süreciyle ilgili şimdiden konuşmaların yapıldığını Sn. Bakan’dan öğrendiğimde aklıma ilk gelen Yunanistan oldu. Türkiye sürecin içerisinde ancak sanki Yunanistan süreçte yokmuş gibi davranıyor. Bunu Sn. Bakanla konuştuğumda tepkisi çok net oldu: “Yunanistan dışta görünse de işin içindedir. Sürekli Rum tarafıyla temasta olduklarını çok iyi biliyoruz. Yok gibi davranıyorlar, işlerine geldiği için, ama öyle değil! Yunanistan süreçte yoktur gibi saf sözlere ben inanmam, kimsede beni inandıramaz. Yunanistan tüm bohçasıyla birlikte, yatağıyla yorganıyla bu sürecin içindedir.” “Annan planı çözümsüz çözümü getirecekti” Türkiye’de bunlar konuşulmuştu fakat Kıbrıs’ta nereye gidiliyor? Çözüm olacak mı? Sn. Bakan ne düşünüyor? Sn. Bakan için çözüm yaşayabilir olmalı ve bunu şöyle açıklıyor: “Yaşabilir bir çözüm bana göre tabanda halkların hazmedebileceği bir çözümdür. Bunu suni referandumlarla da sağlayamazsınız.” Suni referandum mu? Dediğimde Sn. Bakan Annan Planı’nın tartışıldığı zamanı hatırlatıyor: “Suni referandum, mesela bize 2003 yılında verilen sözler suniydi. Suni sözler vererek bir referandum da evet çıkartırsınız. Ama arkadan hiçbir söz tutulamayacağı görülürse o kesinlikle yıkılır.” Sn. Bakan böyle diyordu ama eğer Rum kesiminden evet çıksaydı çözüm gerçekleşmiş olacaktı. Sn. Bakan buna karşı çıkıyor: “O çözüm yaşamayacaktı. Bu da görüldü. Yani Annan Planında Rum tarafında evet çıkmış olsaydı görülecekti ki referandum öncesi verilen sözler tamam değilmiş. Çözüm olduğu halde çözüm olmamış. Çok daha büyük hayal kırıklığıyla geri dönülmüş olacaktı. Çözümsüz çözüm; daha doğrusu insanları hayal kırıklığına uğratmış bir çözüm olacaktı. O dönemlerde evet-hayır kampanyaları yürütülmüştü. Plana evet diyenlerinde gönlü rahat değildi, hayır diyenlerinde. Böyle bir çözüm nasıl yaşayacaktı?” Sn. Bakan’a o dönem hayır cephesinde olduklarını hatırlatıp şimdi ki düşüncelerini sorduğumda “Böyle zorlama bir çözüme yine hayır deriz” diyor. Fakat burada akla takılan en önemli unsur, Sn. Talat’ın Annan Planına tamamen destek veren bir politikacı olması! Sn. Bakan’a Talat ile röportaj yaptığımda Sn. Talat’ın “Annan planı onaylansaydı çözüm olurdu” dediğini aktarıyor ve kendilerinin bunu “çözümsüz çözüm” olarak nitelendirmesinin “Hükümetle Cumhurbaşkanlığı nasıl birlikte çalışacak?” sorusunu gündeme getirdiğini hatırlatıyorum. Sn. Bakan şöyle yanıtlıyor: Bu hoş sohbeti burada kesiyorum ancak bu sorunun yanıtının yanı sıra Perşembe günü, ‘Kıbrıslılık’, ‘iki toplumlu etkinlikler’, ‘toprak ve harita konusu’, ‘UBP ne istiyor, federasyon mu, konfederasyon mu?’ Konularında Sn. Özgürgün’ün yorumlarını yine bu sayfada bulabileceksiniz… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Özgürgün’den çözümün formülü: “En gerçekçi çözüm konfederasyon” ---12.11.2009 |
| Salı günü Dışişleri Bakanımız Hüseyin Özgürgün ile yaptığım söyleşinin bir kısmını yayınlamıştım. Sn. Bakan Türkiye’de temaslarda bulunduğu için eleştirilmesini komik bulduğunu söylemiş, Ankara ziyaretinde yapılan zirvede temel prensipler dışında, hangi konularda esneklik yapılabileceği üzerine kritik görüşmelerin olduğunu belirtmişti. Ayrıca Annan Planı onaylansaydı çözümsüz çözüm gerçekleşmiş olacaktı demiş bende bunun üzerine kendisine Sn. Talat’ın tam zıttını düşündüğünü ve bu durumda Hükümetle Cumhurbaşkanlığı’nın nasıl birlikte çalışabileceğini sormuştum. Ki tamda bu noktada yerimizin darlığı nedeniyle bu söyleşiyi yarıda kesmiştik. Şimdi bu sorunun yanıtıyla devam ediyorum. “Çözüm Sn. Talat’a göre doğru, bana göre yanlış olmayacak!” Sn. Bakan Hükümet ile Cumhurbaşkanlığı’nın nasıl birlikte çalışabileceğiyle ilgili adeta formül verdi: “Bunun olması için Annan planı gibi tartışmalar yaratmayacak, Annan planı gibi Sn. Talat’a göre doğru, bana göre yanlış olmayacak! Herkese göre doğru olması gerekiyor çözümün… Çıkacak plana evet % 65’i bile bulsa, bir gün döner çok ciddi sorunlara yol açar!” Sn. Bakan’ın verdiği rakam çok yüksek ve formül çok zor, farkındayım, bu farkındalığım peki ‘çözüm olacak mı?’ sorusunu gündeme getirdi. Sn Bakan “Evet çözüm belli güvenceler verilirse gerçekleşebilir” diyerek endişelerin ortadan kalkması gerektiğini ve Annan planında bu güvencelerin ortadan kalktığını dile getirdi. Şu an ki süreciyse Sn. Özgürgün toprak ve harita konusuyla birlikte yorumladı: “Şu anki süreçte toprak ve harita konusu konuşulduğu zaman çok daha büyük yaygara kopar. Daha onlar hiç konuşulmadı ve konuşulabileceği de yok! Konuşulabilecek konular değil çünkü…” Bakanımızın bu yaklaşımı sonrasında ilk düşüncem ‘herhalde al-ver sürecinde konuşulur’ şeklinde oldu ve bunu dile getirdiğimde Sn. Özgürgün’ün yaklaşımında herhangi bir değişim olmadı: “Bence o konuşulamaz. Bence anlaşmanın konuşulduğu gün onlar konuşulabilir. Tabanda herkes hemfikir olur ve siyasilere ‘yürüyün’ der o zaman konuşulur. Herkesin tedirgin olduğu bir ortamda toprak ve harita konuşmaya kalkmanız, siyasetçinin de yapabileceği bir şey değil! Ben cesaret etmem.” “Bir referandumda Güzelyurttan ‘evet’ çıkma ihtimali sıfır.” Sn. Özgürgün’e göre toprak konusunun ne zaman konuşulabileceğini öğrenmiştim ancak buna Sn. Talat’ın daha önce cesaret ettiğini ve hatta rakam verdiğini Sn. Bakan’a hatırlattığımda: “Onu bir dillendirdi ama o 29+ dediği de somut değil! Şimdi onu masada ortaya koysunlar bakalım. Nereleri, hangi bölgelerden vazgeçiyoruz biz? Bunu konuştuğunuz anda çok ciddi infial doğar ve ekonomi durur. O bölgelerde yaşayan insanların psikolojisini düşünün...” diyerek yorumladı olayı ve Güzelyurt örneği çok bariz ortadaydı, Sn. Bakan bu konuda da çok iddialı ve şöyle diyor: “Bir referandumda Güzelyurttan ‘evet’ çıkma ihtimali sıfır.” Hatta “siz gazetecisiniz gidin oradaki halkla konuşun bunu” diye ekliyor. ‘Bugün böyle olabilir ama Güzelyurt halkı Annan Planı’na ‘evet’ demişti’ dediğimde Bakan’ın cevabı gecikmedi: “Suni olduğu ortaya çıktı planın. Evet dendiği anda geriye dönüldü. Kapıların açılmasıyla birlikte hayal kırıklığı yaşandı. Şimdi oradan ‘evet’ çıkmaz.” İki toplumlu etkinliklere katılmayı hiç düşündünüz mü? UBP’nin kapıların açılmasını konusunda ne düşündüğünü uzun zamandır merak ediyordum. Acaba onlar içinde olumlu bir adım mıydı bu? Bu sorumu Sn Bakan “Olumlu ancak sabredilmesi gerekiyor. Zorlamayla etkileşim olmaz. İki toplumlu etkinlik yapıyoruz ama iki toplumlu etkinlik yaptık diye başka tarafları suçlamak doğru değil!” şeklinde yanıtladığında çok merak ettiğim bir konunun açılmasına memnun olmuştum. Zira UBP’li bir bakan olarak Sn. Özgürgün iki toplumlu etkinliklere katılmayı hiç düşünür müydü? Sn. Bakan çok rahat ve net yanıtladı beni “Katılırım hiçbir sorun yok!” dedi. Ne yalan söyleyeyim şaşırmıştım. Soruma devam ettim. Davet geldi mi hiç? Bu sorumu sitemli bir ses tonuyla yanıtladı ve şöyle devam etti: “Davet gelmedi ama Rum tarafında gerek politikacı, gerekse halktan çok arkadaşım var. Benim böyle bir sıkıntım yok! Ama Kıbrıs konusunu konuşmak mümkün değil! Rum tarafında büyük baskılar var.” “Ben hiçbir şeyden korkmam” Bilindiği gibi gerek Annan Planı döneminde, gerekse şimdilerde müzakere süreciyle ilgili gelişmeler yorumlandığında, genelde UBP’li yetkililer sık-sık “Türk halkının yok oluşuna sebep olur” şeklinde tespitlerde bulunuyor. Bu cümleye yönelik karşı görüş ise Türkiye gibi güçlü bir ülke varken bu korkunun yersiz olduğu. Bu durumu Sn. Bakan’a aktardım ve onun bu konuda ne düşündüğünü sordum, Sn. Bakan kaşlarını çatarak “Ben hiçbir şeyden korkmam!” dedi ve şöyle devam etti: “‘Yok oluş’ derken Türk kimliğinden söz ediyoruz. Varlık olarak beni ortadan kaldıracak demiyorum. Bu asimilasyon konusu! Sağlam bir çözüm olmazsa bu olur. Bu sıkıntı yaratır. Burada yönetimden dışlanma manasında söylüyorum bunu. Siz burada yaşarken herhangi bir söz hakkınız yoksa bir varlıktan ve kimlikten söz edilemez.” “Kıbrıslılık bir üst kimlik olamaz” Sn. Bakan ‘asimilasyon’ dediğinde ‘Kıbrıslılık’ konusu ister istemez açıldı. Türklerin asimile edilmeye çalışılmasını Kıbrıslılık olarak niteleyen Sn. Bakan bu konuda oldukça doluydu ve ilk cümlesi “Kıbrıslılık aslında bir üst kimlik olamaz?” oldu. Haliyle nedenini sordum: “Çünkü Kıbrıslılık, Kıbrıslı halkı, Kıbrıslı dili, Kıbrıslı milliyeti yok! Kıbrıslı diyen birisi milli marştan, bayraktan, dilden, dinden, gelenekten söz edemiyor! Böyle bir şey yok!” Sn. Bakan böyle diyordu ama kimilerine göre bu pekâlâ mümkün. Hatta bunu Sn. Bakana şöyle açıkladım: “Bu noktada ABD örneği veriliyor. Bir ABD’li “ben ABD’liyim ancak Alman asıllıyım” diyebiliyor. Kıbrıslılıkta böyle bir şey olabilir mi?” dediğimde, Sn. Bakan araya girdi ve konuyu enine boyuna şöyle anlattı: “ABD örneği farklı bir örnek. 1787’de kabul edilmiş bir anayasası olan yüzyıllar önce oluşturulmuş bir yapı. Onunla Kıbrıs’ı kıyaslamaya kalkmak, elmayla armut misali olur. Kaldı ki hala daha dediğiniz gibi “ben Amerikalıyım ama Almanya’dan geldim” diyor. Evet, ortak bir din, bayrak, marş, dil oluşmuş fakat bu bile onun hala daha kökenini söyleme gereğini hissetmesine engel olamamış. Ve 250 yıla yakın bir zaman geçmiş. Dolayısıyla bizde de, ortak dil, bayrak, marş, gelenek, görenek bir köken birliği oluşacak, ondan sonra bir Kıbrıslı halkından söz edilebilir. Bunlar yokken, Kıbrıslılıktan söz etmeye kalkmak bana göre Rum Politikasına hizmet eder.” UBP, “Bu konfederasyondur” diyor! Sn. Bakan ile sohbetimiz ‘Kıbrıslılık’ üzerine yoğunlaştığı bu anlarda çok net ve direk bir soru sordum. UBP ne istiyor? Federasyon mu? Konfederasyon mu? Sn. Bakan’ın yanıtı: “ Sözünü ettiğimiz parametreler olduktan sonra isim önemli değil. Yeni bir devlet, yeni bir ortaklık kurulacak” bu şekildeydi ancak bu noktada Sn. Bakan’a hatırlatma gereği hissettiğim şey tahmin ettiğiniz gibi UBP’nin aldığı Konfederasyon kararı oldu. Bu kararı UBP neden kaldırmıyor diye sordum. Sn. Özgürgün bu sorumu net bir şekilde yanıtladı: “Federasyon veya Konfederasyon bizim temel argümanımız olmaması lazım. Bizim temel parametrelerimiz var. Bu temel parametrelere bakıldığında aslında en gerçekçi çözüm Konfederasyon olarak gözüküyor. Çünkü Konfederasyonda iki kurucu devletin eşit statüsü diyoruz biz. Bu gerçekleşsin de, bu konfederasyon olur veya federasyon olur tartışmalarını sonra yapalım. İki kurucu devletin eşit statüsünün bir devlet politikası olarak benimsendiği bir ortamda konfederasyon veya federasyon yazılabilir. Birisi derki bu federasyon, diğeri derki bu konfederasyon; UBP diyor ki bu konfederasyondur.” “Sn. Cumhurbaşkanı ile ciddi bir anlaşmazlık var.” Sn. Bakan ile söyleşimizin sonlarına gelmiştik ve şüphesiz her kesimin merak ettiği bir hususu gündeme getirmem kaçınılmaz bir son olmalıydı. Söz konusu olay: Cumhurbaşkanı kabul etmesine rağmen UBP müzakere heyetine neden hala daha atama yapmıyordu? Bu konuyu özellikle muhalefet sıklıkla dile getirirken UBP neden susuyordu? Sn. Özgürgün bu soruyu birazda şaşkın bir edayla yanıtladı: “Cumhurbaşkanı’nın bunu kabul ettiğini nereden çıkartıyorlar? Sn. Başbakan’ın bana aktardığına göre, evet Sn. Cumhurbaşkanı bir konuşalım demiş ama önerilen isimlerin hiçbirini de kabul etmemiş.” Şimdi şaşırma sırası bendeydi. Zira Cumhurbaşkanı’nın kabul ettiğinden o kadar emindim ki böyle bir yanıt beklemiyordum. Ama isim konusu önemliydi ve üstüne gittim. “Hükümet isim önerdi mi?” diye sorduğumda Sn. Özgürgün konuya açıklık getirdi: “İsim olarak değil ama nasıl biri olacağıyla ilgili yapılan konuşmalardan çıkan sonuç, Sn. Başbakan’ın aklında olan biri değil. Yani “etkisiz ve yetkisiz birisini verin, gelsin otursun, orda kalsın, benimle baş başa görüşmeye de giremez” deniyor. Dolayısıyla zaten şu anda Dışişleri bakanlığından birileri var orda. Burada özlenen Sn. Cumhurbaşkanıyla görüşmelere de girebilecek, üstelik politikacı kimliği olabilecek, yani seçilmiş birilerinin de orada olabilmesiydi. Bu bir milletvekili olabilir, belki bir müsteşar olabilirdi. Bu konuda Sn. Cumhurbaşkanı’nın çokta sıcak bakmadığını söyleyebiliriz. Kabul etti diyerek eleştiri yapıyorlar ama öyle bir kabulün olmadığını da Sn. Başbakan söylüyor. UBP hala daha o noktada; hükümeti temsilen birinin müzakere heyetinde olmasıyla ilgili Sn. Cumhurbaşkanıyla ciddi bir anlaşmazlık var. Cumhurbaşkanlığı bunu kabul etmiş değil! Kabul ettiğine dair yapılan açıklamalarda bilgisizlikten kaynaklanıyor.” Şahsen çok keyif aldığım, bilgilendiğim bir söyleşinin sonuna gelmiştik. Sn. Özgürgün ve yardımcıları, her zamanki gibi nazik bir şekilde beni ve ekibimi uğurladı. Tekrar teşekkür etmek isterim. Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Planımız ‘Ağlamak’ ---17.11.2009 |
| Cumhurbaşkanımızın Radikal Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Erdal Güven’e verdiği mülakatlardan oluşan “Adam Talat’ın Kıbrıs’ı” isimli kitapta yer alan “KKTC’nin bağımsızlığı ilan edildiği gün ağladım” sözleri ülkemizde ve hatta Türkiye’de çok konuşulmuştu. O günlerde bende bu konuyu kitabın yazarı Erdal Güven ile konuşmuştum. Zira bu sözleri Sn. Güven duyduğunda ne hissettiğini ve aralarında neler konuştuklarını merak ediyordum. Sn. Güven, Cumhurbaşkanımızdan bu sözleri duyduğunda kendisinin de şaşırdığını hatta Sn. Talat’a “dilerseniz bu kısımları yazmayabilirim” dediğini anlattı. Ancak Sn. Cumhurbaşkanımız herhangi bir sorun olmadığını yazabileceğini söylemiş. Sn. Güven de yazmış ve kendisiyle görüştüğümüzde her yazar gibi kitabın bu cümle üzerinden değerlendirilmesinden dolayı çokta hoşnut olmadığını söylemişti. Haklı olarak kitapta yer alan diğer hususların bu tartışmanın gölgesinde kalmasında korkuyordu. Fakat Cumhurbaşkanlığı sürecine ‘artık girdik’ diyebileceğimiz şu günlerde bu cümle muhalif kesimler tarafından şüphesiz kullanılacaktı. Bolca kullanıldı da. Ve hatta önümüzde ki süreçte de kullanılacak! Bu ‘cümle’ çoğu kesime göre Sn. Talat’ın aleyhine bir tabloyu ortaya koyuyor olsa da, kim bilir belki de Sn. Talat kullanılmasını istiyordur. Yani Sn. Talat tüm bunların hesabını yapmıştır. Hatta belki de Türk dışişleriyle birlikte planlanan bir süreci yaşıyor olabilir miyiz acaba? “Hahaha saçmalama” demeden önce yazının tümünü okumanızı tavsiye ederim. Her fırsatta Sn. Talat’ın “2010 Nisan ayında seçim var” demesini 24 Eylül günü yine bu köşede ‘Talat’ın Takvimi’ başlıklı yazımda şu sözlerle yorumlamıştım: “2010 yılının Nisan ayında ülkemizde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, ‘Kıbrıs Sorunu’nun çözümü konusunda önemli bir etken halini aldı! Sn. Talat son açıklamasında sorunun çözülmesi için uluslararası toplumun baskısıyla bir takvim oluşturulması gerektiğini söylüyor. Bu takvimi de, açıklamasının devamında şekillendiriyor. Aralık ayında Türkiye ile ilgili AB raporu ve Nisan 2010’da KKTC’de seçimler var diyor. Yani gelin takvimi şöyle yapalım demeye getiriyor. Aralık ayına gelmeden önce al-ver süreci başlasın, 2010 Nisan ayı öncesiyse referanduma gidilsin… Sn. Talat’ın takvimi benimsenir, baskılarla her iki lidere bu takvim dayatılırsa çözüme bugünkünden çok daha fazla yaklaşılacağı kesin! Diğer taraftan ise Sn. Talat’ın siyasi geleceği açısından bu takvimin gerekliliği çok açık! Bu arada çözüm istememekle suçlanan UBP’nin böyle bir durumda çözüme en büyük katkıyı yapmış olacağını söylemekte fayda var! Zira Sn. Cumhurbaşkanının “2010’da KKTC’de seçim olacak!” demesi, uluslararası topluma şu mesajı veriyor: ‘Bakın ben giderim UBP gelir ve KKTC’de çözümü ancak rüyanızda görürsünüz!’” Belki de girişte sonuçlarıyla birlikte hatırlattığım ağlama olayı bu son cümleyi daha da etkili kılıyordur. Belki de söz konusu ağlama durumu, batının ‘sözde’ korkulu rüyası olan ve Kıbrıs’ta çözüm istemeyen taraf olarak gösterilen UBP’nin güçlenmesini sağlasın diye yaratılmıştır. Tüm bunları göz önüne alarak ve içine birazda ‘komplo teorisi’ ekleyerek, yukarıda sözünü ettiğim plana gelecek olursak: Talat’ın Türk dışişleriyle –belki de şu meşhur beyin fırtınası yaptıkları toplantılardan ortaya çıkan- yaptığı plana göre: Sn. Talat, uluslararası toplumda yaratılan hava ile Kıbrıs’ta çözümü sağlayabilecek olan tek lider pozisyonunda. Talat şu günlerde kendisine oy kaybettirecek açıklamalar ve hareketlerde bulunacak. Anketlerde seçimleri kaybetme noktasına gelecek. Sn. Talat’ın Cumhurbaşkanlığını kaybetmeye yakın bir pozisyonda olması, Kıbrıs’ta çözüme ulaşılması için uluslararası topluma ‘elini çabuk tut’ mesajı verecek. Ve bu 24 Eylülde kaleme aldığım ‘Talat’ın Takvimi’ni gerçeğe dönüştürecek. Sizce çok mu uçuk bir plan? Peki, Sn. Talat’ın söz konusu açıklamayı yapması, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanan bir lider için ‘uçuk’ değil mi? Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve liften trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Atwan: “Türkiye Bölgesel Süper Güç Olarak Doğuyor” ---20.11.2009 |
| Türkiye’de kabine revizyonu olmuş ve bunun üzerine iki bölümlü bir yazı kaleme almıştım. Yazıda dikkat çektiğim husus Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun Türkiye Dışişleri Bakanlığına getirilmesiydi… 5 ve 8 Mayıs 2009 tarihlerinde iki bölüm halinde ‘Bölgenin Eski-Yeni Lideri’ başlığıyla yayınladığım bu yazıyı, şu an hatırlatmamım nedeni, o günlerde dikkat çektiğim konuların bugünlerde gerek Türkiye’de, gerekse Arap dünyasında tartışılıyor olması… Söz konusu tartışmayı, yukarıda sözünü ettiğim ‘Bölgenin Eski-Yeni Lideri’ başlıklı yazımla değerlendireceğim. Ve sonunda hep birlikte bir noktaya ulaşacağız… * ‘Bölgenin Eski-Yeni Lideri’ başlıklı yazımda dikkat çektiğim hususlarla ilgili son olarak Arap dünyasının etkili ve deneyimli gazetecilerden El Kuds El Arabi gazetesinin genel yayın yönetmeni Abdulbari Atwan çok ciddi tespit ve değerlendirmelerde bulunuyor. Atwan, “…İnsanlar, artık biz Arapların Batı tarafından kandırıldığını anlamaya başladı. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanmamızı, karşılığında bağımsızlık vereceklerini söylediler. Ama sonra ne oldu? Ne modernlik verdiler, ne bağımsızlık. Onun yerine mandacılık verdiler, işgal verdiler ve Filistin’i de Yahudilere verdiler. İnsanlar şimdi, “Evet, biz Osmanlı’lara karşı çok kötü bir şey yaptık. Batı tarafından kullanıldık” diyor. Bu kullanılma, ilk taslağı 1957’de ABD Kongresinde kabul edilen ‘Büyük Ortadoğu Projesini’de içine alan bir durum. Zira bu konuyla ilgili ‘Bölgenin Eski-Yeni Lideri’ başlıklı yazımda şöyle demiştim: “Belgelere göre Büyük Ortadoğu, batıda Fas, Moritanya, doğuda Orta Asya ve Moğolistan, kuzeyde Kafkasya ve Türkiye, güneyde Arap Dünyası'ndan Somali'ye kadar uzanan bir coğrafyayı temsil ediyor. Bu projeye göre ABD, bölgede yer alan ülkelere yönelik siyasi, hukuki, bilgi/eğitim, ekonomi, sosyal ve güvenlik boyutlarını içeren kapsamlı bir 'islam coğrafyası' dönüşüm stratejisi belirlemiş olup, bu alanlarda uzun vadeli bir değişimi hedeflemekte. Halk arasında BOP’un algılanışı, yukarıda ki resmi yaklaşıma nazaran aslında çok daha farklı! Türkiye’de dâhil olmak üzere söz konusu bölgelerde yaşayan halkın BOP’tan anladığı şu: ABD’nin yeraltı kaynakları açısından zengin olan yukarıda adı geçen bölgelerin zenginliğini ele geçirmek için izlediği strateji!” * Arapların bunu anlamaları şüphesiz çok önemli fakat bunu anlamalarını sağlayan bir neden olmalı! Bu farkındalığın şu günlerde çok konuşuluyor olması Türkiye'nin dış politikadaki yeni yaklaşımından kaynaklanıyor. Bu yaklaşımı El Kuds El Arabi gazetesinin genel yayın yönetmeni Abdulbari Atwan şöyle yorumluyor: “Türkiye artık bölgesel bir süper güç olarak doğuyor. Bu yeni bölgesel süper gücün bir etki alanına, yeni pazarlara, komşularıyla iyi ilişkilere ve dünyanın bu köşesindeki siyasette daha etkili olmaya ihtiyacı var. ABD nasıl bir imparatorluk kurduysa, Türkiye de bir imparatorluk olabilir. Ama ekonomik gücüyle, siyasi rolüyle, ve popülerliğiyle. Türkiye artık, beş yüzyıl önceki gibi Ortadoğu ülkelerinde hükümetler kurmadan, Ortadoğu’nun yeni lideri olabilir.” Türkiye’de ve Arap dünyasında bugünlerde tartışılan bu duruma 5 Mayıs tarihinde dikkat çekmiş, şöyle demiştim: “Türk dışişlerini bilhassa Ortadoğu konusunda uzman olarak kabine dışından yöneten –ya da gölge dışişleri bakanı olarak görülen- Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu’nun bugün Dışişleri Bakanlığı koltuğuna oturması, gelecekte Türkiye’nin bölgedeki rolünün ne olması gerektiğini perçinleyecek gibi gözüküyor. Zira bu adım gerek AB’ye gerekse ABD’ye verilmiş ciddi bir mesajı da içeriyor. Türkiye ABD’ye “bölgeye önem veriyoruz” mesajını daha güçlü ve meşru bir şekilde verirken, AB’ye de “Türkiye bölgesinde sözü dinlenen ve etkin ülke olacaktır” diyor. * Konuyla ilgili sadece Atwan konuşmuyor genel olarak Arap medyasında, Türkiye ile ilgili yayınlanan analizlerde, Türkiye'nin sonunda gerçek kimliğine ve doğal nüfuz alanına döndüğü, bunun bölgenin demokratikleşmesi ve modernleşmesi açısından umut vaat ettiği yazılıyor. Gazze konusunda takındığı tutum, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı bölgedeki en popüler liderlerden biri yapmış durumda deniliyor. 5 Mayıs tarihinde yayınlanan yazımda şunları söylemiştim: “ABD’nin “barış ve demokrasi” argümanını kullanarak ve bölgeyi daha barıştan yoksun, daha fazla demokrasiden uzaklaşmış hale getirerek bölgede hâkimiyet kuramadığı ve kuramayacağını anlaması, geçte olsa yine kendileri tarafından anlaşılmıştır. Daha iyisi Türkiye’de bunu anlamıştır.Peki, Obama’ya Türkiye’de verilen mesaj nedir? ‘Bölgede Türkiye’nin ancak liderliği söz konusu olabilir. Tarihte bunu göstermektedir.’” Sonuç itibariyle o günde demiştim, bugünde diyorum. Ve hatta artık sadece ben demiyorum: “bölgenin ‘eski-yeni’ lideri konumunda ki Türkiye’nin, ‘Ermeni Sorunu’, ‘Kıbrıs Sorunu’, ‘İsrail-Filistin Sorunu’ vesaire gibi konuları, kendi istekleri doğrultusunda, bir sorun olmaktan çıkarma konusunda ne kadar başarılı olabileceğini anlatmaya kalkışmanın, beyhude bir uğraş olacağı kanısındayım.” Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: Atwan röportajı ntvmsnbc’den alınmıştır. |
| -------------------------------------------------------------- |
| Yasa Hangi Dilde Yazıldı? ---24.11.2009 |
| Çok karmaşığım şu son günlerde! Aklımı karıştıran soru şu: UBP böyle olacağını biliyorken neden bu kumarı oynuyor? Öyle yaaa, şu olaya baksanıza: Sendikalar “eyyy hükümet bu yasayı geçirirsen, şöyle böyle yaparız” diyor. Hükümet kanadıysa “bu sizi ilgilendiren bir yasa değil! Yeni işe girecekler için barem ayarlaması yapıyoruz.” Bir taraftan birileri ‘bizi ilgilendiriyor’ diyor. Diğer taraftan, yasayı yapanlar ‘bu sizi ilgilendirmiyor’ diyor. Bir ikna sorunu var galiba! Hal böyle olunca sormadan edemiyorum: “Söz konusu yasa UBP’nin dünya kültürüne armağan ettiği, bizim ve kimsenin anlamadığı dilde mi yazıldı?” Bu arada dün yaşananlara bakılınca traji-komik bir durum ortaya çıkıyor. Çünkü söz konusu yasayı geçirmemek için önceki hükümet erken seçim kararı almıştı. Bunu ben söylemiyorum, bunu konuk olarak stüdyoda ağırladığım Sn. Soyer ve Sn. Avcı söylüyor. Dünkü eylem öncesinde Sn. Soyer ve Sn. Avcı ile birlikte muhalefetteki diğer parti başkanları, özellikle üstüne basa-basa hükümeti uyarmış ‘gelin bu yasayı içine alacak şekilde genel bir kamu reformu yasası üstünde hep birlikte çalışalım’ demiş, ancak hükümet bunu umursamamış, bildiğini okumuştu. Bu bildiğini okuma dürtüsü hepimize dünü yaşattı! Ne var ki tüm bunlar öncesinden tahmin edilen, olası durumlardı. Ancak UBP bunu bile-bile geri adım atmadı. Peki neden? UBP böyle bir durumdan ne gibi bir çıkar bekliyor? UBP bunların olacağını hesap etmedi mi? Dün yaşananlar bir kışkırtma, siyasi bir eylem miydi? Gerçek ne? İşte burada tıkanıyorum… Yanıt bulamıyorum. Karmaşığım… * Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| “Yunanlılarla da dost olmamız ihtimali vardır.” ---26.11.2009 |
| Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kazanılan, Dünyada emperyalizme karşı verilmiş ve kazanılmış ilk kurtuluş savaşını anlatan ve 353 baskı yaparak milyonlarca okura ulaşan ‘Şu Çılgın Türkler’ kitabının yazarı Turgut Özakman ile 29 Ekim'de tele-röportaj yapma fırsatım oldu. Öncelikle çok keyifli bir röportaj olduğunu belirtmeliyim. Bunun yanında ilginç bilgilerde edindim. Özakman’ın iyi bir tarihçi olmasının yanında gazeteci olarak bir duayen olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Zira 1963 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin sona erdiği gün Sn. Özakman Ankara Radyosu muhabiri olarak Kıbrıs’ta bulunuyordu... Hatta, Dr. Fazıl Küçük’ün arabasının önünden, Cumhurbaşkanı yardımcılığı forsunun kırılıp atıldığı güne tanıklık eden gazetecilerden biri… Sadece bu bilgi bile Sn. Özakman’ın Kıbrıs’a olan ilgisi ve bilgisini, tartışmaya gerek olmadığını ortaya koyuyor! Sözünü ettiğim röportajda ilgimi çeken konulardan ilki, Sn. Özakman’a Türkiye’nin Cumhuriyet Bayramını bizimde kutladığımızı söylediğim anda ortaya çıktı. Ben bu sözleri söylerken Sn. Özakman direk araya girdi ve bakın ne dedi: “Bundan tam 86 yıl önce olduğu gibi… Yani o günlerde de Türkiye Cumhuriyeti ilan edildiğinde kutlamıştınız. Sizler çok vefakâr, anlayışlı, çok yurtsever bir halksınız.” Sn. Özakman’ın bu cümlesinin hemen ardından söylediği söz daha da anlamlıydı. Ki bana kalırsa Sn. Özakman’ın verdiği bilgi, hani zaman-zaman ülkemizde farklı çevreler tarafından dile getirilen ve/veya akıllarda olan “29 Ekim Cumhuriyet bayramı neden KKTC’de kutlanıyor?”, “Bizi ilgilendiren bir gün değil!” vs gibi konuşmalara tarihi gerçeklere dayanarak cevap verir nitelikteydi! Sn. Özakman Türkiye için önemli olan bu günü neden kutladığımızı bakın nasıl açıklıyor: “Kıbrıs’tan gelip bu savaşa katılan kahraman Mehmetçikler vardı.” Yani Sn. Özakman şunu söylüyor, sizler katıldığınız ve kazanılan bir savaşın neticesi olan Cumhuriyeti kutluyorsunuz. Diğer taraftan bu bilgi 20 Temmuz 1974 yılında Türk Askerinin adaya geliş nedenlerinden birini de ortaya koyuyor. Ayrıca belki de çoğumuzun bilmediği bir unsurunda altını çiziyor. Türkiye ile Kıbrıs ilişkisini de tanımlayan Sn. Özakman “bizler siyasi olarak ayrıldık, manen ayrılmadık” diyor ve ekliyor “Kıbrıs öyledir. Kıbrıs’ın tarihine bakıldığında, Türklerle çok kaynaşılmıştır. Hamur olmuştur… Yani tarihçede kan kardeşiyiz.” Türkiye ve Kıbrıs ilişkisini bu sözlerle tanımlayan Sn. Özakman bu ilişkinin bugünkü halini de şu sözlerle özetliyor: “Kıbrıs nezle olsa Türkiye sağlıklı kalmaz, oda hastalanır. Pek çok damarlarla birbirimize bağlıyız.” Şüphesiz sohbetimiz Türkiye-Kıbrıs ilişkisiyle sınırlı kalmadı! Türkiye Yunanistan ilişkisini, Atatürk’ün sözlerine atıfta bulunarak açıklayan Sn. Özakman konuyu şöyle aktarıyor: “Büyük taarruz yapılmış gidiliyor, Yunan ordusu yakıp, yıkmış. Atatürk İsmet Paşa’ya dönüyor ve şöyle diyor: Bir gün Yunanlılarla da dost olmamız ihtimali vardır. Buna hazır olalım.” Yine Atatürk’ün vizyonu ve barışçıllığını gözler önüne seren Sn. Özakman’ın çok dikkatimi çeken bir tespitini, son olarak sizinde dikkatinize getirmek isterim: “Atatürk ‘sebepsiz ve haksız, savunma amaçlı olmayan savaş cinayettir’ diyen tek politikacı ve askerdir.” * Böyle bir röportajın üzerine söyleyecek başka bir söz olmadığı kanısındayım. Ancak sizin söyleyecekleriniz varsa elbette özgürsünüz… Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: Röportajın görüntülerini aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz. http://www.dailymotion.com/video/xb3gyh_yyu-cylgyn-turky-turgut-ozakman-cem_shortfilms |
| -------------------------------------------------------------- |
| Deve yanıt vermiş “Nerem Doğru ki?” ---3.12.2009 |
| Önceki gün Ada Tv’de yaptığım Öğlen Ajansı programındaki konuğum ‘Aydınlık Yarınlar Hareketi’ başkanı Anıl Kaya’ydı. Sn. Kaya ile çok keyifli bir program yaptık. Keyifli diyorum çünkü ülke sorunlarını genel anlamda konuştuk ve açık söylemem gerekirse ‘artık fark ettim ki ben bundan ciddi-ciddi keyif alıyorum.’ Yani ülke sorunlarını konuşmak bana göre çok eğlenceli… Sanırım bu sadece bana göre eğlenceli değil, toplumumuz bundan, derin bir hoşnutluk duyuyor. En iyi bildiğimiz şey, sorunları konuşmak. Hani şu “abi ya ne olacak bu Fener’in hali?” şeklinde başlayan futbol sohbetleri gibi; “abi ya ne olacak bu memleketin hali?” İşte buradan çıkıyor her muhabbet! “Ne olacak bu memleketin hali?” sorusunun hemen ardından, ülke sorunları anlatılmaya başlanıyor. Hatta çoğu zaman bu sorunlar anlatılmadan hemen önce şu cümle söyleniyor: “yahu geçen gün … gittim! Hala çözemediler şu sorunları…” Evet şu ‘geçen’ sözcüğüyle başlayan meşhur şikayetlerimiz yok mu? İşte tamda sorunların ‘bam’ teline basmamızı sağlayan cümlelerimizdir; söz konusu şikayetlerimiz. İşin daha da komik yanı, bu cümle kalıbının siyasetçiler tarafından kullanılıyor olması. Öyle ki, bu duruma düşen ve devleti yöneten siyasetçilerimiz var! Yani sorunları çözmekle sorumlu olan kişilerin, sorunlardan şikayetçi olmasını varın siz düşünün… Yazımın girişinde sözünü ettiğim gibi Anıl Kaya ile sorunları konuştuk. Aydınlık Yarınlar Hareketi olarak Sn. Kaya ve üyelerinin gündeme getirdiği belli başlı sorunlar var. Zira bunları sık-sık dile getirmek, kamuda çalışanların maaş ve baremlerini düzenleyen yasayı konuşmaktan daha hayırlı diye düşünüyorum. Şüphesiz ilk konumuz, yeni atamalar nedeniyle evlerine gönderilen, 114 kişiden oluşan ve devlete yıllık 10 milyon TL’nin üzerinde bir yük ekleyen müşavirler ordusu oldu. Düşünebiliyor musunuz? Bu parayla tam 555 genç arkadaşımız devlette işe girebilir. Ama yok! Hiçbir iş yapmayan, bundan şikayetçi olan, ancak her ay parasını alan ve hatta aralarında 9 bin TL’ye kadar maaş alan 114 kişi bu parayı alıyor. Devletin tüm birimleri bunun farkında ve ses çıkaran kimse yok! Valla helal olsun… Ne diyelim? İkinci konuştuğumuz husus emeklilerin iş yapmaya devam ediyor olması. Hatta Sn. Kaya adres bile gösteriyor: “Şu an emekli olan ve DAÜ’de çalışan kişiler var” diyor. Peki bu konuda hareket eden, engel olmaya çalışan var mı? Yok! Aynı şey memur olup, ikinci iş yapanlar içinde geçerli değil mi? Onlarca genç işsiz dururken, bu ülkeden göç etmek zorunda kalırken, hem devlette çalışıp hem de ikinci iş yapanlar onlara çalışma alanı bırakmıyor. Ve bunu tamamen yasalara aykırı yapıyor. Ve buna bu ülkede kimse ses çıkaramıyor… Valla helal olsun… Ne diyelim? Bir başka konuysa enerji tasarrufu hususunda: Avustralya’da uygulanan bir projeyi, AYH Başkanı Sn. Kaya Avustralya’daki konuyla ilgili bakandan istemiş. İki gün içinde yanıt almış ve tüm proje kendisine gönderilmiş. Sn. Kaya’da almış bu projeyi Çevre Bakanlığına sunmuş. Bir buçuk aydır cevap bekliyor. “Daha çok bekler” dediğinizi duyar gibiyim. Tam Aziz Nesin’lik bir durum. Dünyanın öbür ucundan iki günde yanıt alınıyor, Lefkoşa’dan yanıt gelmiyor. Valla helal olsun… Ne diyelim? En iyisi konuyla ilgili başka bir şey demeyelim! Deveye sormuşlar “Boynun neden eğri?” diye… Deve yanıt vermiş “Nerem doğru ki?” Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| ’Onlar’ ---11.12.2009 |
| Bizimkiler ’onlar’ olmuş. Göndermişiz. Gönderilmişler. Veya kendileri gitmiş; Londra, Melbourne, Montreal veya İstanbul’a… Arkalarında bir vatan bırakmışlar. Vatanlarında yaşayanlar ‘biz’, kendileri ‘onlar’ olmuş. Ama ‘onlar’ bir türlü ‘onlar’ olamamış. Ne kadar dışlansalar da, kesmemişler ilgilerini vatanlarından… Gelmişler-gitmişler; keşmekeş yolları arşınlamışlar. Mal-mülk edinmişler; çoğu zaman vatanlarının evlatları kandırmış onları. Yılmamışlar, küsmemişler vatanlarına! Yine gelmişler, yine almışlar vatan topraklarından… Yıllarca vatanları masada konuşulmuş. Anlatmamış onları ‘onlar’ yapanlar, ne konuştuklarını… Bırakmak zorunda kaldıkları, vatan bildikleri topraklar hakkında ne konuşulduğunu öğrenmek için adeta duvarlara bardak dayamışlar. Öğrenememişler, öğrenmeleri istenmemiş… “Siz karışmayın” denmiş. “Siz onlarsınız” denmiş. Onlar ‘onlar’ olduklarını kabul etmese de… Bu kabullenmeme ‘onlar’ı hayalperest yapmış; şimdi söz sahibi olmak istiyorlar. Onları ‘onlar’ haline getirenler buna izin vermese de bunu ısrarla istiyorlar… Çünkü bıraktıkları vatan için endişeliler ve ne yazık ki bu endişelerini giderebilecek “hakları olan” yetkiyi elde edemiyorlar. Temsiliyet hakkı verilmiyor ‘onlar’a… Siz ‘onlar’dan olsaydınız, ne düşünürdünüz? Siz hiç, ‘biz’in içinde ‘onlar’ oldunuz mu? Siz hiç ısrarla ötekileştirildiniz mi? Siz hiç vatanınız için istenmediğinizi hissettiniz mi? Siz oralarda yaşayan ve artık ‘onlar’ olan, eşiniz, dostunuz, akrabanız için bugüne kadar ne yaptınız? Biz olduğumuz günlerde görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Benim Paramı Har Vurup Harman Savuramazsınız ---15.12.2009 |
| Halk, devlet karşısında eşittir. Ne var ki KKTC’de devlet için halk eşit değil! “Bireyler devlet içinde eşit olmalıdır. Devleti yönetenlerin öncelikli görevi halk arasında ki eşitsizliği kaldırmaktır” şeklindeki cümleler, ülkemizde ‘zırvalama’nın ötesine geçemez. Bu konuya daha sonra tekrar döneceğim… * Devletimizi kurulduğu günden bu yana yönetenlerin en ciddi başarısı(!), devlet içinde çeşitli kurumlara ‘minik imparatorluklar’ vermek olmuş. Söz konusu süreç, “KKTC devletinin kuruluşundan bu yana olan süreç” ise, UBP demeden yorum yapmak, hiç şüphe yok ki “aklı peynir ekmekle yemekle” aynı manaya geliyor… Ekonomik olarak gelinen noktanın içler acısı olduğu gün gibi ortada. Hal böyleyken, söz konusu imparatorcukların, geçmiş yıllarda elde ettikleri ve bugün kendilerini ayakta tutan haklardan gıdım geri atmama kararlılığını göstermesi ve UBP’nin hükümette olması, insanı “tanrının sopası yok” demeye itiyor. Çünkü artık işin şakası yok. AKP hükümeti yani Türkiye artık alenen şunu söylüyor: “Verdiğiniz haksız, anlamsız, eşitsiz hakları geri alacaksınız…Almazsanız, siz bilirsiniz…” (Hatırlanacağı üzere, bu siz bilirsiniz kısmını CTP-ÖRP hükümeti erken seçim olarak değerlendirmişti.) Yani şunları söylüyor: “Daha önceleri yaptığınız gibi, iktidarda kalmak için benim paramı har vurup harman savuramazsınız. Sürdürülebilir bir ekonomik yapı oluşturmalısınız. Bunu, bizim için değil, kendiniz için yapmalısınız.” * Şimdi gelelim eşitliğe… Söyler misiniz hangi özel şirkette 13,14,15 maaş var? Hangi özel okulda bir öğretmenin, “ben bugün gelmiyorum” deme şansı var? Hangi özel kuruluş çalışanları bayram, yılbaşı, doğum günü, bilmem ne günü harcırahı alıyor? Hangi özel şirkette işe gitmeden para alabilirsiniz? Sakın ola kalkıp “kardeşim özel sektörü bu seviyeye çekelim” şeklinde kimse zırvalamasın… Çünkü: Siz partiler olarak devletin olanaklarını sendikalara, bilmem nerelere oy için peşkeş çekeceksiniz. Sendikalar, bilmem nereler, bu kaynağı kendi imparatorcukları için kullanacak, akla hayale gelmeyen kazanımlar edecek. Sonra bunların alınması gündeme geldiğinde ve imkansız olduğunu bile-bile “bizi niye geriye çekiyorsunuz, özel sektörü bizim seviyemize çekin” diyecek. Biz kendimizi kurtardık, diğerleri ne yapıyorsa yapsın… Vay kurnaz vay… * Sn. Taçoy ilk kıvılcımı yaktı! Milyonlarca dolar borcu olan KTHY’nda 14. maaş kalktı. “Hiçbir şey için geç değildir” diyor ve ekliyorum: “Bu borç, bugünün borcu değil, bugüne kadar neden 14. maaş veriliyordu? 13. maaşlar ne olacak?” Sürdürülebilir bir yapıda olmadığı çok açık olan Devlet’in bu halde olduğunu bilerek, hiçbir ödün vermeyen ve imparatorcuklarını sürdürmeye çalışanlara sormak istiyorum: UBP’de CTP gibi reform yapamaz ve erken seçime giderse bu ülkenin başına kimi getireceksiniz? Getireceklerinizin farklı bir şey yapma şansı var mı? Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Bu halk’a yazık değil mi? ---17.12.2009 |
| Bir işe başlayabilmeniz için karar vermeniz gerekir. Yani yaptığınız şeyin hemen öncesinde, aslında alınmış olan bir karar vardır. Beyniniz artık alışılmış olan bazı faaliyetleri kendiliğinden yapar; siz karar vermediğinizi düşünseniz de bunda da kararlılık vardır… Kararsızlık ise dünyanın en büyük lanetidir. Karar verememek, ne yapacağını bilememek, ikililiklerle boğuşmak ciddi bir keşmekeştir. Karar verememek kişisel bir şey gibi gözükse de bu durumdan başkaları da etkilenir; zarar görür… Karar vermekle ilgili belki de beyhude olan bu satırların ardından ülkemizin kararlılığı üzerine bir beyin fırtınası yapalım ve konumuz çözüm olsun… Bu aradayukarıdaki sözlerimin beyhude olup olmadığını yazının sonunda değerlendirin… *** Ülkemizde çözümün algılanması: 1. Bakış: Rumlarla yürütülecek müzakereler sonucunda ulaşılacak olan yeni birleşik Kıbrıs. 2. Bakış: Şu anki durum çözümdür. Sorun 1974’de çözülmüştür. 3. Bakış: Çözüm KKTC’nin tanınmasıdır. 4. Bakış: Bir sorun mu var? (Bu arada en sevdiğim bakış açısı sonuncusudur. Tam bir “Dünya yansa umurumda değil!”, “Cehalet mutluluktur kardeşim” tavrıdır. Neyse…) Ülkemizde çözümün algılanması bu kadar çeşitlilik gösteriyorken Cumhurbaşkanı’nın Federasyon çatısı altında birleşik Kıbrıs üzerine yürüttüğü görüşme sürecini diğer bakış açılarına sahip olan kişilerin eleştirmesi kadar doğal bir durum yok. Zira şu günlerde yaşadıklarımızda bununla ilgili aslında… Ancak burada bana göre çok garip bir durum var: Kıbrıs sorununun bundan 50 yıl önce başladığını düşünürsek, hala daha biz Türklerin müşterek bir zeminde buluşmamış olmasını anlamak çok güç… Sorun hepimizin sorunu ancak çeşitli bakış açılarına sahip olmamız, sizce de sorun hakkında karar vermemizi engellemiyor mu? Bir türlü içinden çıkamıyoruz. Bir türlü karar veremiyoruz. Ne yazık ki bu durumda şunu ortaya koyuyor: Birbirimiz anlamak, dinlemek ve ortak akıl yürütmek yerine, bunca yılı birbirimizi suçlamakla geçirmişiz: Sen Rumcusun. Sen Türkiyecisin. * Çıkamıyoruz bir türlü bu kumpastan. Beyinlerimiz engellerle dolmuş, birbirimizi görmüyor, duymuyoruz… Önyargılarımız muhakeme yeteneğimizi köreltmiş, bizi yönetir olmuş. Ve işin en acı verici kısmıysa, dünyanın en büyük lanetiyle, yani kararsızlığımızla yeni bir sürece giriyor olmamız. Kıbrıs Sorunun çözümünün nasıl olacağına dair var olan kararsızlığımız hiç şüphe yok ki önümüzdeki süreçte bizi birbirimize düşürecek. Peki, bunu bugünden, bu kadar net görüyorken, neden şimdiden itibaren bu sorunumuzu halletmiyoruz? Yoksa yıllardır bundan beslenen siyasetçilerimizin planı, önümüzdeki süreçte de bu kararsızlıktan nemalanma üzerine mi kurulu? Bu halk’a yazık değil mi? Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Devlet eliyle cinayet ---23.12.2009 |
| bulunmayı çok sevmiyorum… Fakat öyle olaylar yaşıyoruz ki insanın ‘çıldırmaması’ elde değil… Çünkü bu olaylar öncesi yazılar yazıp, ikazlar yapıyorsunuz ve yine bu ülkede bir şeyler maalesef değişmiyor… *** İki ay önce, 15 Eylül 2009’da yine bu köşede ‘Yol Güven-siz-liği’ başlığı altında özetle şunları yazmıştım: “… trafikte diğer insanların yaşamları sizin elinizde olduğuna göre onların yaşama hakkına saygı göstermek zorundasınız. Peki trafikte yaşama hakkınıza saygı göstermesi gerekenler, sadece sizinle aynı yolu paylaşan insanlar mı? Elbette hayır! O yolu sizin için yapanlara bu noktada çok iş düşüyor! DEVLET YOL GÜVENLİĞİNİ, tüm vatandaşlarının yaşama hakkına saygı çerçevesinde sağlamakla yükümlü! Bunun ne demek olduğunu şu sorularla açıklamaya çalışayım: Trafiğe çıktığınızda yollar size ne kadar güven veriyor? Yollarda ki çukurlardan kaçmak için kaç defa kaza atlattınız? Tehlikeli virajları dönerken, devletin güvenliğiniz için yaptığı bariyerleri görebiliyor musunuz? Yollarda sizin güvenliğiniz için yapıldığına inandığınız bir şey görebiliyor musunuz? AB hedefinde olduğunu söyleyen Devletinizin ‘Avrupa Yol Güvenliği Bildirgesi’nden haberi var mı? Devletiniz sizin için yaptığı yollarda, sizce YOL GÜVENLİĞİNİZE ne kadar önem veriyor? Soruları daha fazla çoğaltıp canınızı daha çok sıkmak istemem! Ancak soru sorup canını sıkmak istediklerim yok değil! Eyyy bu yolları yapan, ONAY veren sorumlular, ölümlü kazalar olduktan sonra o bölgeye gidip hiç öz eleştiri yaptınız mı? Hiç “bu yolda … Önlemini alsaydık bu kaza olmazdı” dediniz mi? O gece nasıl uyudunuz? Hiç o ölümlerden kendinizi sorumlu tuttunuz mu?” *** Daha iki ay önce bu satırları yazdım, bir kişi bile kalkıp “Cem bey böyle diyorsunuz ama konu şöyle” diye aramadı/arayamadı… Ve şimdi hepimizi derinden üzen çok değerli hocamızı kaybettiğimizi öğrendiğimiz şu habere bakar mısınız? “Lefkoşa’dan Gazimağusa istikametine doğru seyreden Prof. Dr. Fatma Esin Konanç, Korkuteli yakınlarında yönetimindeki 06 PJ 159 plakalı otomobilin direksiyon hakimiyetini kaybedince yolun soluna geçerek, KORKULUKLARI OLMAYAN 4 METRELİK KÖPRÜDEN AŞAĞI DÜŞTÜ. Esin Konanç, ters dönen otomobilinin içinde can verdi.” Bu nasıl olabilir? Oraya o köprüyü yapıp da KORKULUKLARI KOYMAYAN KURUMU şimdi biz ne yapacağız? Sorumlu olan ve hiçbir şekilde sorumluluk almayan o kişiler bu haberi okuduklarında nasıl uyuyabildiler? Bu nasıl bir ülke böyle? Düşünsenize belki de orada korkuluklar olsaydı hocamız bugün yaşıyor olacaktı. İnanamıyorum… SANKİ DEVLET VATANDAŞINA PUSU KURUYOR; dedim yaa çıldırmamak elde değil! Peki şimdiden sonra bunun hesabını kim verecek? Veya kim soracak? Başbakan Sn. EROĞLU, konuyla ilgili bakanımız Sn. TAÇOY, çağırdınız mı bu işin sorumlularını yanınıza? Hesap sordunuz mu? Yoksa bu cinayetlerden sorumlu tutulduğunuzun hala farkında değil misiniz? Ne o ağır mı geldi? Peki bu güvenliksiz yolları yapanlar yüzünden gencecik evladını, eşini, dostunu, hocasını kaybedenlerin ACISI ÇOK MU HAFİF? *** Perşembe günü görüşmek ümidiyle! Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen devletin sizin için yaptığı güvensiz yollarda çok ama çok dikkatli olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| İkinci İş Yap-ma-mak Yasalara Aykırıdır! ---24.12.2009 |
| Yasalar çoğu zaman yaşanmışlıkların eseridir… Ülkelerden örnekler vererek açıklayalım: Danimarka’da, arabasının altında birinin bulunduğunu gören sürücünün otomobilini çalıştırması yasak. Fransa’daysanız demiryolunda öpüşmeniz ülkenin kanunlarına göre yasaktır. ABD ise berberlerin çocukların kulağını kesmesi ve birine yılan atılması yasaktır. Bu yasaklara gülmeyiniz. Emin olun Danimarka’da adamın biri arabasının altında biri varken arabasını çalıştırmıştır ve bu yüzden bu yasak gelmiştir. Veya öpüşme metodu açısından dünyaca ünlü olan Fransızlardan bir çift, demiryolunda öpüşürken trenin altında kalmıştır. ABD’de berberler sık-sık çocukların kulağını kesiyordur ve herkes birbirine yılan atıyordur; o nedenle bu yasaklar gündeme gelmiştir. Yani bir şey yasaklandıysa emin olun o olay yaşanmıştır ve zararları tecrübeyle sabittir. Yasalar bu şekilde ortaya çıkar. Yaşanmışlıklar yasaları ortaya çıkarır, devletlerde söz konusu yasalarla düzeni sağlar. Devletlerin görevlerinden biride budur; düzeni sağlamak… Bu nedenle ülkelerde ki mutlak askeri güç devletlerin kontrolündedir. Devlet düzeni ve o düzeni getiren ‘bireylerin eşitliğini’ sağlamakla yükümlüdür. Aksi durum söz konusuysa, eşit olmadığına inanan halk duruma isyan eder ve bu isyan o devlet içinde ‘terör’ü getirir. Ne yazık ki bu da pek nahoş bir durumu beraberinde getirir. Şimdi gelelim ülkemizde ki söz konusu nahoş duruma! Ne mutlu ki şiddete varmayan ancak daha da kötüsü ‘psikolojik şiddeti’ içinde barındıran bir durumla karşı karşıyayız. Memur olanlar ve olamayanlar… Memurların kurduğu saltanatı gıpta ile izleyen ‘memur olamayanların’, bu psikolojik şiddet karşısında kendilerini nasıl hissettiklerini, acaba bu devleti yöneten ve yukarıda da sözünü ettiğim gibi halkı arasında eşitliği sağlamakla yükümlü olan yöneticiler hiç düşündü mü? Diğer taraftan o memurların sürekli eylem yapmasına ne demeli? Bu durum karşısında ‘memur olamayanlar’ sizce ne düşünüyor? Hadi bunları geçtim; sonuçta torpili olan girmiş, ununu sermiş, bakıyor keyfine… Peki ya yasalara aykırı olarak, hem kamu görevlisi olup, hem de ikinci iş yapmalarını nasıl değerlendireceğiz? Asıl, memur olamayanlara hiçbir şekilde yaşama hakkı tanımayan bu yapıya seyirci kalan yöneticilerimizi hangi kategoriye koyacağız? Asli görevi düzeni sağlamak olan devlet nasıl böyle bir düzensizliğe izin verir? Nasıl olurda bu eşitsizliğe ve toplumlarda derin yaralar açan bu psikolojik şiddete seyirci kalabilir? Ülke öyle bir hale gelmiş ki nerdeyse “ikinci iş yapmamak yasalara aykırı olmuş!” Bu olay yasaklandıysa sonuçları kötü olacağındır… Ne var ki yasalarla yasaklanmış olan bu durumun herkes farkında ancak kimse kılını kıpırdatmıyor… Sonrada öğretmen sendikaları çıkıyor “bizi beyin göçüne sürüklüyorlar” diye şikayette bulunuyor… Evet beyefendiler doğru söylüyorsunuz; ancak devlet sizlere bu kadar hak vererek bunu yapıyor ve sizlerde bu ülkenin işsiz evlatlarına çalışma alanı bırakmayarak, onları göçe zorluyorsunuz… *** Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Sizin Cumhurbaşkanı adayınız kim? ---29.12.2009 |
| Ülkede sular ısınmaya başladı… Cumhurbaşkanı adaylığını halen daha açıklamamış ancak iki tane Cumhurbaşkanı adayımız var: Her ikisi de iddialı! Her ikisi de açıklamalarını “ben bu işi daha iyi yaparım-yapıyorum” zemininde yapıyor! Her ikisi de toplumun istediği kişiler olduğunu iddia ediyor. Her ikisi de Kıbrıs Sorunu konusunda uzman! Her ikisi de birbirini suçluyor; “sen çözüm istemiyorsun”, “sen tavizcisin…” Her ikisi de toplumun çıkarlarını düşünüyor! Her ikisi de çözümün anahtarı olduğunu iddia ediyor… Her ikisi de bu ülkenin Başbakanlığını yaptı; biri “kıdem olarak” açık ara önde olsa da… Her ikisi de Türkiye’nin çıkarlarını düşünüyor! Her ikisi de Rumları nasıl dize getireceğini çok iyi biliyor! Her ikisi de liderlik yaptıkları toplumun ne istediğini çok iyi biliyor! Her ikisi de … (siz devam edin…) Adaylığını açıklamayan ve yukarıda ki özelliklere sahip iki Cumhurbaşkanı adayımız var. Adaylarımızı tanıdınız mı? Elbette tanıdınız… *** Hristofyas’ın son sözlerinin ardından önceki gün Sn. Cumhurbaşkanımızla bir röportaj yaptım. Sn. Cumhurbaşkanımız, Hristofyas’ın “Müzakerelerin seçimlerden sonrada Kıbrıs Türkü’nün seçeceği kişi ile devam edeceğini” dair açıklamalarını şöyle değerlendirdi: “Bize acelesi olmadığını söylüyor. Çünkü kendi içindeki red cephesi, çözüm istemeyenler, sadece bununla kalmıyorlar. Çözümle ilgili herhangi bir şeyi konuşmak istemiyorlar ve acele etmemek gerektiğini söylüyorlar.” Buradan da anlaşılıyor ki Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde herhangi bir metin üzerinde anlaşmaya varılamayacak. Yani iş 2010 Nisan ayı sonrasına ertelenecek. Hal böyle olunca 2010 Nisan ayında kim Cumhurbaşkanı seçilir onu bilemem… Fakat şu bir gerçek, kim seçilirse seçilsin: Rum yönetimiyle sürdürülen müzakerelere devam etmek durumunda kalacak ve müzakerelere kalındığı yerden devam edilecek. Bu arada daha önce ortaya konan parametrelerin dışına çıkılamayacak. Bu gerçeklerin dışında, propaganda döneminde çok şey söylenecek; çok farklı şeyler gündeme getirilecek… Hatta çok hoş değil ama ‘belden aşağı’da vurulacak… Her ne olursa olsun, günün sonunda karar verilmesi gerekecek. Bu kararı Kıbrıs Türk halkı verecek. Umarım Kıbrıs Türk halkı bu kararını propaganda döneminde söylenenlere göre değil de, gerçekler ışığında verir. Ayrıca tavsiyem, şu sıralarda Cumhurbaşkanı adayınızın kim olduğuyla değil, Kıbrıs’da ki gerçeklerin size söylendiği gibi olup olmadığıyla ilgilenmeniz daha sağlıklı karar almanızda size referans olacaktır… Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Sen Gül ki, Dünya Gülsün ---31.12.2009 |
| 2009 yılının son yazısının başlığı ne olmalı diye uzun-uzun düşündüm; sonuç olarak yukarıda ki başlık çıktı ortaya... Bu başlık konusuna yazımın sonlarına doğru tekrar değineceğim. * “Yeni yıl sağlık, mutluluk ve kazanç getirsin” gibi klasik şeyler söylemeyeceğim, daha bir elle tutulur, daha net, temennilerim olacak. Tıpkı yine bu köşede yazdığım ‘umarım yeni yılda’ başlıklı yazımda olduğu gibi… Bu yılın sonunda da geçen yıl yaptığımız gibi, yeni yıldan beklentilerimi yazdığım alt satırların başına lütfen ‘umarım yeni yılda’ kalıbını siz ekleyiverin: - Maliye bakanı “13. maaşları Rum kesiminde harcamayın” çağrısı yapmak yerine önlem almaya çalışır. Zira bu önlemleri biz yazmaktan bıktık, onlar okumaktan bıkmadı… - Kıbrıs Sorunu çözüme ulaşır; “tartışmaktan gına” geldi… - Ki seçimlerin propaganda döneminde birbirimize girmek yerine dinleriz. - Domuz gribi, at gribi, zürafa gribi ve adını sayamadığım diğer hayvanlarla ilgili griplerle uğraşmayız. - Kamuda çalışanların ikinci iş yapmasının yasak olduğu ülkemde, ikinci iş yapıp, işsizlerin önünü tıkayanlar insafa gelir. - Siyasetçiler “sorun tespit etme” alışkanlığını bir kenara bırakıp, asıl yapmaları gereken “sorun çözme” işini yaparlar… - Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın sözü kesilmez. Zira Dünyamız bir “one minute” olayını daha kaldıramaz… - Küresel Isınma ile boğuşan dünyamız, Dünya liderlerinin beceriksizliği nedeniyle sonuçsuz toplantılar olmaz. Zira “Kopenhag İklim Değişikliği Zirvesi”nin başarısızlığı tüm çevre örgütlerinde, ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. - Kıbrıs Sorununun çözümü konusunda Cumhurbaşkanımız tarafından sürekli müdahaleye çağrılan ‘Uluslararası Toplum’, Cumhurbaşkanı’nın kendilerinden bahsettiğini anlar ve harekete geçer… - Karayolları dairesi aklına başına devşirir ve hepimiz için adeta ‘bubi tuzağı’ haline gelen yollarımız daha güvenli hale gelir. - Kıbrıs Sorunu çözülür ve Hristofyas “Hilkat Garibesi” diye nitelendirdiği bayrağımızın yer aldığı mecliste yemin etmek durumunda kalır… - Gerçekleşmeyeceğini bile-bile “Yeni yılda tüm dünya için barış istiyorum” sözlerini duymaktan sıkılan ben ve benim gibiler, bu sözleri söyleyenlerin elinde olan barışı uyguladıklarını görürler. - Bu satırları okuyanlar, bol kazançlı günler geçirir… - … Noktalı kısmı özellikle bıraktım; siz devam edin… * Şimdi gelelim başlığımıza… “Sen gül ki, dünya gülsün” dememde ki amaç: Her ne kadar olumsuzluklarla karşılaşıyor olsak da, hayat, bu olumsuzluklara takılıp, somurtamayacağımız kadar kısa… O nedenle yeni yılda kendine bir amaç edin ve tüm olumsuzluklara rağmen “sen gül ki, dünya gülsün” okuyucu… Salı günü görüşmek ümidiyle… Umarım yeni yılda “çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun” dememe gerek kalmaz... |
| -------------------------------------------------------------- |
| Londra’da bir gezgin ---2.01.2010 |
| Londra’da birçok kişi ile tanıştım… Ancak biri vardı ki anlattıkları çok ilgimi çekti. Ümit Silman Londra’da yaşayan Kıbrıslı Türkler’den biri; fakat onu farklı kılan Dünya Vatandaşı olması… Silman genç yaşta eşini doğum sırasında kaybedince vurmuş kendini yollara… O gün bugündür yüze yakın ülke ve Türkiye’nin her şehrini gezmiş… Her ülke ile ilgili farklı bir hikayesi var Silman’ın… Bu hikayeleri ilerleyen günlerde Star Kıbrıs gazetesinde bulabileceksiniz. Bugün ise Silman ile Londra’da yaptığım röportajı okuma ve onu tanıma fırsatı yakalayacaksınız… Bakın Silman neler yaşamış. Cem Kar: İngiltere’de mi doğdunuz? Ümit Silman: Hayır. Kıbrıs doğumluyum. Cem Kar: Peki ne zaman İngiltere’ye geldiniz? Ümit Silman: 1965 yılında Limasol’da 19 Mayıs Lisesini bitirdikten hemen sonra İngiltere’ye gelmek üzere gemi ile Limasol’dan ayrıldım. Cem Kar: Nasıl bir yolculuktu? Gemi ile zor olmalı… Ümit Silman: Evet zor oldu. Bindiğim geminin ilk durağı Girit adasıydı, sonra Pire, Atina ve Yugoslavya üzerinden İtalya’nın Venedik şehrine gittik. Oradan trenle Londra’ya hareket ettim… O gün bugündür gezilerim hariç burada yaşıyorum… Cem Kar: Londra’ya geldiğiniz zaman Türklerin yoğunluğu nasıldı? Şimdi ki gibi çok Türk var mıydı? Ümit Silman: Bir elin parmakları kadar azdı… Türkçe konuşan birisini duyunca koşarak yanına gidip kendimi tanıtırdım. İngilizler o zamanlar kendi dilinin dışında konuşanlara tuhaf bakardı. Sanırım bunu saygısızlık olarak tanımlıyorlardı. Bu nedenle ilk işim dil kursuna gitmek oldu. Cem Kar: Gezme tutkunuz ne zaman başladı? Ümit Silman: 1970 yılında İngiliz vatandaşlığını aldım ve yine aynı yıl ilk gezimi Fransa, Paris’e yaptım. O dönemlerde özellikle Fransa’da İngilizler pek sevilmezdi. Bu nedenle olsa gerek Fransa’da tam 3 saat beni havalimanında beklettiler. Kesinlikle İngilizce konuşmuyorlardı. En sonunda Fransa’da tanıdığınız biri var mı diye sordular. Bende o dönemin en önemli aktristi Brigitte Bardot’u tanıdığımı söyledim. Gümrük görevlisi bu ismi söylediğimde birden değişti ve Fransa’ya giriş iznini verdi. Neticede Paris’te harika bir tatil yaptım Brigitte Bardot’un sayesinde… Cem Kar: İlginç… Sonra gezilerinize devam ettiniz herhalde? Ümit Silman: Daha ilginç şeyler yaşadım. Mesela: 1972 yılında Kanarya Adalarına gittim. Haziran ayıydı ve Kanarya adalarına gittiğimde tıpkı Londra’da olduğu gibi yağmur yağmaya başladı… O mevsimde orada yağmur olmazmış. Oradan iki günlük tur için Afrika Büyük Sahara’ya geçtim. Ki o zamanlar orası İspanyolların yönetiminde olan bir yerdi. Bu nedenle oraya “Spanish Sahara” denilirdi. Ben oraya gittiğim gün yağmur başladı, meğer 40 yıldır o bölgeye yağmur yağmıyormuş. Ertesi gün orada yaşayanlar İspanyollara karşı direnişe geçti ve bağımsızlıklarını kazandılar. 18 kişilik bir turist grubuyduk, bizleri şans getirdik diye 5 yıldızlı bir otelde 3 gün, 3 gece krallar gibi ağırladılar… Cem Kar: Çok şanslısınız… Ümit Silman: Daha bitmedi. 1974’de Kıbrıs’a geldim ve hemen sonrasında çıkarma oldu. 1980 yılında Türkiye’yi ziyaret ettim, ertesi gün ihtilal oldu… 1989 yılında Tokyo’ya gidiyordum. O dönemlerde British Airways Japonya seferini Alaska üzerinden yapardı. Alaska’da Ancorage şehrine indik. O arada buzullar eridi ve havaalanı 5 gün kapandı. Ve o 5 gün boyunca British Airways bizleri çok güzel ağırladı. Bu olay üzerine British Airways Tokyo seferlerini artık direk yapıyor. Cem Kar: Dünya’da yüzü aşkın ülke gezdiğinizi biliyorum… Gittiğiniz yerlerde Türklerle karşılaştınız mı? Ümit Silman: Yeni Zelanda’ya üç kez gittim. Son gittiğimde bir kürt ile tanıştım, kendisini kandıran örgüt, Londra diye onu Yeni Zelanda’ya götürmüş. O da bunu iki yıl sonra anlayabilmiş… Bir de Brezilya’da Rio Karnavalı’na gittiğimde, Karadenizli bir Türk ile tanıştım. On yıldır Brezilya’da yaşıyormuş, orada çok zengin ve kendinden 15 yaş büyük bir kadınla evlenmiş… İyi sohbet ettik ve beni evine davet etti. Eşi tam bir İstanbul Türkçe’si konuşuyordu… Çok şaşırdım. Nedenini sordum. Kadın aynen şunu söyledi: “Eşim inatla benim dilimi öğrenmedi. Bende mecbur kaldım onun lisanını öğrendim.” Meğer tanıştığım Karadenizli arkadaş on yılda bir kelime bile İspanyolca öğrenmemiş… Cem Kar: Peki gittiğiniz Ülkeler arasında en çok etkilendiğiniz yerler neresi? Ümit Silman: Mısırın piramitleri her insan gibi beni çok etkiledi… İzlanda ve pek bilinmeyen bir ülke olan Bhutan çok ilginç iki ülke. Her iki ülke’de de suç işleme oranı hemen-hemen yok gibi… Sokaklarda bir tek polis göremezsiniz. Bunun nedenini sorduğumda aldığım yanıt gayet açıktı. Polislik olay olmaz dediler. Bize çok uzak gelen bir olay bu… Cem Kar: Evet gerçektende uzak geliyor maalesef… Şimdiden sonra ne yapmayı planlıyorsunuz? Sırada hangi ülkeler var? Ümit Silman: Avrupa’yı bitirdim. En küçük ülkesine kadar gezdim; San Marino, Andora, v.b. Ömrüm yettikçe gezmek, yeni ülkeler, yeni insanlar tanımak istiyorum. Rahmetli babam Limasol’da imamlık yapardı ve bana hep şöyle derdi: “Allah İbadet ya kulum dedi, sen bunu seyahat ya kulum anlamışsın.” Cem Kar: Ümit bey bu hoş sohbet için teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. |
| -------------------------------------------------------------- |
| “NE DEN?” ---5.01.2010 |
| Yazmamak için direniyorum… Zihnimle ellerimin arasında kaldım… Engel olamıyorum ellerime; jsajafjalkldfa dinlemiyorlar beni! Zihnim, “Bunun neyini yazacaksın. osjdsaodjndj Her şey ortada! Senin yazmana ne gerek var?” diyor. Ellerimse dlğsad3pakdsndaj& anlaşılan “ne kadar yazılsa o kadar iyi” ndda/9ddnal diyor… Sonuçta yukarıda olduğu gibi araya saçma sapan harfler çıkıyor; buna son vermeliyim. *** Geçen haftaya RedBorder’ın anketiyle başladık, bu hafta ise KADEM… Her iki ankette örtüşen birçok husus var; tek-tek bu konuları irdeleme işi uzmanlara ait. Fakat aklıma takılan bir iki şey var… Her iki ankette de, federal bir çözüm konusunda KKTC’nde yaşayanlar hem fikir; yüksek bir oranda istemiyorlar… Her iki ankette de, Kıbrıslı Türklerin şu an sürmekte olan müzakere sürecinden bir umudu yok! Her iki ankette de, Kıbrıs Türk’ü yukarıda ki iki hususta ısrarcı olan Talat’ı desteklemiyor ve hatta önümüzde ki Cumhurbaşkanlığı seçiminde, muhtemelen karşısına çıkacak olan diğer adaya oy vereceğini söylüyor. Diğer taraftan Rum kesiminde ki durumda farksız… Yine KADEM’in yaptığı araştırmaya göre; Rumların birinci tercihi üniter devlet, Türklerin birinci tercihi ise iki devletli çözüm… Kıbrıslı Rumların yüzde 35'inin, Kıbrıslı Türklerin ise yüzde 30'unun federal bir çözüme kesinlikle karşı… *** Hal böyleyken insan sormadan edemiyor: NEDEN? Neden bu ısrar? Neden bu kadar zıt görüşte olanları bir araya getirmeye çalışıyorsunuz? Çok ilginç bir durum: HER İKİ HALKIN KESİNLİKLE İSTEMEDİĞİ BİR ÇÖZÜM ŞEKLİNİ İKİ LİDER AYLARDIR KONUŞUYOR. Bunu göremiyorlar mı dersiniz? Elbette görüyorlar; ancak akıllarında şu var: Hristofyas ‘çaktırmadan’ üniter devlete gidecek bir anlaşmanın peşinde, Talat ise söyleyemese de Konfederal… Peki bu alenen oynanan oyunu hepimiz görebiliyorken, nasıl olurda bunda ısrarcı olurlar? Anlayamıyorlar galiba… Bunu her iki lidere de Kıbrıs ağzıyla bir soru sorarak öğrenmeye çalışalım: Biz bunları görüyorken ve anketler bunları söylüyorken “sen ‘ne den?’ Talat, Hristofyas?” Perşembe günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| “Geçiciler” ne kadar geçici? ---7.01.2010 |
| Dün bir devlet kurumunda yıllardır geçici olarak çalışan bir arkadaşımla yaptığım sohbet ilginç bir boyuta ulaştı… “Nasılsın, iyi misin?” şeklindeki klasik muhabbetin ardından işlerle ilgili konuşmaya başladık. Ben yoğun olduğumu söyledim, o korkulu bekleyişinin sona erdiğini… * “Korkulu bekleyişinin sona erdiğini…” Haliyle dikkatimi çekti bu cümlesi ve sordum; başladı anlatmaya: “Cem ben geçici olarak burada çalışıyorum. Benim gibi geçici statüsünde olan ve yıllardır çalışan insanlar var. Hepimizin adı aynı listede yer alıyor ve bağlı bulunduğumuz yere gönderiliyor. Sanırım arada beni fark etmediler. Yada aslında UBP’li olduğumu biliyorlar! Çalışmaya devam ediyorum. Ben UBP’liyim, akrabalarım hep UBP’li ama “bu adam önceden alınmış, çıkaralım” diyebilirlerdi. Çıkarsalardı, uğraş dur… Onu ara, bunu ara… Hallederdim ama sıkıntı olurdu! Neticede şimdilik devam ediyoruz.” Söylediklerini dinledikçe bu ülkede ki çalışma hayatı ile siyasetin ne kadar iç içe olduğuna, bir kez daha şahit oldum… Arkadaşım işine devam edebilmek için, UBP’li olduğunu birilerine kanıtlamak zorunda hissediyor kendini… “Eee Cem buna neden şaşırıyorsun, bilmiyor musun?” diyenleriniz olabilir. Zaten sorun burada. Bunları biliyoruz ve şaşırmıyoruz! Öylesine kanıksamışız ki, aksini düşünemiyoruz! Sistem siyasetçiler tarafından o kadar güzel oturtulmuş ki, sistemin dışına çıkmayı aklımıza dahi getiremiyoruz. Yani yanlış olanı, doğru; doğal olmayanı, doğal yapmışız! Korkularımız olmuş iktidar partisinden olmamak… Geleceğimiz ne kadar partili olduğumuzla alakalı olmuş! “İşim devam eder mi? Devlete girebilir miyim? Evladımı işten atarlar mı?” gibi sorularla oy kullanır olmuşuz. Söz konusu durum sadece çalışan kesimi ilgilendirmiyor. Aynı durum iş adamlarını, akademisyenleri, hemen-hemen her kesimi etkiliyor. “İhaleyi alabilir miyim? Okulda işim devam eder mi? Önüme hangi engeller konulur?” gibi sorularla toplum oy kullanır olmuş… İşin en acı yanıysa bu durumu gayet normal karşılıyor olmamız. Sonuç olarak: Toplumun hemen-hemen her kesimi, siyasetçilerin tercihi doğrultusunda geçici olarak bir yerlerdeler ve ne kadar geçici olacaklarına, o kişilerin siyasi görüşlerini değerlendiren siyasiler karar veriyor… Yani geçici olan siyasiler, kimin geçici olacağına karar veriyor… Evet saçma bir durum… Ama bu durum, bu ülkede çok normal! * Salı günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| İletişim Çağı Mı? O Ne?---13.01.2010 |
| “İletişim çağındayız” sözünü defalarca duymuş olmalısınız. Hatırlayın; ekranlarda izlediğiniz bir çok isim bu söze atıfta bulunup bir çok kez cümle kurmuş olmalı… Evet iletişim çağındayız; telefonumuz, internetimiz, televizyonumuz vesaire ile… Ve teknolojinin hızla geliştiği dünyamızda iletişim unsurlarına ulaşmamızda aynı ölçüde UCUZLUYOR… Fakat bir çok şeyin zıt olduğu ülkemiz, bu hususta da elinden geleni ardına koymuyor. Özellikle telefon görüşmelerinde… Bu yazıyı kaleme almamım sebebi de bu zaten! Son bir hafta içinde bu konudan rahatsız olan bir çok kişiyle konuştum. Nedense beni buldular ve anlattılar. Rum kesimine geçen veya dünyanın herhangi bir ülkesine giden her bir Kıbrıslı Türk, çok ucuza telefon görüşmesi yaptıktan sonra şaşkına dönüyor! Gitmemiş, konuşmamış olabilirsiniz; ancak arkadaşlarınızdan muhakkak duymuşsunuzdur “telefon ve internet oralarda çok ucuz” dediklerini… Ülkemizdeyse bu konuda tam BİR SOYGUN VAR! O kadar pahalıya konuşuyoruz ki; özellikle telefonla işi olanlar, aylık faturalarına minik bir servet ödüyor… Bu işi ucuza kapatmak isteyen vatandaşlarımızsa kendince çözümler üretiyor. Rum kesiminden hat alan vatandaş, kuzey kesiminde kapsama alanına girip NEREDEYSE BEDAVAYA iletişim çağında olmanın nimetlerinden faydalanıyor… Hatta buradaki potansiyeli gören Rum kesiminde ki bir gsm şirketi, Lefkoşa’nın göbeğine kaçak baz istasyonu bile kurdu… İşin özüne baktığımızda: Ülkemizde iki gsm şirketi var. Bunlardan biri lider konumda, diğeriyse yıllardır neredeyse faaliyette değildi; şükür ki şu günlerde onlarda hareketlendi… Zira diğer gsm şirketi yıllardır tek olarak bu kulvarda istediği gibi at koşturuyordu… Belki bu hareketlenme rekabet ortamını doğurur ve iletişimin bu kadar ucuz olduğu dünyamızda bu ülkede bu soygun son bulur. Gsm şirketlerini dışarıdan değerlendirdiğinizde durum böyle; ancak madalyonun bir de diğer yüzü var. Devletimizin, fiyatların bu kadar yüksek olmasında ki payı çok büyük… Ödediğiniz her faturanın yaklaşık % 70’i devlete gidiyor. Onların reklamlar için kullandığı terimlerle olayı özetleyecek olursak: HER YÖNDEN SOYGUNUN KAPSAMA ALANI İÇERİSİNDEYİZ. *** Cuma günü görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Çözülmüş Beyinler ---15.01.2010 |
| “Çözümcü”, “çözüm karşıtı”… Plan olmayınca ayrım bu hal aldı! Evetçi-hayırcı diyemeyince; “çözümcü”, “çözüm karşıtı” diyoruz… Hiç zorlanmıyoruz… Tespitlerimiz o kadar net ki, aksini iddia edenin aklından şüphe ediyoruz. Çözümcü, çözüm karşıtı… *** Ülke öyle hal aldı ki: Kendi çözüm önerini sunmak, çözüm karşıtı olmak demek. Çok garip ve komik bir durum: Çözüm önerisi sunuyorsun ve çözüm karşıtı oluyorsun. Çözüm için öneri getirmek, çözüm istiyorum diyenler tarafından teslimiyetçi olmak demek… Çok garip ve komik bir durum: Çözüm önerisi sunuyorsun ve teslimiyetçi oluyorsun. Çözüm için öneri sunmamak bu kavramlardan kurtulmak demek değil! Kimilerine göre çözümcü, kimilerine göreyse çözüm karşıtı demek. Çok garip ve komik bir durum: Çözüm önerisi sunmayarak kurtulamıyorsun ve muhakkak çözümcü veya çözüm karşıtı oluyorsun. Çözüm ile ilgili bu şekilde yazılar yazmak demek, çözümcü veya çözüm karşıtı olarak suçlanman demek. Çok garip ve komik bir durum: Çözüm hakkında işini yapamıyorsun, çözülmüş beyinler tarafından yargılanıyor, damgalanıyorsun… “Varsın yargılasınlar, damgalasınlar” diyorsun kendi kendine… “Sen işini yap, doğru bildiğini yaz” diye devam ediyorsun, şu basın camiasında ki çalışmalarına… Peki ya o çözülmüş beyinleri ne yapacağız? Nasıl toparlayacağız bu durumu? Nasıl ‘bir’ olacağız; bunca dağılmışlığın ve kutuplaşmanın sonucunda? Beyinleri çözenler, dağıtanlar tekrar toparlayabilecek mi? *** Salı günü görüşmek ümidiyle? Çevrenize dikkat edin, temiz tutun |
| -------------------------------------------------------------- |
| Biz keriziz, öderiz ---19.01.2010 |
| Önceki gün Gemikonağı’na çekim yapmak için kendi aracımla gittim. Yol boyunca “vay benim güzel ülkem” dedim kendi kendime… Kıbrıs’ın bu zamanlardaki halini seviyorum. Zira bu zamanlarda doğa o kadar cömert davranıyor ki bu ülkeye, hayran kalmamak elde değil. Doğa, insanoğlunun bildiği her rengi cömertçe sergiliyor… Hele yaz aylarında sarı olarak gördüğümüz toprakların, kusursuz yeşile bürünmesi insanın yüreğini temizliyor. Güzelyurt’un girişinde karşıdan gelen araçların hemen hepsinin selektör yapması, bu güzelliklerin beni götürdüğü hayal dünyasından uyanmamı sağladı. Zira bu bir işaretti; araçlar selektörleriyle “eyyy sürücü uyan, ileride polis var” diye haykırıyordu adeta… O an aklıma geçen yıl yazdığım ‘Muhalif Selektörler’ başlıklı yazım geldi. Söz konusu yazımda, parasız kalan bir önceki hükümet’in yollara gönderdiği polislerle para kazanma uğraşı içerisine girdiğini, ancak yollarda selektör yapan sürücülerin buna engel olduğunu anlatıyordum. Bu düşüncelerle önümde ki ve arkamdaki araçlarla birlikte KONVOY halinde ilerlemeye devam ettik. Bu sırada gözlerim polisi aramaya başladı… Kendi-kendime “Allah, Allah nerede bu polis?” diye söylenirken, bir baktım polis karşımda ve önümdeki araçlara bakarak “geç” diyor. “Herhalde bir ihbar var ve kontrol ediyorlar” diye düşünürken karşımda ki polis bana el kol hareketleri yaparak kenara çekmemi işaret etti. Aracımı çektim, camı açtım ve bir bayan polis ehliyetimi istedi. Rutin kontrol olduğunu düşünerek ehliyetimi verdim. Ehliyetime bakan polis “Cem bey radara yakalandınız, 65 ile gidilecek yolda, 82 km hız yaptınız. Cezanız 123 lira ve 5 puan ceza aldınız” demez mi? Resmen aptala döndüm… “Nasıl yani” dedim… “Önümdeki ve arkamdaki araçların özelliği ne?” diye sordum… Hanımefendi beni dinlemiyor direk yazıyor… Ben çırpınıyorum resmen, “Radar nerede?” diye sordum. “İleride otobüslerin orada” diye yanıtladı beni… Ardından iyi niyetli olarak, basın mensubu olduğumu, iş için bu bölgeye geldiğimi, önümde ve arkamda araçlar olduğunu ve söz konusu hız ise bunun imkansız olduğunu, nasıl olurda sadece beni tespit ettiklerini sordum. Elinde ki kağıdı bana gösteren memur arkadaş kendi el yazısıyla yazdığı rakamları bana gösterdi… Ona göre bu bir delildi… Çıldırmamak elde değil! Bunu yapmaması gerektiğini, radar işareti olmadığını söyledim. Hız tabelasını göstermez mi? Al başına başka bir bela… Sustum, “yaz” dedim… İmza atamamı istedi, elbette kabul etmedim. Gerçi imza atmamam neyi değiştirecek ki bu ülkede? Neyse, son olarak “maaşlara para yetmiyor galiba, bizden çıkarıyorsunuz” diyerek devam ettim yoluma… Olay bundan ibaret! Hız yaptığımı sanmıyorum, ama spatlıyamıyorum. İşin komik yanı hız yaptığımı poliste ıspatlıyamıyor. İşin daha da komik yanı önlü arkalı araçlarla ilerlerken nasıl oluda sadece ben radara yakalanıyorum? İşin traji-komik yanıysa, bu durumda olan diğer vatandaşlarımız gibi bende paşa-paşa gideceğim ve bu parayı maliyenin kasasına kazandıracağım… Devlet baba vatandaşını iyi tanımış… Başlıkta da dediğim gibi; Nasıl olsa biz KERİZiz, öderiz… *** Cuma günü görüşmek üzere… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Talat’ın Yerinde Olsam! ---21.01.2010 |
| Zaman-zaman bazı fırsatlar geçer elinize… Fakat bunları görmek yeterli değildir… Asıl önemli olan buna cesaret edebilmektir. *** Oy oranı iyice gerileyen Sn. Talat açısından Orams davası resmen tuz biber oldu. Bu noktada Cumhurbaşkanlığının yaklaşımı, “işte bakın, Kıbrıs’ta muhakkak çözüme ulaşmalıyız. Bu sonuç bunu gösteriyor” bu… Ancak bunları söylemek ne ciddiyetle bağdaşır, ne de gerçeklerle… Hatta bu söylem “köşeye sıkıştık, çözüm bulmak zorundayız, herhangi bir anlaşmaya imza atmak zorundayız” manasına gelir: Ki KKTC halkı bu lokmayı yutmaz. Elbette Sn. Talat bunları söylemek istemiyor, asıl söylediği: “Bu sorun bir an önce bitmeli, bu davalar oldukça sorun çözülmez, daha karmaşık hale gelir.” Sn. Cumhurbaşkanının bu düşüncede olduğunu biliyoruz, fakat Sn. Cumhurbaşkanın bilmediği şey, halkımız Rumlara kesinlikle güvenmiyor ve çözüm olacağına inanmıyor… Çözüm vizyonu Sn. Cumhurbaşkanına bu saatten sonra hiçbir şey kazandırmaz. Hal böyle olduğuna göre ben SN. TALAT’IN YERİNDE OLSAYDIM, ORAMS DAVASININ SONUCU AÇIKLANDIKTAN 10 DAKİKA SONRA İSTİFA EDERDİM. Ve bunu şöyle açıklardım: Bu dava sonucundan halkım çok ciddi zararlar görebilir. Garantör olan ve daha bir ay önce müzakere sürecini desteklendiğini söyleyen İngiltere’nin çok açık ortada olan böylesine siyasi bir kararı alması, müzakere sürecinde dengeleri altüst etmiştir. Rum hükümetinin kuzeyde herhangi bir egemenlik hakkı bulunmadığı tüm dünya tarafından biliniyorken ve bu çerçevede iki toplum lideri olarak bizler, iyi niyetle kalıcı barışa ulaşmak için müzakere ediyorken, böylesine bir karar alınması sürecin önünü kapamıştır. Kıbrıs’a barışı getirmek için üstlendiğim Cumhurbaşkanlığı görevinden istifa ediyorum. Bu göreve barışı getirmek için geldim. Fakat bu karar sonrasında, görüyorum ki bu şartlar altında barışa ulaşmak imkânsız hale gelmiştir. Ancak müzakere süreci bu noktada bitmeyecektir. Nisan ayında yapılacak seçimlerde Cumhurbaşkanı olacak olan kişi bu şartlarda, dilerse, müzakere sürecine devam edebilir. Bu davranış şekli ona, hem Nisan seçimlerini, hem de KKTC halkının gönlünü kazanma fırsatı verirdi. Yani “CTP’nin Cumhurbaşkanı” şeklinde eleştiriliyorken, tüm Kıbrıslı Türklerin Cumhurbaşkanı olma fırsatını yakalayabilir, dünyadaki itibarını da ikiye katlayabilirdi… Ayrıca bu davranışla, tüm Dünya’ya meydan okuyarak çok ciddi bir mesaj verebilirdi. “Dünya bu davranışı nasıl karşılardı?” sorusunun yanıtını düşünmek yerine, “bizlere oynanan bu oyunun karşılığı ne olmalı?” diye sormamız gerekiyor. Zaten bu yazıyı kaleme almamım sebebi de bu… Diğer taraftan emin olun bu dik duruş ve mesaj, şu anda Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Kıbrıslı Türkleri inanılmaz ölçülerde gururlandırır ve ülkelerine sahip çıkmalarını sağlardı. Bu satırları okuyunca eminim “sende ne diyorsun? Dünyadan tepki çekeriz, Türkler çözüm istemiyor derler. Hiç olur mu öyle şey” diyorsunuz. Emin olun Talat’ın yerinde Eroğlu olsaydı, şu an bu satırları yazıyor olmazdım. Bu davranışı Eroğlu yapacak olsa aynen dediğiniz gibi olabilirdi. Ancak Sn. Talat’ın dünyada ki algılanış şekli ona bu imkânı veriyor. Ve bu konuda ki duruşu, şu anda KKTC’deki hiçbir liderde yok. Bu arada, bu noktada dünyadaki konjonktürden söz etmek demagojiden öteye gitmez. Zira, söz konusu konjonktür değil mi bu davayı bu şekilde sonuçlandıran? Peki, Sn. Cumhurbaşkanı çok mu geç kaldı? Bana göre önünde bir fırsat daha var. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-mun 2 Şubat’ta adamızda olacak. Bu ziyaret bu açıdan değerlendirilebilir; bu değerlendirme Sn. Talat’a kalmış… Son olarak, “neden ısrarla istifayı gündeme taşıyorsun?” diye sorduğunuzdan ve hatta, hani çok sevdiğimiz ‘damgalama’ olayına girip “bak bu eroğlucu, Talatçı” diye söylendiğinizden eminim… Cevap çok açık: Arkadaşlar alınan karar öyle yenir-yutulur bir karar değil. Farkına varalım… Bu nedenle, böylesine bir karara öyle bir tepki vermeliyiz ki bir daha bizimle ilgili ve aleyhimize bir başka ülkede her hangi bir karar çıkmasın. Bu bağlamda benim aklıma gelen tepki şekli bu… Fakat bunun için başta da söylediğim gibi ‘cesaret’ lazım… Zaten cesaret değil midir, liderleri hatırlanır kılan! Tekrar görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Siyaset Heryerde… ---24.01.2010 |
| Güzelyurtta yaşanan sel felaketi, Orams davası ve siyaset… * Önce “vahhh, vahhh” nidaları ve hemen sonrasında “vayyy be ne manevra ama” sözlerini, ardı ardına söyledim. Açıkçası her iki söylemin arasında maalesef çok uzun bir zaman yoktu. Şüphesiz “Vahhh, vahhh” sözleri felaketin boyutları ortaya çıktıkça dilimden döküldü… İşin siyasi boyuta ulaşması hiçte uzun sürmedi… Bildiğiniz gibi Pazartesi günü Eroğlu adaylığını açıklayacaktı ki sel felaketi oldu. Ardından Başbakan “şimdi gündemimizde sel felaketi var” dedi ve adaylık konusunu başka bir zamana bıraktı. Ardından bölgeye gidip incelemelerde bulundu… Bu ‘insani-siyasi’ yaklaşım hiç şüphe yok ki Eroğlu’na ciddi puan kazandırdı… İşte tam bu anda “Vayy be ne manevra ama” dedim kendi kendime… Bu arada Cumhurbaşkanımız Talat da bölgeye inceleme yapmaya gitti. İşte o anda da “sel, siyasete döndü” dedim… Elbette devlet büyüklerinin böylesine bir felaket sonrasında bölgeye gitmesi kadar doğal bir durum yok ancak daha o gece sıcak saatler yaşanırken, Belediye Başkanının suçlanması, topun Rumlara atılarak baraj kapaklarının gündeme getirilmesi vs.. ile olay enteresan bir boyut kazandı; tamamen siyasete döndü ve biz yine başardık bu olayı bile “politize” etmeyi… Aynı gün Orams davasının sonucu açıklandı. Sonuca, tepkilerde beklenildiği gibiydi. Ancak bizler onu da politize etmeyi başardık ve çıkan kararı bir taraftan “siyasi” diye nitelendirirken, diğer taraftan kendi içimizde işi öylesine siyasete soktuk ki insanın “valla bravo(!)” diyesi geliyor… Hemen ertesi gün, Eroğlu ve UBP ile ilgili Star gazetesinde yayınlanan haber soğuk duş etkisi yarattı. Söz konusu haberde “KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu’nun eşi ve iki kızı ile hükümet üyelerinin AB üyesi olan Rum kesimi pasaportu taşıdıkları ortaya çıktı” diye yazıyordu… Gerçi Eroğlu bu haberi akşam saatlerinde yalanladı ama ben bu haberi ilk okuduğumda aklımdan geçenler şunlardı: “Seçime iyice ısınıyoruz. Eee Eroğlu’nun mal varlığı ne zaman haber yapılacak? Veya “Talat Rumcudur”, “Vatan hainidir” diye ne zaman suçlanacak? Hep aynı film…” oldu. Bunları seçim sürecinde çok görecek, çok okuyacağız. Alıştık zaten bu tip şeylere… Vatandaşta alıştı…! Bu nedenle bu şekilde haberlerle ne Talat, ne de Eroğlu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kaybetmeyecektir. Ama maalesef bu şekilde haberler basında hep yer alacak! İşin kötü yanı siyasetçilerde bunu istiyor. Çünkü böyle olunca herhangi bir fikir ve çözüm şekli üretmek durumunda kalmıyorlar… Onlar açısından suçlamalar, birbirine laf yetiştirmeler, propaganda dönemini geçiştirmek için yeterli oluyor. Ancak! Burada ‘arızalı’ bir durum var: Özellikle son zamanlarda ki olayları ön plana alırsak (Orams ve Güzelyurt) mağduriyetlerden ve akla hayale gelebilecek her şeyden siyasi bir beklenti içine girmek veya suçlamalarla, açık aramalarla, siyasi rant elde etmeye çalışmak ne kadar ucuz bir durum. Prim vermeyelim eyyy halkımız bu siyasi oyunlara… Siyasetçileri fikir üretmeye, çözüm sunmaya zorlamalıyız… Halen ‘şark siyasetinin’ popüler olduğunu göz önüne alarak diyorum ki: Yanınıza gelen siyasetçilerin durum tespiti, suçlamalar yapmalarına izin vermeyiniz. Onlara çözüm önerilerini ve bunları nasıl yapacaklarını sorunuz... Fikirlerini öğreniniz. Siyasetin tüm kirli argümanları kullanarak sizleri yönlendirmelerine izin vermeyiniz. Tekrar görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Karmaşık Çözüm ---29.01.2010 |
| Bir suçlu mu aramalı yoksa çözümler mi üretmeli? Karmaşa denen şey bu olmalı… Ve şimdi biz bu karmaşanın tamda ortasındayız. Ve yine her kafadan ses çıkartmayı başardık. *** Yıllardır süren Orams davası sonuçlandı ve söz konusu sonuç hiçte hoşumuza gitmeyecek türden… Peki, şimdi ne yapmalı? Cumhurbaşkanlığı sözcümüz Sn. Erçakıca’nın dediği gibi “bu kararı uygulamayacağız” diyerek mi hoşnutsuzluğumuzu gidermeliyiz? Yoksa tıpkı Rumların yaptığı gibi konuyu hukuka taşıyarak, aynı zeminde mi mücadele etmeliyiz? Yada birbirimizi suçlayarak zaman mı kaybetmeliyiz? Biz hepsini yapıyoruz… Ve konuştuklarımızın ortaya çıkardığı tablo şu: Özel dava gibi gözükse de, Orams davası bir tarafta KKTC hükümeti, diğer tarafta Rum yönetiminin olduğu bir davaydı. Yani aslında liderler müzakere masasında Kıbrıs sorununun en çetrefilli başlığı olan mülkiyeti görüşürken, diğer tarafta kozlarını mahkeme önünde paylaşıyordu… Hukuki açıdan Rum tarafı kazanmış görünebilir ancak şu bir gerçek ki mülkiyet sorununu hukuki zeminde çözmeye kalkmak demek, Kıbrıs sorununu çözmemek demekle eşdeğer. Bu durumda Kıbrıs sorununu çözmek mi istiyoruz yoksa çözmemek mi? Görünen o ki Rum kesimi bu sorunu çözme taraftarı değil! Öyleyse onları çözüme zorlayabilir veya bizde kartlarımızı daha açık oynayabiliriz. Yani rest çekeriz… Veya yıllardır yaptığımız gibi mücadele ederiz… Sonuç olarak yapacağımız bu zaten… Karmaşamız bu sorunu halletmemiz açısından en önemli argümanımız olacak. Çözüm yanlılarımız tüm bu olumsuzluklara rağmen çözüm için ara kesit arayacak ve bu süreçte geçmişi yargılayacak. Karşıtlar ise bu kararı etkisiz kılacak formüllerin peşine düşerken “bu Rumlarla çözüm olmaz” nidaları atacak… Bizim açımızdan değişen bir şey olmayacak. Belki Kıbrıs sorunu çözülmeyecek ama bizlerin bu sorunu çözeceği çok açık... * Tekrar görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| ‘Ban’a ‘Moon’ Işığında Gel ---31.01.2010 |
| “Ortada fol yok yumurta yok bu Ban niye geliyor?” diyenlerden misiniz? Yoksa “Müzakere sürecinde ilerleme yok diyordunuz. Bak BM Genel Sekreteri adaya geliyor. Boşuna gelmiyor ya!” mı diyorsunuz? Ne dediğinizi bilmiyorum ama bu söylemlerin anlatmaya çalıştığı şey önümüzdeki Cumhurbaşkanlığı sürecine damgasını vuracak. Bugün “Ortada fol yok yumurta yok bu Ban niye geliyor?” diyenler, sürecin yavaş ilerlediğini ve hatta bu süreçten herhangi bir anlaşma çıkmayacağını düşünenlerin yorumu… * Eroğlu’nu destekleyenlerin getirdiği bu yorumun altında ise 2004 iradesinin yeniden hortlamasının ve çözüm yanlılarının yeniden güç kazanmasının önüne geçmek yatıyor. Zira Nisan ayına kadar yaratılması muhtemel çözüm havasının ilk göstergesi olan Ban’ın adaya gelişi, Eroğlu taraftarlarının çokta hoşuna gitmedi. Bu geliş, gelecek açısından da, hiç şüphe yok ki bazı şeylerin haberini veriyor. Bu kapsamda örneğin Ban’ın adada olacağı ve hatta Talat ile yapacağı görüşme sırasında “Birleşik Kıbrıs Barış İnsiyatifi” adı altında örgütlenen ve Kuzey ve Güney Kıbrıs’tan 40’tan fazla, Sendika, Sivil Toplum Örgütü ve siyasal Partinin içerisinde yer aldığı hareket barış için gösteri yapacak. Bu Annan Planı döneminde ki gösterileri hatırlatan bir etkinlik. Özetle Ban’ın adaya gelişini basitleştirmek ve bu gelişi gereksiz olarak göstermek, bu aşamada Eroğlu’nun işine yarayacak gibi gözüküyor. Ancak “fol yok, yumurta yok” kısmının altı Talat’ın işaret ettiği mutabakatla doldurulursa, önümüzdeki süreçte yukarıda adı geçen insiyatif gibi bir çok unsur bir araya gelecektir. Bunun yanında söz konusu mutabakat metni nitelikli ve güçlü bir metin olursa 2004 iradesinin yeniden yaratılması işten bile değil. * Diğer taraftan yukarıda söylediklerimin farkında olan ve Talat’ı destekleyenlerin dile getirdiği “Müzakere sürecinde ilerleme yok diyordunuz. Bak BM Genel Sekreteri adaya geliyor. Boşuna gelmiyor ya!” bu söylemi anlamlandırmak çokta zor değil. İşte bu nedenledir Ban’ın adaya gelişinin özlemle beklenmesi… Dikkat edin her iki kesimin Ban’ın adaya gelişi ve sonrasında söyleyecekleri hep bu kapsamda olacaktır; birileri ziyareti ve sonuçları yüceltirken, diğerleri bunları önemsizleştirmeye çalışacaktır. Yani aslında Sn. Talat’ın adaylığını açıklamamış olması, Ban’ın ziyaretinin sonrasına bırakması ve bunu “propaganda dönemi başlamasın diye yapıyorum” şeklinde açıklaması çokta samimi bir açıklama değildir. ZİRA BAN’IN ADAYA GELİŞİ PROPAGANDA DÖNEMİNİN TAMDA KENDİSİDİR. Eroğlu taraftarları ve Eroğlu’nun tamda kendisi bunun farkındadır. Zira Eroğlu’nun İngiltere ziyaretinin belki de sebebi budur! Ve hatta Talat’ın bu hamlesi karşısında EROĞLU’NUN İNGİLTERE VEYA BAŞKA BİR ÜLKEDE, AÇILIMLARI VE SÜRPRİZ TEMASLARI OLABİLİR. * “Hal böyleyken Ban’ın adaya gelişi seçimlere müdahalemidir?” Sorusu aslında kendi kendine yanıt bulmaktadır. BM yetkilileri de pekala bunun farkındadır. Ve bunu Talat’a yani kendi fikirlerince çözeme yönelik yapmaktadırlar. Bu durum ise; Eroğlu ne kadar “seçilirsem müzakerelere devam ederim” dese de gerek BM’de, gerekse Uluslararası toplumda çözümsüz bir lider algısını değiştirmediğini ortaya koymaktadır. Bu algıda UBP’nin Annan Planındaki tavrı ve Eroğlu’nun zaman-zaman yaptığı açıklamalar büyük rol oynamaktadır. Fakat geldiğimiz bu noktada her iki liderin bu ülkede olacak olan seçimler için dış etkenleri kullanmaya kalkması ne kadar üzücü… Önümüzde ki süreçte Kıbrıs’ta kazan iyice ısınacak ve bizler bunları bir-bir yaşayacağız. İşin komik yanıysa süreç sonunda “biz bu filmi izlemiştik” diyecek olmamız. Tekrar görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| BELİRSİZLİK ---10.03.2010 |
| Kim bilir bu kaçıncı yazı? Her defasında “hayır Cem daha hazır değilsin yazmaya” diyerek siliyorum yazdıklarımı. Fakat bu sefer galiba hazırım yazmaya… Zira bende özledim tekrar sizinle bu şekilde iletişim kurmayı. Uzun bir süredir yazmıyordum… Geçen süreç içinde siz neler yaşadınız bilmiyorum ama ben kendi özel hayatımla ilgili birçok karar almak durumunda kaldım. Söz konusu kararları alırken yazı yazmak, şahsi fikrime göre çok doğru olmayacaktı. Bu nedenle yazı yazmamaya gayret gösterdim. “Gayret gösterdim” diyorum çünkü defalarca yazamaya başladım ve hep sildim yazdıklarımı… Zor ve kritik bir dönemdi benim için ama şimdi ‘farklı’ bir döneme girdim… Farklı! Farklı bir dönem ve farklı bir yaşam... Yaşanmışlıklardan bana kalan bir miras… Nasıl değerlendireceğime kendi kendime karar vereceğim, farklı, alışkın olmadığım bir yaşam… Söylerken belki ürkütücü ama bir o kadarda heyecan verici bir ‘gelecek’ müjdeliyor aslında bu farklılık. Gelecek! Çoğu zaman kurguladığınıza inandığınız ve fakat küçük oyunların döndüğü yaşamın içinde size hep kurguladığınızdan farklı bir yaşam sunan gelecek…O gelecek değil mi sizi umutlandıran, her defasında yaşama sıkı-sıkı bağlanmanıza sebep olan… Peki ya kurguladığınız gelecekteki aktörler değişirse sizi nasıl bir gelecek bekler? Hiç şüphe yok ki kurguladığınızdan farklı bir gelecekle karşı karşıya kalırsınız… Ki bu başta korkutur sizi.Çünkü ‘farklılık’ dediğinizde ‘yenilik’ demek istiyorsunuzdur aslında. Yenilik! Yenilik hani şu sürekli şikayetçi olduğunuz rutin hayatınızın değişmesini müjdeler aslında… Siz bakmayın rutin hayattan şikayetçi olmanıza.Söz konusu rutin hayatınızdan önemli bir unsuru çıkarttığınızda o rutin hayatı birden bire korumaya çalışırsınız… Çünkü o anda kaygılar girer devreye… Yani evet yenilikler hayatınızı çoğu zaman renklendirir; fakat hayatınızın içinde yapacağınız her hangi bir yenilik bir o kadarda ‘belirsizlik’ gizler içinde. Belirsizlik! Hayatın her dönüm noktasında karşınıza çıkan belirsizlik… Sizi kaygıya sürükleyen, farklı bir yaşam kurmaya iten; bu farklılıkla geleceğinizi yeniden kurgulamanızı sağlayan ve beraberinde hayatınıza yenilikler katan belirsizlik; hayatınıza yön veren en önemli unsurdur. İşte geride bıraktığım dönemde benim yaşadığım şey tamda bu belirsizlikti… Neyse ki şimdi aldığım kararlarla farklı bir gelecek kurgulayarak içerisine yenilikler kattığım hayatımı belirsizlikten kurtardım… İşin ilginç yanı bundan tam beş yıl önce bugün sözünü ettiğim yaşamım değişmişti, şimdi o yaşamı değiştirmiş oldum…Uzun zamandır yazmıyordum ve size bir açıklama yapma zorunluluğu hissettim. Ki bu nedenledir bunları yazmam… Neyse şimdi yeniden yazıyor ve yeniden en sevdiğim iletişim şekliyle size ulaşmanın keyfini, tıpkı bundan bir buçuk ay önce olduğu gibi yeniden yaşıyorum… İyi ki varsınız… Tekrar görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Sizi gidi siziler ---19.03.2010 |
| 19 Ocak’ta bir yazı yazmış “Biz Keriziz Öderiz” demiştim. Konu Güzelyurt polisinin işgüzarlığı üzerineydi. O gün aynen şunları yazmıştım: “Güzelyurt’un girişinde karşıdan gelen araçların hemen hepsinin selektör yapması, bu güzelliklerin beni götürdüğü hayal dünyasından uyanmamı sağladı. Zira bu bir işaretti; araçlar selektörleriyle “eyyy sürücü uyan, ileride polis var” diye haykırıyordu adeta… …önümde ki ve arkamdaki araçlarla birlikte KONVOY halinde ilerlemeye devam ettik. Bu sırada gözlerim polisi aramaya başladı… Kendi-kendime “Allah, Allah nerede bu polis?” diye söylenirken, bir baktım polis karşımda ve önümdeki araçlara bakarak “geç” diyor. “Herhalde bir ihbar var ve kontrol ediyorlar” diye düşünürken karşımda ki polis bana el kol hareketleri yaparak kenara çekmemi işaret etti. Aracımı çektim, camı açtım ve bir bayan polis ehliyetimi istedi. Rutin kontrol olduğunu düşünerek ehliyetimi verdim. Ehliyetime bakan polis “Cem bey radara yakalandınız, 65 ile gidilecek yolda, 82 km hız yaptınız. Cezanız 123 lira ve 5 puan ceza aldınız” demez mi? Resmen aptala döndüm… “Nasıl yani” dedim… “Önümdeki ve arkamdaki araçların özelliği ne? Onlar radara yakalanmıyor mu?” diye sordum… Hanımefendi beni dinlemiyor direk yazıyor… Ben çırpınıyorum resmen, “Radar nerede?” diye sordum. “İleride otobüslerin orada” diye yanıtladı beni… Ardından iyi niyetli olarak, basın mensubu olduğumu, iş için bu bölgeye geldiğimi, önümde ve arkamda araçlar olduğunu ve söz konusu hız ise bunun imkânsız olduğunu, nasıl olurda sadece beni tespit ettiklerini sordum. Elinde ki kâğıdı bana gösteren memur arkadaş kendi el yazısıyla yazdığı rakamları bana gösterdi… Ona göre bu bir delildi… Çıldırmamak elde değil! Bunu yapmaması gerektiğini, radar işareti olmadığını söyledim. Hız tabelasını göstermez mi? Al başına başka bir bela… Sustum, “yaz” dedim… İmza atamamı istedi, elbette kabul etmedim. Gerçi imza atmamam neyi değiştirecek ki bu ülkede? Neyse, son olarak “maaşlara para yetmiyor galiba, bizden çıkarıyorsunuz” diyerek devam ettim yoluma… Olay bundan ibaret! Hız yaptığımı sanmıyorum, ama ıspatlıyamıyorum. İşin komik yanı hız yaptığımı poliste ıspatlıyamıyor. İşin daha da komik yanı önlü arkalı araçlarla ilerlerken nasıl oluda sadece ben radara yakalanıyorum? İşin traji-komik yanıysa, bu durumda olan diğer vatandaşlarımız gibi bende paşa-paşa gideceğim ve bu parayı maliyenin kasasına kazandıracağım… Devlet baba vatandaşını iyi tanımış… Başlıkta da dediğim gibi; Nasıl olsa biz KERİZiz, öderiz…” Evet aynen bu sözlerle yaşadığım bu ilginç olayı sizlerle paylaşmıştım. Güzelyurt tarafına yine gittim ve yazımda belirttiğim ve göremediğim POLİSLERİ BULDUM…Resimlerdede açık açık görüldüğü gibi saklanıyorlarmış. Yani meğer, benim arayıp bulamadığım “gizli polisler!” bir benzin istasyonunun tabelasının arkasına saklanmış, oradan radar kontrolü yapıyor. Sonrası malum, yakaladıklarını yola çıkıp durduruyorlar; sonuç: CEZA Bunu bir iş başarmış gibi söylemiyorum. Aksine üzülerek söylüyorum. Çünkü devlet baba resmen PUSUYA yatmış vatandaşına CEZA KESMEK için an kolluyor! Türkiye’de dahil olmak üzere bir çok gelişmiş ülkede yasal zorunluluk olan ancak ülkemizdeki yasal düzenlemede yeri olmayan “Dikkat Bu Yolda Radarla Hız Kontrolü Vardır” şeklinde tabela koymak zorunluluğunu polislerimiz uygulamayabilir. Ancak bu, onlara, vatandaşa TUZAK kurma hakkı vermiyor. Bu yazıyı okurken “orada hız tabelası var, radarla kontrol yapabiliriz ne var bunda” veya “kardeşim dikkatli sürün” şeklinde yorumda bulunan çok değerli amirlerimize şunları söylemek istiyorum: Görevlendirdiğiniz memur arkadaşlarımızın bu tavrı çok hoş değil! Farkında mısınız bilmiyorum ama bu şekilde davranarak halkın gözünde “MAAŞ TOPLUYORLAR” algısı yaratıyorsunuz. Bu arada belki de konu tamamen maaş toplamadır… Her ne olursa olsun bu durum DEVLET BABAYA hiç yakışmıyor… Neyse, tekrar görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte gizli-gizli radar kontrolü yapan polislere dikkat edin! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Kime, neye göre oy vereceksiniz? ---23.03.2010 |
| Propaganda dönemi bugün resmen başlıyor. Zira dün KKTC Yüksek Seçim Kurulu (YSK), 18 Nisan'daki cumhurbaşkanı seçimi için kesinleşen adayları ilan etti. Seçimlerde UBP’nin adayı olan Eroğlu dışında ki adaylar bağımsız olarak yarışacak. Buna göre toplam 7 aday şunlar: Mehmet Ali Talat, Dr. Derviş Eroğlu, Tahsin Ertuğruloğlu, Mustafa Kemal Tümkan, Arif Salih Kırdağ, Zeki Beşiktepeli, Ayhan Kaymak. Adaylar belli, peki siz kime, neye göre oy vereceksiniz? Parti başkanlarınızın işaret ettiği isimlere mi? Türkiye’nin ‘ben karışmam’ diyerek, ‘işaret’ ettiği isimlere mi? Yoksa BM veya AB’nin ve hatta ABD Başkanı’nın işaret ettiği isme mi? Kime, neye göre oy vereceksiniz? Kıbrıs sorununu KKTC’yi yaşatarak çözeceğini iddia eden adaya mı? Kıbrıs sorunu KKTC yaşatılarak çözülemez diyen adaya mı? Yoksa siz çözümün seçilecek adaya bağlı olmadığını mı düşünüyorsunuz? Kime, neye göre oy vereceksiniz? Cumhuriyetin büyük bir bölümünde Başbakanlık yapan, ‘sorunları bilen’ ve bugün “seçilirsem iç sorunlara da eğileceğim, masamda sadece Kıbrıs sorunu olmayacak” diyen adaya mı? Cumhurbaşkanı olmadan önce Başbakanlık yapan ve şimdi tekrar “seçilirsem ülkenin sorunlarıyla daha çok ilgileneceğim” diyen adaya mı? Yoksa “hadi canım iç sorunları madem biliyordunuz, görevdeyken neden çözmediniz” mi diyorsunuz? Kime, neye göre oy vereceksiniz? Kıbrıs sorununda olası bir gelişme (ortak açıklama vs.) oy verme konusunda fikrinizi değiştirir mi? Oy verirken Kıbrıs sorunu umurunuzda olacak mı? Yoksa siz Kıbrıs sorunun çözüleceğine inanmıyor musunuz? Ve bu nedenle sizin için Cumhurbaşkanı seçilecek kişinin çözüm vizyonu çok önemli değil mi? Kime, neye göre oy vereceksiniz? Görüşler, vizyon, veya popüler adıyla ‘manifesto’ sizi ilgilendirmiyor mu? Yoksa siz holigan mısınız? Yani sizin için bunlara gerek yok mu? Sizin için yeterli olan parti logosu mu? Siz gözü kapalı oy kullananlardan mısınız? Kime, neye göre oy vereceksiniz? Siz kendinize sorar mısınız hiç “kime, neye göre oy vereceğim” diye? Bugüne kadar bu şekilde sorularla oy kullandınız mı hiç? Buna ne gerek var diyenlerden misiniz? Kime, neye göre oy vereceksiniz? Bunu bilmiyorum ancak kendinizi sorgulamanıza yardımcı olabildiysem ne mutlu bana… Bu konuda daha çok yazıp çizeceğiz ama bugünden şunu söyleyebilirim, propaganda döneminde gaza gelmeden, 18 Nisan’da mantıklı davranarak, makul ve makbul bir adaya oy vermeye bakın! Hayırlısı olsun… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| “TEŞEKKÜR” SENDROMU ---27.03.2010 |
| Artık olumsuzluklar mı, yoksa iş yapamamak mı onları bu hale getirdi bilmiyorum ama ilginç bir “teşekkür” sendromu var yurdum esnafında… Dereboyu’ndan başlayalım… Dereboyu esnaflarından Cadı Bar’ın sahibi Naime hanım (nam-ı diğer Cadı) ile yaptığımız sohbetlerde ilginç şeyler ortaya çıktı! Çok kıymetli yetkililerimize erken saatte Dereboyu’nda ki işyerlerini kapattıkları için ‘teşekkür’ eden Naime hanım, bu sayede erken saatte uyuduklarının altını çiziyor. Naime hanımı tek rahatsız eden konuysa Dereboyu’nda ki eğlence merkezleri erken kapanınca gençlerin Rum kesimine geçiyor olması… Ancak bu hususta da gönlü rahat Naime hanımın, çünkü devlet büyüklerimizin en doğrusunu bildiklerini düşünüyor. Ve şöyle diyor “gençlerimizin Rum kesimine gitmek zorunda kalıyor olmasının bir nedeni vardır herhalde! İleri görüşlü devlet büyüklerimizi Allah başımızdan eksik etmesin…” Ayrıca Naime hanım hararetle polislerimize ‘teşekkür’ ediyor. Polislerimizin kapanma saati yaklaştığında işyerinin önüne gelmesini, kendisine karşı ‘aşırı ilgi’ olarak yorumlayan Naime hanım, “çok değerli memur arkadaşlarımıza bana ve işyerime gösterdikleri ÖZEL İLGİden dolayı teşekkür ederim” diyor. Gelelim turizmin başkenti(!) Girne’ye… Ben esnaftan şikayet dinleyeceğim diye düşünürken Girne esnafı da teşekkür edip durdu. Onlardan biri de 216 La Mevida’nın işletmecisi Atakan… Atakan, sigara yasağı konusunda çok mutlu! “Cem bu yasak çok iyi oldu… Biliyorsun sigara tiryakisi olan biri alkol alırken sigara içmek ister bu nedenle müşteri sayımız belki azaldı ama kendimi AB ülkesindeymiş gibi hissediyorum ve işyerim artık kokmuyor” diyor ve ekliyor Atakan “tamam işyerim batabilir ama en azından kokmadan batacağız. Önemli olan kokmamak… Ben buna önem veriyorum. Bu nedenle bu yasağı getiren çok kıymetli devlet büyüklerimize teşekkür ederim.” Atakan AB ülkesi olan Rum kesiminde ki, kendisiyle aynı sektörde olan işyerlerine acıdığını da söylüyor. O tarafta vatandaşların barlarda sigara içtiğini bildiğini söyleyen Atakan, “oraları şimdi ne kötü kokuyordur” diyor. *** Bu ve benzeri konuşmalara sık rastladığımdan disco sahipleri ile konuşma cesareti bulamadım. Zira yazlık mekanlarda ses sınırının oluşu hakkında eminim ‘teşekkür’ üstüne ‘teşekkür’ edeceklerdi. Başta da dediğim gibi artık batma noktasına geldiklerinden mi bilmiyorum ama uygulamalar o kadar ilginç şeyler doğuruyor ki esnafımızda buna alıştı sanırım. Bu nedenle devletten gelen her şeye teşekkür ediyorlar; bunlar onları batırsa da… Yani kanıksamışlar artık; ilginç ve saçma bulmuyorlar! Yorulmuşlar mücadele etmekten; vergi verecekleri(!) 2011 Ocak ayını merakla bekliyorlar… Yormuşuz, yormuşsunuz onları; zaten turistin gelmediği bu ülkede… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Çözüm Eroğlu’ndan geçer! ---30.03.2010 |
| Başlığı okuduğunuza ve damgalamak için hazırlandığınıza eminim… Çekinmeyin, çıkarın çekmecelerinizden hazırda tuttuğunuz kaşeleri… Alın elinize kaşelerinizi, hazırlanın damgalamaya; ‘Talat’çı, ‘Eroğlu’cu, ‘Ertuğruloğlu’cu, ‘çözüm’cü, çözüm karşıtı kaşelerini, basın Cem Kar’ın resminin üzerine… Ancak heyecanlanmadan, elleriniz titremeden yapın! Ve yine okumadan, anlamadan, “yahu bu adam ne demiş” diye bakmadan yapın bu damgalama olayını… Sorgusuz, sualsiz yapın! Artık refleks haline getirdiğiniz (yani hareketi yapmadan önce düşünmenize bile gerek kalmayacak şekilde) bu davranış biçimini uygulamaya sokun! Siz seversiniz “bizden değil” demeyi… Seversiniz bu şekilde etki altına alıp istediğinizi yaptırmayı! Okumayın aşağıda yazdıklarımı… Gerek yok! Zira başlığı okudunuz ve hükmünüzü verdiniz; bundan sonrasının önemi yok! Bu şekilde davrandınız yıllarca, ayırdınız toplumu ‘sizden olan’ ve ‘olmayanlar’ için… Biriniz geldi kendinden önce işe alınanları “bizden değil” diye attı… Diğeriniz geldi kendinden sonra işe alınanları “bizden değil” diye attı… Holigan yaptınız partililerinizi; haksızlıklarınızı bu şekilde örtbas etmeye çalıştınız… Holiganlarınızı, yarattığınız mağdurların üstüne saldınız… Birbirinizden farkınız olmadı; yıllar sizi birbirinize yakınlaştırdı… Ne sağınız kaldı, ne solunuz… Yok birbirinizden farkınız. Bu ülkeyi güzelleştirebilmeniz için, yıllarca imkan verildi; ganimet saydınız bunları, dağıttınız yandaşlarınıza… Unuttunuz ülkenizi, sorunlarını! Unuttunuz halkın bütününü; biriniz geldi halkın bir yarısını mağdur etti; diğeriniz, diğer yarısını… Yediniz, içtiniz, taş üstüne taş koymadınız… Kendi zenginlerinizi yarattınız... İsyan edeni, vatan haini, işbirlikçi, çözüm karşıtı, Türkiyeci, Rumcu, taksimci, diye nitelendirdiniz… Damgaladınız onları, damgalattırdınız… Bu sayede tüm halkı, medyayı kategorize ettiniz. Ve buna siyaset dediniz! Kendi siyasetinizi yarattınız… Şimdi de aynı oyunu uygulamaya soktunuz… Fikir ortaya koyarak, bir şeyler üreterek değil, karşı suçlamalarla… Eleştirilere kulak asarak, dersler çıkarıp, öz eleştiri yaparak değil, kategorize ederek… Popülizm yaparak bu deveyi gütmenin peşindesiniz… Yaptıklarınız kendinize kolay seçmen yaratmakla ilgiliydi… Söylediklerinize kulak asan, yaptıklarınızı sorgulamayan bir seçmen… Şimdi o seçmenin karşısına geçip aynı pilavı ısıtıp, ısıtıp satıyorsunuz! Ve seçimlerin sonunda buna “kazanma” diyeceksiniz! Şimdiden ‘zaferiniz’ kutlu olsun! Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! Not: Yazının başlığının bir önemi yok! Yazı başlıkla ilgili değil! Başlık, yazıyı okumanızla ilgiliydi. İlgiyle okumanız temennisiyle… |
| -------------------------------------------------------------- |
| “Paramız varsa ilacımızı alırız, paramız yoksa da ölürüz…” ---2.04.2010 |
| Önceki gün Gemikonağı Muhtarı Ahmed Ced, özel telefonumdan aradı, söyledikleri canımı çok yaktı… Ardından bu problemi kamuoyuyla paylaşmak istedim ve kendisini Ada Tv’deki programıma telefonla bağladık… Dün Star Kıbrıs’ında manşetten duyurduğu söz konusu konuşmada bakın Sn. Ced neler söylüyor: “Ben şeker hastasıyım. Cengiz Topel Hastanesi’ne gittiğimde kontrolden sonra doktor hap yazıyor. Ondan sonra eczaneye girdiğimiz zaman ‘ilaç kalmadı, dışarıdan al’ diyorlar. Aspirin bile yok. Sağlık Bakanı geçen hafta hapların eksik olmadığını dile getirmişti. Nasıl oluyor da bu hastane de bir aspirin bile yok? Cengiz Topel’deki eczanede şu anda hiçbir ilaç yok. Param olunca ilaçları dışarıdan alabiliyorum ama param yokken alamıyorum. Param olmadığı zaman ne olacak? Eğer hastanede bu ilaçları vermeyeceklerse, bize ‘bu hastanede artık ilaç dağıtımı yapılmıyor, başınızın çaresine bakın’ desinler. Bizde paramız varsa ilacımızı alırız, paramız yoksa da ölürüz…” Dikkat!!! “Paramız yoksa ölürüz…” diyor Sn. Ced… duyuyor musunuz? … BELLİ Kİ DUYMAMIŞSINIZ… İlaç Eczacılık Dairesi Müdürü Sn. Ayten Kutalp ile yine Star Kıbrıs’ın gündeme getirdiği insülün konusu hakkında telefonla konuşmuştuk, kendisi böyle şeyler olduğunda aramamız gerektiğini söylemiş, ilaçlarla ilgili sorunların bittiğini, ihalelerin sonuçlandığını ve ilaçların yolda olduğunu söylemişti. Ancak görünen o ki kendisi bu konularla pek ilgilenmiyor? Zira ilaç sorunu aylardır Cengiz Topel hastanesin de devam ediyor. Ve söylediğinin aksine çözülmemiş… Ayrıca konuyu televizyonda işliyoruz ve manşetten duyuruyoruz ancak söz konusu birimimizden ‘çıt’ yok! Ne bir yalanlama, ne de açıklama geliyor… Peki bu insanlar ne yapacak? Ülkenin dört bir yanına aynı hizmeti vermekle yükümlü olan devletimizin bu birimi Lefke bölgesini aylardır neden ihmal ediyor? Bu arada ülkenin diğer bölgelerinde de aynı sorun var mı? Yoksa bu ‘yoksunluk’ sadece Cengiz Topel’e mi ait? Sn. Ayten Kutalp siz Lefke’de oturuyor olsaydınız ve aynı şartları taşıyor olsaydınız siz ne yapardınız? Hiç empati yaptınız mı? Size hiç “paramız varsa ilacımızı alırız, paramız yoksa da ölürüz…” diyen oldu mu? Peki şu anda parası olmayanları düşünüyor musunuz? Yani onlar acaba ne yapıyor? Bu ilaçları dışarıdan nasıl tedarik ediyor? Ne yapıyorlar? Onlardan haberiniz var mı? Bu arada Sn. Ced aynı konuşmada şöyle diyor: “Sağlık Bakanlığı bu konuya el atsın ve hastaneleri denetlesin. Hastaneye giden insan depresyona uğruyor.” Bakanlığın bu olaylardan haberi var mı? Cevabı düşündükçe ürktüğümü belirtmeliyim… Zira ‘ya haberi varsa ve bir şey yapmıyorsa?’ Daha kötüsü ‘ya haberi yoksa?’ Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| KAFAM KARIŞTI: “NEREYE BAĞLANIYORUZ?” ---6.04.2010 |
| 2004 yılında bir evetle bizi dünyaya bağlayan Sn. Talat, bu sefer bizi Türkiye’ye bağlamayı hedefliyor… Dün Afrika’da da yer alan bu konu hakkında ki haber gün boyu konuşuldu… Sonra dikkatimi çekti ve diğer afişlere de baktım ‘Dünyaya Bağlanma’, ‘Geleceğe Bağlanma’ vs. şeklinde ülkenin dört bir yanında bu afişler var. Şimdi kafam karıştı benim ve sormak istiyorum: “Nereye bağlanıyoruz?” ve “Nasıl?” * ŞU “ULUSAL KONSEY” MESELESİ Çok komik ve garip bir durum var ortada… Komik olan: Eroğlu’nun “Seçilirsem Ulusal Konsey kuracağım” demesi! Garip olansa: Ulusal Konsey’in oluşmasını sağlayacak olan konumdayken bunu söylemesi… Yani aslında Sn. Eroğlu şu anki pozisyonunda bunu yapabilir. Zira Cumhurbaşkanlık makamı yasa yapmaz…(Konsey’in oluşması için yasasının yapılması gerekiyor ve söz konusu yasayı ancak meclis yapabilir.) Bu noktada “UBP iktidarda olacak, Eroğlu seçildiğinde hükümet bu yasayı yapar” diyorsanız aman demeyin! Neden mi? Çünkü bu “Eroğlu Cumhurbaşkanı olduğunda, yerine geçecek olan Başbakan’ı da yönetecek” anlamına geliyor…(Ki bu durumda Sn. Eroğlu’nun yerine geçecek olan Başbakan şunu sormaz mı: “davul bende tokmak başkasında mı olacak?”) Çünkü bu “Talat’ın müzakereciliğinden rahatsız olduğunu sürekli gündeme getiren UBP, neden son bir yıldır hükümette olmasına rağmen Ulusal Konsey’i kurmadı?” sorusunu gündeme getiriyor… Şahsi fikrime gelince Ulusal Konsey’in kurulması, sürecin istikbali ve müzakere sürecinde belli bir kadro dışında, daha geniş katılımı sağlayarak, aklın yolunun bulunmasını sağlayabilir. Ayrıca pazarlıkta manevra kabiliyetinizi arttırır… Bu noktada CTP ve Talat buna ısrarla neden karşı çıkıyor anlamış değilim! Böylesi bir kurumun (onların görüşlerine göre) ne zararı olabilir ki? Seçim sürecinde söylenenlerin söylemde kaldığı ülkemizde, belki de bir farklılık olur ve söz konusu konsey umarım kurulur… * Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Ah 18 Nisan Ahhh… ---9.04.2010 |
| Ülkede her şeyi politik hale getirdiğimizden “işin doğrusu ne?” diye araştırmaya kalktığımızda hiçbir şeyi elde edemiyoruz… Her kafadan YANLI ses çıktığından çözüm bulmak imkansız hale geliyor… Karşı suçlamalarla, niyet okumalarla hareket ediyor; karşı tarafa söz hakkı vermiyor, hatta önyargıyla yaklaşıyor ve iç siyasetimizde çözümsüzlüğü körüklüyoruz… Sorunlarımız büyüdükçe büyüyor… Sorunlara ses çıktığında politik olarak nitelendiriyor, sorun olmadığını söylüyoruz… Peki sorun olmayan yerde çıkan sorun ne? Bu tamamen politik mi? Örneğin: AÖA’da ne yaşanıyor? Atatürk Öğretmen Akademisi Öğrencileri, Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanı Kemal Dürüst’ün özel bir üniversitenin Okul Öncesi Öğretmenliği Bölümü’ne “açma ön izni” vermesi üzerine başlattığı, derslere girmeme eylemlerini halen sürdürüyor. KTÖS ve AÖA’dekilere göre söz konusu izin AÖA’nin zamanla kapatılması anlamını taşıyor. Bu nedenle uzun zamandır eylemdeler ve hatta okullarda grev yapılıyor… Hal böyleyken karşı taraftan Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanı Kemal Dürüst’ü bu iddiaları yanıtlaması için Öğlen Ajansı programında telefona bağladım. Sn. Bakan AÖA’nın kapatılması gibi bir durumun söz konusu olamayacağını aksine AÖA’nın daha da güçlü olması için çalıştıklarını söyledi. Sn. Dürüst ayrıca AÖA öğrencilerinin iş garantisinin devlet olduğunu bunda bir değişiklik olmadığının altını çiziyor. Bir tarafta okullarının kapatılacağını iddia eden bir kesim var, diğer taraftansa bunun aksini söyleyen yetkili isim… Ancak karşılıklı güvensizlik ve politik düşünce bakın bizi ne hale getiriyor. Aynı şey Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de yaşanıyor! Etrafımız “kim doğru söylüyor” veya “doğrusu ne?” gibi sorular soran kafası karışmış vatandaşla dolu… Tek egemenlik, toprakların peşkeş çekilmesi, ekonomik teslimiyet, federasyon-konfederasyon polemiği vs. gibi konularda vatandaşın kafası öylesine karışık ki, kimin doğruyu söylediği, kimin halkı aldattığı birbirine girmiş durumda… Anketler yayınlanıyor; üzerine yorumlar yapılıyor! Önce rakamlarla oynandığı iddia ediliyor, sonra kendi içinde çeliştiği söyleniyor. En bilimsel konuda bile siyasi düşüncemiz mantığımızın ve bilimin önüne geçebiliyor… Bir aday “bana oy vermezseniz KKTC yok olacak.Bu bir varoluş seçimidir” diyor, diğer adaysa “bana oy vermezseniz çözümü unutun. Tüm dünya üstümüze çullanır. Koparız dünyadan” diyor. Bunun üstüne birde patlayan bombalar, kırılan camlar ve yapılan ihbarlar eklenince, iş daha da başka bir boyuta ulaşıyor. Ayrıca KTHY’nda olduğu gibi işten durdurulanlar birden bire işe geri alınıyor. Samimiyetsiz olan bu politika, daha çiçeği burnunda olan müdürün bile midesini bulandırıyor ve adam basıyor istifayı… Süreç içinde öyle şeyler yaşanıyor ki, “bir an önce şu 18 Nisan gelsin de bitsin şu işkence” diyesi geliyor insanın… Ah 18 Nisan ahhh, ne hale soktun bu ülkeyi? Çevrenize dikkat edin temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Bazen kusurlarda güzeldir… ---13.04.2010 |
| Mesela Pisa kulesi: Zemin açısından hatalı yere yapılan kule, yıllar oyunca eğilmiş garip bir durum almıştır… Bir hatadan doğmuştur, eğimi kusur gibi görünse de bugün dünyanın en çok ziyaret edilen şehirlerinden biri olan Pisa’nın simgesi halini almış bir çan kulesidir. Yani bir kusurdur ancak onun için ‘dünyanın en güzel kusuru’ tanımlaması çoğu zaman tercih edilen tanımlamadır. Mesela İstanbul: Muhteşem eserlerin her sokakta karşınıza çıkabileceği bir kent. Adeta açık hava müzesi gibi şehir. Her köşesiyle sizi büyüleyen bir şehir. Peki İstanbul’da yaşayan biri olsaydık acaba bu sözleri söyleyebilir miydik? Sorunlarıyla anılan bir şehir olurdu bizim için… Evet İstanbul sorunları olan ve bir çok kusuru içinde bulunduran bir şehir. Ancak tüm kusurlarına rağmen milyonlarca insanın yaşadığı ve ziyaret ettiği bir şehir… Kim bilir belki de İstanbul’u güzel kılan kusurlarıdır… Mesela Berlin: Ortasından duvar geçen bir şehir… 90’lı yıllara kadar ekonomik ve sosyal yaşamı çok farklı olan iki Berlin; doğu ve batı… Bugünse bir olmuş ve ortasında (kısmen de olsa) halen duvar olan bir şehir… Duvarın varlığının ekonomik unsurlara çevrildiği bir şehir. Kusurunu bilen ama bunu güzelliğe çeviren bir şehir… * Sizin kendinize özel güzellikleriniz varsa, kusurlarınız olsa da onları güzelliğe ve ekonomik getiriye dönüştürülebilirsiniz. Daha net söyleyelim sizin kusurunuz, sizin zenginliğiniz olabilir. Peki bizim kusurlarımız ne? Elbette listenin en başında ambargolar var! Peki, bu ülkede ambargo var diye kimse ülkemize gelemiyor mu? Elbette geliyor, binlerce İngiliz ülkemizde yaşıyor, ayrıca Rum kesiminden ülkemize geçen ve “bakalım bakalım ambargo uyguladığımız bu insanlar nasıl yaşıyor” diye merak edip gelen turistler var. Ki ben buna kesinlikle değerlendiremediğimiz “yeşil hat” turizmi diyorum. Ayrıca uçaklar aktarma yaparak ülkemize gelebiliyor; tıpkı Adana’da ki bir yolcunun Paris’e gitmek istemesi durumunda İstanbul’dan yaptığı aktarma gibi! Veya tam tersi… Hal böyleyken; yani turistler ülkemize gelebilecek durumdayken neden gelmiyorlar? Oysa ambargolar altındayız ve çok gelişmişiz, yani tam bir çelişki var ortada; aslında bu çelişkinin güzelliği… Ayrıca o kadar güzel tesislerimiz var; denizimiz, kumumuz, güneşimiz harika; tarihi eselerimize kimse dil uzatamaz, hepsi mükemmel ancak neden turist gelmiyor? Acaba ucuz olmadığımızdan olabilir mi? En basitinden başlayayım ve İstanbul, Berlin ve Pisa’da kahve ve bira içmiş biri olarak rakam vereyim. Oralarda ortalama bir kafeteryada bir kahveye 1-1,5 Euro, yine ortalama bir barda bir biraya 2-2,5 Euro falan ödersiniz. Bizde ne kadar? Bizde ortalama bir kafeterya da, mesela Dereboyu’nda ki kafelerden birinde kahve içerseniz ödeyeceğiniz rakam yaklaşık 5/7 TL arası yani yaklaşık 3 Euro’dur. Bir barda bira içmeye kalkışırsanız 8/10 TL yani yaklaşık 4,50-5 Euro ödersiniz. Adeta soygun… Kıyafet fiyatlarına girmiyorum bile… Evet çok basite indirgemiş olabilirim ama emin olun sizi tercih edecek kişilere sizin ülkenizi anlatan kişiler bu rakamları söylüyor… Hem çok pahalı olacaksınız, hem sizin ülkenize birilerinin gelebilmesi için aktarma falan yapılması lazım… Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu! Daha ne söyleyeyim bilmiyorum… Kalın sağlıcakla… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Neye oy veriyorsunuz? ---17.04.2010 |
| Neyi oyluyoruz? Ne için birini seçiyoruz? Ne kazandıracak bize? Çözümü hangi aday sağlayabilir? Çözüm adayların elinde mi? Peki nasıl bir çözüm? Federasyon mu? Konfederasyon mu? Üniter mi? Bu tanımlamalar ne? Neyi ifade ediyorlar? Halk kimin arkasında? Kimin arkasında dünya var? Neden birileri arkasına birilerini alıyor? Seçimlere kim müdahale ediyor? Kime müdahale ediyor? Arkalarda olan halk’a mı? Nedir bu müdahale? Kim baskı yapıyor? Kime baskı yapıyor? Halkın özgür iradesi baskı veya müdahaleyle değişir mi? Bu kadar değişkense, halk gerçekten ne istiyor? Yani halk ne istediğini bilmiyor mu? Yoksa adaylar ne yapacağını tam anlatamadı mı? Sizi geleceğe kim taşıyabilir? Bu kaçıncı geleceğinizi oyladığınız? Peki size sunulan gelecekte, gelecek var mı? Dünya devletleri ne istiyor? Çözüm veya çözümsüzlük kimlerin işine yarıyor? Yoksa dünyanın umurunda değil mi? Ne yani dünya saray önünden yönetilmiyor mu? Türkiye hangi konumda, kimi, nasıl destekliyor? Türkiye neden birini desteklesin? Türkiye için çözüm ne? Bu arada ‘çözüm’ ne? Şu anki hal çözüm mü? Yürütülen süreç çözüme ulaştırır mı? Süreç ilerlemezse Kıbrıs’ta çözüm olamaz mı? Süreç neden ilerlemez? İlerlemesi ve/veya ilerlememesi için ne yapmak lazım? Sahi ya, geçen kırk yılı aşkın sürede bu kaçıncı başarısızlıkla biten süreç olur? Neye oy veriyorsunuz? Neye ikna oldunuz? Sloganlara mı? Siz sloganlara göre mi tercihte bulunursunuz? Siz neye göre tercihte bulunursunuz? Sanırım bunu 18 Nisan gecesi göreceğiz… Seçimlerde her adaya başarılar… Şimdiden kazanan aday ülkemize hayırlı uğurlu olsun… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun! |
| -------------------------------------------------------------- |
| Eroğlu, “ben daha iyi Talat’ım”---23.04.2010 |
| Çözümleyemediğimiz bir konu olan ‘nasıl bir çözüm’ konusu ülkemiz insanının da tam olarak yanıt veremediği bir konu olsa gerek; zira son Cumhurbaşkanlığı seçimi bunun bir göstergesi… ‘Çözüm yanlısı olan’ ve ‘olmayan’ şeklinde lanse edilmeye çalışılan her iki adayın söylemlerine baktığımızda onlarında gündemlerinde bu yoktu ve bu tartışmanın beyhude olduğu gün gibi ortadaydı… Çözümün ne olduğunu tartışmaktan çok ‘kim çözümü getirebilir’i tartıştık. Oysa sorun çözümü kimin getirebileceği değildi. Nasıl bir çözümün olabileceğiydi. Bana göre çözüm konusu her iki aday içinde bir yalanın döndürülmesiydi. Çözümün kendi ellerinde olmadığını her ikisi de biliyordu. Ancak ‘çözüm’ en güçlü koz olarak adayların laf ebeliği yapmasına fırsat tanıdı; başka bir anlam taşımıyordu… “Eğri oturup doğru konuşmayı” istemeyen politikacılarımız işi sulandırma ve başka bir yere getirme konusunda her zamanki gibi oldukça başarılı oldu: Çözüm yanlısı olmamakla suçlanan adayımız avazı çıktığı kadar bağırarak “kardeşim müzakerelere aynen devam edeceğim” derken, KKTC’ye sahip çıkmamakla suçlanan bir diğer adayımızsa aynı şekilde bağırarak “KKTC’yi aldığım yerden çok daha iyi yerlere taşıdım” diyerek nasıl sahip çıktığını anlatmaya çalıştı. Birbirine alanlardan bu şekilde laf atan her iki adayın söylediklerini anlamaya çalışırsak, aslında her ikisinin de söylemlerde benzeşmeye başladığını görebiliriz. Şükür ki süreç daha da uzamadı, aksi halde adayların söylemleri bu şekilde sürdükçe iş daha da başka bir boyuta gelebilirdi. Mesela: Adaylar karşılıklı ithamlarda öyle bir noktaya geliyordu ki Talat’tan şunu duymak garip olmayacaktı “ben daha iyi Eroğlu’yum” veya Eroğlu’ndan “ben daha iyi Talat’ım.” Evet belki abarttım ama içi boş ve suçlamaya dönük karşılıklı ithamlar adayların söylemlerini birbirine o kadar yakınlaştırmıştı ki Allah’tan seçim oldu ve bu yakınlaşma sona erdi… Fakat tüm bunların bir nedeni vardı: Yani aslında onlarda biliyordu çözüm konusunda söylediklerinin halkı kandırmaktan öteye geçemeyeceğini… Ancak her iki adayın birbirini tamamlayan eksiklikleri vardı. Bu eksiklik onları bunları söylemeye itiyordu. Her ikisi de bu eksikliğin farkındaydı. Birinin çözüm tarafı, diğerininse KKTC tarafı zayıftı… Bu eksiklikleri nedeniyle neredeyse Talat’ “ben daha iyi Eroğlu’yum” veya Eroğlu “ben daha iyi Talat’ım” demeye kadar geldi… Sonuca baktığımızda halk bunun çok farkındaydı, iki adayında birbirini tamamlayan eksikliklerini iyi gördü ve bu nedenle her ikisine de çok yakın oy verdi, yetki verdi, sorumluluk yükledi… Aslında her iki lideri memnun edici, belki de en iyi sonucu halk tayin etmiş oldu… Demokrasi çözümcü, arabulucu tarafını bir kez daha göstermiş oldu! Umarım aynı şey Kıbrıs sorununa sirayet eder… Çevrenize dikkat edin temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… Not: 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramınızı en içten dileklerimle kutlarım… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Halk şimdi kimin arkasında? ---28.04.2010 |
| Son Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ne istediğinizi oy kullanarak gösterme şansınız vardı… Bu şansı değerlendirip dün mü dünya mı diye düşünüp oy kullanarak kimin arkasında olduğunuzu ortaya koydunuz. Şimdiyse farklı bir durum söz konusu: 19 Nisan 2009 seçimlerinde deneyimli, tecrübeli, olarak size sunulan Derviş Eroğlu’nun Başkanlığında ki UBP’ye oy verdiniz ve UBP’yi tek başına iktidar yaptınız. Şimdi deneyimli ve tecrübeli olan başkan, Cumhurbaşkanı oldu ve artık o hükümette değil… Artık o parti, kendi içinde, sizin için bir başbakan seçecek… Peki halk şimdi kimin arkasında? Veya UBP’nin başında kim olsaydı, halk aynı oyları UBP’ye verirdi? Kaşif mi? Taçoy mu? Küçük mü? Özgürgün mü? Çavuşoğlu mu? Kim? Sorunun cevabını bulmak çok güç… Sizce de bu durumda mevcut sistemi sorgulamak gerekmiyor mu? Bu noktadan hareket ederek, biraz gaz ve birazda partizanca davranarak “ne oldu Cem erken seçim mi olsun yani” dediğinizi duyar gibiyim. Elbette onu demiyorum, ancak hatırlatmadan da geçemeyeceğim: 2005 yılında yine Cumhurbaşkanlığı seçimi yapılmış dönemin Başbakanı Sn. Talat Cumhurbaşkanı olmuştu… Onun yerine CTP bize Sn. Soyer’i başbakan olarak sunmuştu. Tıpkı o dönemde olduğu gibi şimdide bir başbakanınız olacak… Sn. Soyer, çok haklı bir gerekçe ile geçmiş dönemde bir çok kişi tarafından ki buna UBP’liler dahil “halkın seçmediği Başbakan” diye eleştirilmişti. Şimdi değişen durum ne? Çevrenize dikkat edin temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Faruk ağabey şimdi ne düşünüyor?---18.03.2011 |
| Bundan beş yıl önce 24 Temmuz 2006 yılında bir yazı kaleme almış, çocukluğumun geçtiği İzmit’te yer alan Kitapçı amcamızın oğlu Faruk ağabeymizden söz etmiştim. Söz konusu yazımda yıllar sonra Faruk ağabeyin dükkanına yeniden gittiğimi ve derin bir sohbete daldığımızı anlatmıştım. Önce o yazıyı yeniden hatırlayalım: “Faruk Ağabey dükkanına girdiğimiz an beni tanıdı, benim onu tanıdığım gibi. Nasılsın vs .muhabbetinden sonra kilit soru “Ne işle meşgulsün” sorusu geldi. Her zaman olduğu gibi bu soruya yanıtım beraberinde Kıbrıs meselesi ve çözümleri konusuna geliyordu ki Faruk Ağabey farklı bir şey yaptı. Zaten bana hep farklı biri olarak gözüken Faruk Ağabey, anlayacağınız yine yaptı yapacağını. Kıbrıs konusu hakkında tek bir cümle sarf etti. Derinlere inmedi. Annan vari bir yaklaşım sergilemedi. Yeni bir çözüm önerisi sunmuş bir bilge şekline girip böbürlenmedi. Tek bir cümle… Basit, sade ve anlaşılır. Net, tek bir cümle… Geçmişte benim için Kitapçı Amcanın Oğlu Faruk Ağabey, bugünlerde ise benim için sadece Faruk Ağabey şunu söyledi: “Kıbrıs Türk’ü yıllarca mücadele etti ve onlar her şeyin en iyisine layık.” Bu kadar. Açık ve net… Bu Türk toplumunun bakış açısı, öyle bir güç ki, her türlü zorluğa göğüs germiş, mücadele etmiş bir toplumun asla yalnız kalmayacağının bir göstergesi. Bu noktadan sonra tek bir şey kalıyor. Bu gücün bilincinde hareket etmek… Her şeye layık olma bilinci. Ama şımarmadan! İnsanoğlunun doyumsuzluk egosuna kapılmadan. Kitapçı Amcanın Oğlu Faruk Ağabeyleri hayal kırıklığına uğratmadan. Haysiyetli, onurlu ve bilinçli bir toplum olarak hareket etmek.”(26 Temmuz 2006 - Vatan Gazetesi – ‘Kitapçı Amcanın Oğlu Faruk Ağabey’) Bu yazının üzerinden yıllar geçti ve geçen süre zarfında Faruk ağabey Türkiye medyasında Kıbrıs ile ilgili çok haber okudu. Faruk ağabeyin okuması muhtemel haberlerin bazılarını hızlı bir şekilde hatırlayalım; önce Maliye Bakanımızı gördü gazete manşetlerinde. Bakanımız bugün hepimizin isyan ettiği kamu sistemine isyan ediyor ve şöyle diyordu “Har vurup harman savurma dönemi bitti.” (11.08.2009 Hürriyet ve Türkiye Medyası) Sonra Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Başbakanımız İrsen Küçük ile ortak basın toplantısındaki konuşma ile karşılaştı Faruk ağabey… Bizde bu konu ‘Erdoğan başbakanımıza maaşını sordu’ diye saptırılsa da söz konusu toplantıda Erdoğan maaşlar konusunda Başbakanımızdan 14 bin TL’ye kadar maaşların olabildiği yanıtını alıyor ve sonra şöyle diyordu “Buyurun. 14 milyara kadar maaş alıyor. Belki Sayın Başbakanım KKTC'de bunu konuşamıyor ama ben konuşuyorum.” (16.07.2010 Haber Türk ve Türkiye Medyası) Son olarak “besleme” krizi ile karşılaştı Faruk ağabey… Faruk ağabey gibi konuyu hepimiz biliyoruz. Merak ediyorum, acaba Faruk ağabey şimdi ne düşünüyor? Sizce ne düşünüyor? Haftaya görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin, temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Özgür “ırk”çılık ---28.03.2011 |
| Bir tartışmadır aldı başını gitti… Kafa karışıklığı üst düzeyde, her kafadan bir özgürlük tanımı çıkıyor; ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, düşünce özgürlüğü… Oysa söz konusu kafa karışıklığına yanıt İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü tanımlamasında yer almaktadır. Buna geçmeden önce ifade etmeliyim ki özgürlükleri savunmamak, arkasında durmamak, kısıtlamalara ‘yanlış’ dememek akıl tutulması olarak isimlendirilebilir. Çünkü ifade özgürlüğü, demokratik toplumun temel unsurları olan çoğulculuk, hoşgörü ve açıklık ilkelerinin var olması bakımından vazgeçilmezdir. Ve fakat sınırlamalardan muaf değildir. Bu öyle bir dengedir ki, ifade özgürlüğünüzü sınırsız kullanmanız başkalarının özgürlüklerine, haklarına saldırıyı beraberinde getirebilir. Ayrıca bu size sorunlar yaratabilir. Zira bu konuda önceki gün bir yazı kaleme alan Fevzi Tanpınar Fransa’da görülen bir davadan söz etmiş, ifade özgürlüğünün hangi hallerde sınırlandırılabileceğine örnek göstermişti. Söz konusu dava kararının haberi şöyle: “Paris Mahkemesi, 'Le Parisien Gazetesi’nde köşe yazarlığı yapan Cezayir asıllı Yahudi Gazeteci Eric Zemmour'un yorumlarıyla ifade özgürlüğü sınırlarını aştığına'' hükmetti. 'Canal Plus'' televizyon kanalında bir tartışmaya katılan gazeteci, 'Polis siyahları ve Arapları niye çok arıyor? Çünkü kaçakçıların çoğu Arap ve siyah. Bu bir gerçek' demişti. Mahkeme gazeteciye bu konuşmalarından dolayı, 2 bin Euro tutarında para cezası verdi. Avrupa'da ırkçılık suçundan daha önce İngiliz Yazar David Irving, Alman Ernst Zündel yargılanmış, haklarında mahkumiyet kararı çıkmıştı.” Fransa’nın bu konuda hassas olmasının nedeni hiç şüphe yok ki 1789 Fransız Devrimi’ne dayanıyor. Zira Fransız devrimine müteakip ifade özgürlüğü gelişim göstermiş bugünkü haline kavuşmuştur. Söz konusu hal İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesinde (İHAS) şöyle ifade edilmektedir: “Herkes, anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, düşünce özgürlüğünden başka, resmi makamlar karışmaksızın ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın, haber ve düşünce almak ya da vermek özgürlüğünü içerir.Bu madde, devletin radyo, sinema ya da televizyon işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmasını engellemez. Kullanılması görev ve sorumluluk gerektiren bu özgürlükler, ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün, kamu güvenliğinin, düzenin korunması, suçun önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın ve başkalarının ünü ya da haklarının korunması için, demokratik bir toplulukta zorunlu önlemler niteliğinde olarak, gizli haberlerin açıklanmasının engellenmesi ya da yargı erkinin üstünlüğünün ve yansızlığının sağlanması bakımından, kanunla belirli işlemlere, koşullara,s ınırlamalara ya da yaptırımlara bağlı tutulabilir.” Burada söz konusu olan ve hassasiyetle üzerinde durmamız gereken unsur çok açık ortadadır. Eğer ırkçı söylemlerle toplumunuzda yer alan bireyleri ötekileştirirseniz, İHAS’da da belirtildiği gibi düzenin korunmasına darbe indirir suçun önünü açarsınız. Bunu bilinçli ve tam da bunun için yapıyorsanız: siz provokatörsünüz demektir. Ki sizin için medyada yer almak tam anlamıyla gıda niteliği taşır. Zira medyada yer aldıkça provokasyon hedefinize bir adım daha yaklaşmış olursunuz. Bunu yaparken de, ifade özgürlüğünü istismar eder, densizlik kelimesini basiretsiz bırakma becerisi gösterme başarısına nail olur, plankton beyinli bir birey gibi oradan oraya dolaşırsınız. Bu noktada önemli olan deşifre olmanızdır. Ki artık çok açık ortadasınız. İkinci önemli noktaysa medyada yer almanızı önlemektir. Ki bu noktada meslektaşlarıma çok iş düşüyor. Bu noktada yapılması gereken, İHAS Sözleşmesi’nde de açıkça ortaya konduğu gibi ifade özgürlüğünü istismar eden ve plankton beyinlerden çıkan ırkçı söylemlere yer vermeyerek buna engel olunabilir. Umarım sevgili meslektaşlarım bu farkındalıkla hareket eder. |
| -------------------------------------------------------------- |
| O da bir insan! ---3.04.2011 |
| Bizim çakal efendi o günde tamda istediği ortamı yakalamış ağzına geleni söylemenin verdiği mutlulukla gecenin ilerleyen saatlerinde elinde viskisi mehtabı izliyordu. O gün yaşadıklarını düşünüyor kendiyle gurur duyuyordu. Aslında bu gurur duyması ezelden gelen bir şeydi. Yıllar önce alttan girip üstten çıkmış kendine toplum içinde ‘saygın’ bir yer bulmuştu. Bunu sonuna kadar hak ediyordu. Zira o noktalara gelmesi yıllar sürmüştü. Ağam paşamla buralara gelmişti. Ama olsundu buradaydı ya gerisi boştu… Şimdi ise farklı ağaları paşaları olmuştu çakal efendinin… Şimdikiler bir farklıydı. Olmadık şey istiyorlardı ve hemen… Elinden geleni yapıyordu çakal efendi… Bunu da başaracaktı… biliyordu: “Az kaldı başaracağım” diyerek bir yudum daha aldı Brüksel’den daha yeni aldığı viskisinden… Mehtabın güzelliği viskisine eşlik ediyor günün yorgunluğunu üzerinden alıyordu. Ama saat de çok geç olmuştu; uyuması gerekiyordu… Zira sabah yapılması gereken başka işleri vardı: bir iki yabancı bürokratla görüşecek, Güney’e geçecek rapor sunup bilgi alış-verişinde bulunacak ve yapılması gereken açıklamaları Kuzey’de yapacaktı… Birden yapacağı açıklama geldi aklına çakal efendinin: Ah o konuşmaları yok muydu… Nasılda ağzı açık izliyorlardı onun konuşmalarını… Krallar gibi naralar atıyor, herkes onu dinliyordu. Hele o basın mensupları, tam da istediği soruları soruyorlardı. Nasıl da öfkelendiriyordu insanları. Sanki başkalarının öfkesi onun mutluluğuna dönüşüyordu, düşündükçe mutlu oluyor, bir Şener Şen filmi izliyormuşçasına kahkahalara boğuluyordu. Evinde bu yalnız başına geçirdiği saatleri sırf bu nedenle seviyordu… Zira özgürce davranabiliyordu… “Geç oldu” dedi kendi kendine… Bu telkin onu kahkahalarından ve düşüncelerinden çekti çıkardı… Çocukluğunda bile hayal edemeyeceği büyüklükteki evinin eşyalarına gururla baktı. Güney’den aldığı yolluğun üzerinden yürüdü, mermerlerini Güney’den getirttiği merdivenlerini ağır-ağır çıkarken birden gözüne merdiven basamaklarından birinde olan sıvadaki kusur ilişti. Normalde cesur biri değildi ama alkolün de verdiği cesaretle başladı evini yapan ‘kaçak’ işçilere sövüp saymaya… O kadar para verdim, yıllarca ‘çalıştım!’ didindim, Rum’dan kalan, kalmayan malları sattım, bana bu yapılır mı? vs… Birden kendine geldi, bu sefer kendine kızmaya başladı. “Eee” dedi çakal efendi “ucuza kaçıp kaçak işçilere iş yaptırırsan böyle olur” diye söylendi kendi kendine… Yatak odasına girdi… Geniş yatağına uzandı… Tanrısıyla baş başa kaldı… O an aklına işsiz gençlerimiz geldi, onları ‘savunmak!’ için söylediği sözleri ve ucuza evi kapatmak için kendi yaptığını düşündü. Biraz huzur diyerek Güney’den aldığı nevresim takımına sarıldı sıkıca. Sonra yerli üretim geldi aklına. Nasıl olacaktı da kendi üretimini tüketmeyen bir toplum, kendi ekonomisine sahip olup kendi kendini yönetecek diye düşünmeye başladı… Gerçeğin bu olduğunu kendiside biliyordu. “Boşver sen hedefine odaklan” dedi kendi kendine ve uyumaya çalıştı. Ama bu düşünceler, ah bu düşünceler yok muydu? Genelde utanmayan çakal efendi yine utanmadı ama yüreği azda olsa cız etti; ne de olsa ‘o da bir insandı!’ sonuçta… Ve bu öyle bir yürek acısıydı ki her gece olduğu gibi yine huzursuz uykusuna daldı. Mutlu Pazarlar… Çevrenize dikkat edin temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| Erk: Yasaklama abartılı ---10.04.2011 |
| Dün Azerbaycan’dan gelen bir mektubu yayınlamış ve CTP Genel Sekreteri Kutlay Erk ve heyetine yönelik eleştirilere yer vermiştim. Sayın Erk açıklama gönderdi. Aynen yayınlıyorum. “Sn. Cem Kar, Bu yazıyı benimle paylaştığınız ve görüşlerimi istediğiniz için teşekkür ediyorum. Konuyla ilgili olarak daha sonra daha geniş açıklamaları kamu oyumuza yapacağım ancak kısa bazı bilgileri de sizinle paylaşmakta da yarar vardır. Azeri kardeşlerimizin duygularını gayet iyi anlıyorum, empati de kurabiliyorum. Ancak, bazı olaylara tepkileri duygusallıktan uzak ve bilgilere sahip olarak yapmakta yarar var. Katıldığım paneller dizisini, İngiltere merkezli, dünyanın birçok çatışmalı bölgelerinde barış için benzeri çalışmaları yapan ve dünyada itibarı olan bir örgüt düzenledi. Bu örgüt, bu ‘hassas’ programın uygulanmasında ilgili muhatapların bilgilendirildiğini, onların onayının ve gerekli olan tüm izinlerin alındığını, şüphe kaldırmaz bir açıklıkla bize anlattı, bizimle paylaştı. Dolayısıyla, Azerbaycan’ın “icazesi olmadan” yorumu ve “Baku’nun izni ile yapmadılar” yaklaşımı doğru bir bilgiye dayanmıyor. Kıbrıs’ta, etnik kökeni ne olursa olsun, çok acılar yaşandı; acıları da hep halklar, emekçiler, normal yurttaşlar yaşadı. Azeri – Ermeni sorununun nedeni olan Dağlık Karabağ’da da, etnik kökeni ne olursa olsun, çok acılar yaşandı, acıları orda da hep halklar, emekciler, normal yurttaşlar yaşadı. Şu anda Kıbrıs’ta ekonomik durum nispeten iyidir, ancak Azerbaycan’da, Ermenistan’da ve Dağlık Karabağ’da halklar fukaralık yaşıyor, emekciler emeklerinin değerini alamıyor, işsizlik var… Doğal gaz zengini olan ve üç milyar dolarlık savunma bütcesi ile her türlü silahlanmaya büyük paralar harcayan, köprülerini granit taşıyla süsleyen Azerbaycan’da emekciler fakirlik yaşıyor, aylık gelir ortalama beşyüz doları bulmuyor. Ermenistan daha iyi değil… Dağlık Karabağ’da şu anda yaşayan Ermeniler ise, o soğuk ve karlı iklim kuşağında tavanı oluklu saçla örtülmüş evlerde, odunla ısınmaya çalışıyor, sınır köylerinde yaşam ise fukaralık sınırı gerisinde… Bunların tek sebebi var… Halkar, çatışma ve savaş kurbanı, uzayan çözümsüzlüğün ve olmayan barışın kurbanı… Ve halklar barış istiyor; onlar barışı ve daha iyi yaşam koşullarını hakediyor. Statükodan şikayetci olmayan yönetenler, her ne kadar da savaş tehdti yapıyorlarsa da, halklarının barış arzusunu görüyor ve çözüm arıyor. İşte bu noktada tıkanıklık var, tarafların güttüğü çözüm politikarı ve yaklaşımları, henüz halklarının barış ihtiyacına itibar eden bir nitelikte ve çözümü sağlayacak düzeyde değil. Benzeri aşamalardan geçen bir Kıbrıslı Türk olarak, kendi deneyimlerimi Kafkasların bu hassas bölgesinin çilekeş ve onurlu halklarıyla ve onları yönetenlerle paylaşmak, dünya barışına katkı koymak onur duyacağım bir olaydır. Barış için kendi ülkemde rejimlere teslim olmadım, dünya barışına katkı koymak için de hiç bir rejime teslim olacak değilim… Barış, halkların hakkı ve özlemidir; enternasyonalist, devrimci ve özgürlükcü sosyalist bir kişi olarak da barış çabalarımı hiçbir rejimin tehditine teslim edecek değilim. Benim yaptığım çalışmalar, Azeri ve Ermeni halklarının kendi coğrafyalarında barış ve iyi komşuluk ilişkileri içinde yaşamalarının gerçekleşmesine katkı idi. Azerbaycan halkının sırtına hançer saplamadım, Ermenistan halkının sırtına da hançer saplamadım; halklarla enternasyonalist dayanışma içinde kendi deneyim ve bilgilerimi paylaştım. Benim yaşadığım acıları aynen Azeri ve Ermeni halklarının da yaşadığını gördüm; kan, gözyaşı, can ve mal kaybı, göçler… Aşırı milliyetcilik, saldırganlık… Ve bunların üstünden beslenen kesimler… Azerbaycan’nın Kıbrıslı Türklerle ilişkilerine gelince, iyi niyetli yaklaşımları takdir ettik. Can Azerbaycan halkının kardeşliğinden kuşkumuz olmadı. Ancak, Baku – Ercan uçak seferi bir defa oldu, o da tam olmadı ve hüsranda kaldı. Baku’daki temsilciliğimiz diplomatik bir misyon olamadı, Kıbrıs Türk Ticaret Odası temsilciliği olarak orda ve her resmi törene de davet edilmiyor… Nedeni de can Azerbaycan halkını yönetenlerin Kıbrıslı Rumlardan çekinceleri… Hem onlardan çekinerek Kıbrıslı Türklerle resmen ilişki kurulmayacak, hem de Kıbrıslı Türklerin Azerbaycan halkının barış hakkı ve özlemine yapacağı katkı girişimi tehdit edilecek?!… Bu bana yapılanı, Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türklere karşı yapıyor. KKTC’yi ziyaret etmek isteyen ve KKTC Cumhurbaşkanı ve hükümet üyeleri ile görüşmek isteyenlere Kıbrıslı Rumların yaptığı caydırıcı tehditler, benim uluslar arası temaslarımda gündeme getirdiğim, muhataplarımın buna uymamasını istediğim, uyanları da “niye bu kadar çekiniyorsunuz?” diye eleştirdiğim bir konudur. Benim karşı olduğum bir siyasi olguyu, bana uygulandığında kabul etmem, siyasi tutarsızlık ve ilkesizlik olur. Gerek Azerbaycan’da, gerek Ermenistan’da ve gerekse Dağlık Karabağ’da yaptığım çalışmaların, Azeri – Ermeni ilişkilerine, Dağlık Karabağ sorununa çözüm ve barış arayışlarına ve hatta Türkiye – Ermeni ilişkilerinin iyileşmesine katkı yapacağından eminim. Bu nedenle, mevcut statükoların sert kabuğunda çatlak yarattığım için, eğer Azerbaycan yöneticileri benim Azerbaycan’a girişimi yasaklanacak ise, bu kararı abartılı bulacağımı, karşı çalışmalarımı da yapacağımı, ancak Azeri ve Ermeni halkları ile barış yolunda enternasyonalist dayanışmamı sürdüreceğimi belirtmek istiyorum. Kutlay Erk” Hafta içinde yaşanan ve tartışılan bu konuya tarafların yaklaşımı böyle. Umarım akıllarda oluşan soru işaretleri yanıt bulmuştur. Tekrar görüşmek üzere... |
| -------------------------------------------------------------- |
| B planı---12.05.2011 |
| “Peki ya bu süreçten herhangi bir sonuç çıkmazsa ne olur?Yani süreç olumsuz sonuçlanırsa ne olur? Bu olumsuzluk biz Kıbrıslı Türkler için bir son mudur? Yoksa bir başlangıç mı? ‘Cevapsız’ kalan bu sorular mı bizi umutsuzluğa sevk ediyor?” * Ülkemizde bet ofisleri bugün meclis toplanabilir mi, toplanamaz mı? Kaç vekil gelir, kaç vekil gelmez? İddiaları üzerine bahisler açarken, ülkede sorunların çözülmesi için yasa bekleyen bir çok kurum, kuruluş ve vatandaşın umutsuzluğunu pekiştiriyor… Diğer taraftan zaten umutsuz olunan müzakere sürecinde de bir ivme olacağı iddia edilmekte ve hatta konu hakkında haberler “sular ısınıyor” başlıkları ile verilmekte. Söz konusu haberlerde BM Genel Sekreteri Ban Ki Moon’un sürece müdahale edeceğini ve en kısa zamanda al-ver sürecinin başlayacağı söylenmekte. Konu bugünlerde tartışılsa da Mete Tümerkan 16 Nisan tarihinde ki yazısında “Haziran ayında BM Genel Sekreteri Ban ki Moon liderleri 3'lü zirve için davet edecek. Böylece kartlar masaya bir kez daha konulacak. Ve kritik döneme girilecek.” demiş, bir ay öncesinden bugün konuşulan konuya dikkat çekmişti. Aynı konu hakkında doğrulama Sn. Eroğlu’ndan geldi. Hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanımız önceki gün açıklama yapmış ve bu haberleri teyit etmişti; Eroğlu “BM Genel Sekreteri’nin taraflardan Haziran’daki görüşme sonrasında yoğunlaştırılmış bir müzakere ve al - ver süreci talebinde bulunduğunu” söylemişti. Peki ya bu süreçten herhangi bir sonuç çıkmazsa ne olur?Yani süreç olumsuz sonuçlanırsa ne olur? Bu olumsuzluk biz Kıbrıslı Türkler için bir son mudur? Yoksa bir başlangıç mı? ‘Cevapsız’ kalan bu sorular mı bizi umutsuzluğa sevk ediyor? Buna paralel umutsuzluğumuzu pekiştiren ‘tek çözüm Rumlarla federasyon çatısı altında çözümdür’ telkini midir? Oysa umutsuz olmamızı gerektiren bir unsur gerçekten var mı? Bu noktada Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 19 Temmuz 2009’da TRT’ye verdiği mülakatta şöyle demişti: “Her ne şekilde olursa olsun Kıbrıs’taki statükonun sürmesi taraftarı değiliz. Bu müzakerelerin son şans olduğunu herkesin algılaması lazım. Ya karşılıklı müzakerelerle bu statüko değişir ve Doğu Akdeniz’de barış ve güvenlik alanını beraber kurarız, bu anlamda Türkiye’nin AB süreci önündeki engelleri de kaldırırız. Ya da alternatif yolları hep beraber düşünmek zorunda kalırız.” Peki çözüm olmazsa alternatif yollar nedir? Bugün kaleme aldığım husus tamda bu konu ile ilgili. Bazı kaynaklara göre bir iki alternatif var… Yani Sn. Davutoğlu’nun sözünü ettiği alternatif yollar düşünüldü. Zira bunun sinyallerini gerek KKTC yetkilileri gerekse TC yetkilileri zaman-zaman içerikten bahsedilmeyerek B planımız hazır diyerek vermişlerdi. (Örn. 28 Temmuz 2010, KKTC Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün: Anlaşmaya ulaşılmaması halinde ''B Planı''mız hazır.) Bugüne kadar bu konu hakkında bir çok şey yazıldı çizildi. Kim bilir belki de Erdoğan’ın son çılgın projesi Kıbrıs olabilir. Peki bu çılgın proje ne? İster B planı, ister C,D,E ne derseniz deyin. Ama söz konusu çılgın proje -yukarıda da belirttiğim gibi- bazı kaynaklara göre şöyle: Mevcut politika ve çözüm istenci sürekli canlı tutularak müzakereler sürdürülecek. Olumsuz sonuç çıkması halinde ise müzakerelerin Rumlar nedeniyle çıkmaza girdiği ortaya konacak. Bu noktadan hareketle Ankara bazı önlemler alacak. Bunlardan ilki asker konusu; Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı güçlendirilecek. Barış kuvvetleri komutanlığının personel ve imkanları GKK’ya devredilerek KKTC’nin askeri unsurları caydırıcı bir konuma ulaşacak. KKTC isim değişikliğine giderek Annan Planında ki isme ve hali hazırda İKÖ’de de kabul gördüğü şekli ile ‘Kıbrıs Türk Devleti’ olacak. Bu çerçevede tanıtma faaliyetleri müthiş bir ivme ile sürdürülecek. Bu çerçevede başarılı olunmazsa planın ikinci kısmı devreye sokulacak. Buna göre AB ile müzakere sürecinde sürekli engelle karşılaşan Türkiye karar aşamasına gelecek ve AB ile ilişkilerini kendi donduracak. Tüm bu hazırlıklar sonrasında Başkanlık sistemi sürekli gündemde olan Türkiye hazırlıklarını son aşamaya getirecek ve gerek kendi iç sorunlarının halli, gerekse Kıbrıs sorununun kökten çözümü için iki ülke olarak Kıbrıs Türk Devleti ile federasyon yoluna gidecek. İster çılgın, ister imkansız, isterseniz de saçma olarak nitelendirin. Sözünü ettiğim kaynaktan edindiğim bilgiler bunlar. Bu noktada benim fikrimse yazımın girişinde altını çizerek söylediğim ‘umutsuzluk’ unsurunun gereksiz olduğudur. Yani elbette Rumlarla müzakere edeceğiz ve çözüm yollarını sonuna kadar arayacağız. Ancak çözüm olmaması hali bir son değil. Farklı planlar, çıkış yolları her zaman bulunur. Zira muhteşem bir ülkemiz var ve ihtiyacımız olan tek şey daha çok çalışarak onu daha da güzel ve yaşanabilir hale getirmek. Bu nedenle umutsuz olmayınız… Tekrar görüşmek ümidiyle… Çevrenize dikkat edin temiz tutun ve lütfen trafikte saygılı olun… |
| -------------------------------------------------------------- |
| ‘Çanta’da keklik---23.06.2011 |
| Çakal mevsimi yaşıyoruz… * Memleket öyle bir hale geldi ki, ortalık (fikir) toz dumanına döndü… Tam da birilerinin istediği gibi; ülkede ortaya atılan ve fikir olarak tozun dumana karıştığı konulara daha dikkatli bakın, etrafındaki çakalları görebiliyor musunuz? … Peki birlikte bakalım… Bu çakalların ilk hedefi Türkiye’den buraya çalışmak için ‘getirilen’ Türk vatandaşlarıydı. Konuyu öyle bir hale getirdiler ki, nüfus taşımaktan tutunda, “ülkemizi istila ediyorlar” bile diyenler oldu… Hatta onları inşaatta yaşamaya itenler, dönüp birde utanmadan, “bunlar inşaatta yaşıyorlar” dedi… Peki onlar ne diyor? Çakal tayfası onların düşüncesini size aktardı mı hiç? Ben onları dinledim, bakın ne diyorlar: “Kardeşim bizi ucuza ve hatta kayıt dışı çalıştırıp, ucuza ev satanların kim olduğu belli değil mi? Kıbrıslı kardeşlerimize fazla ödememek için bizi getiren, kardeşlerimizi de Rumlara muhtaç bırakanlar aynı kişiler değil mi? Onlara değil de neden bize saldırıyor bu insanlar. Biz ne yaptık?” * İkinci hedef yine Türkiye ile ilgili ve bu sefer işçi değil işverenler söz konusu… Burada da söylem belli, “Türkiye her şeyimizi ele geçiriyor” diyor bu çakallar… Peki fikirlerin toz dumana karışmasını seven bu çakal tayfası, çok mu dürüst? Bu konuda hadi empati yapalım… Türkiye demez ama varsayalım şöyle dedi: “İyi güzelde bunlar zaten benim size gönderdiğim paralarla yapıldı. Yönetimleri de size verildi. Siz buraları oy deposu, rant kapısı olarak kullandınız. Batırdınız bu kurumları. Şimdi olması gerektiği gibi oluyor, kar amaçlı kurumlar haline getiriliyor” derse, ne diyeceksin “çakal tayfa”? * Üçüncü hedef ise ne hikmetse yine Türkiye ve elçilik… Zaten en başından bu yana Halil İbrahim Akça’nın elçiliğe atanmasından haz etmeyen ‘çakal’ tayfa ilk günden bu yana ‘vali’ yakıştırması yapıyor ve hatta tasarrufunda olmasa da “istemeyiz” bile diyordu… Atanmanın ilk gününden bu yana boşluk arayan çakallarımız, toz duman ortamı için fırsat kolluyordu… Buldu da... Bir polis memuru, yaptığı büyük hatayı örtbas edebilmek için ortalığı birbirine kattı… Toz dumandan kimse kimseyi görmüyor bu günlerde, yani yine çakal’ın istediği ortam sağlanmış durumda… Çakal durur mu? Hemen harekete geçti… Başladı ‘çakal tayfası’ iftiralara ve kafasına göre konuşmaya… Sordu sürekli “çanta da ne vardı?” diye… Ancak ne yazık ki bu konuda soru sordukça, polisin yaptığı hatayı tekrarladı… Ama görüyorum ki çok merak edilen bir konu oldu bu… Peki ben söyleyeyim çantada ne olduğunu: Toplumu Türkiye ile karşı karşıya getirmek için kampanya yürüten çakal tayfası için ‘çanta’da keklik vardı… Şimdi bu çakalları görebiliyor musunuz? Peki amaçlarının farkında mısınız? Onu da söyleyelim, bu arkadaşların yapmaya çalıştıkları beyhude bir uğraş olsa da açık ve net ortadadır ki, Kıbrıs Türk halkı ile Türkiye arasını açmak, Türkiye’yi hedef göstererek, itibarını kaybetmesini, halkın ona karşı güvenini kaybetmesini sağlamak… Umalım da, gözü dönen bu arkadaşlar bir hata yapıp Türk askerine saldırmasın… Ne diyelim, onlar saman altından su yürütmeye çalışacak, bizde samanı kaldırmaya… |
| -------------------------------------------------------------- |