Sadece Kaybeden Acı Çekmez

Benim kuşağımdan insanlar için 20 temmuz uzun ve çekilmez törenleri hatırlatır. BRT’nin siyah-beyaz ekranlarında, havadan yağan paraşütçü görüntülerini. Tekdüze çalan bando önünden geçen, geçit alayları, tanklar toplar vesaire.

Benim kuşağımdan insanlar için 20 temmuz uzun ve çekilmez törenleri hatırlatır. BRT’nin siyah-beyaz ekranlarında, havadan yağan paraşütçü görüntülerini. Tekdüze çalan bando önünden geçen, geçit alayları, tanklar toplar vesaire.

20 Temmuz sıcak bir gün olur hep; yazın ortası, yumurta kırsan asfaltta pişer.

Nikos Sampson’un yaptığı hükümet darbesinin beş gün sonrası.

Güneydeki hem de solcu marksist-leninist olduğunu iddia eden arkadaşlarım bile 15 Temmuz’u hatırlamazlar da 20 Temmuz’u hatırlarlar hep. EOKA’nın insan avını hatırlamak mı istemezler, yoksa sadece etnik bir utançla bahsetmek mi istemezler; ama hatırlamazlar işte...

Adanın bölünmesinin miladıdır sanki de 20 Temmuz. Big-bang gibi bir başlangıç anı.

Türkiye Cumhuriyeti ordusu 20 Temmuz 1974 günü 6 yıl sonra kendisinin yapacağı bir eylemi, hükümet darbesini engellemek için, uluslararası antlaşmalardan doğan haklarına dayanarak adaya çıktı.

Ben yoktum. Babam yaz tatili için ülkesine dönmüş bir tıp fakültesi öğrencisiydi; belki de birgün Lefkoşa’lı bir kızla evleneceği ve ikiz erkek çocukları olacağı aklının ucundan geçmiyordu. Eline silahı alıp, Birgi tepesine çıktı. Düşmana teslim olup, esir düşmenin utancını ve korkusunu yaşadı. 14 yaşından beri elinde silahla hem nöbet tutup, hem ders çalışmış biri için nasıl bir acıdır bu kim bilir. TMT üyesi dayısı ile Lefke bahçelerine kaçıp da direnmek istemiş, Lefke’ye giren Kıbrısrum birliklerine karşı. Ama babannem karşı çıkmış. Belki de en büyük oğlunun ölümünden korkmuştur. Ama daha lise talebesi olan diğer oğlu da Lefke’nin diğer ucunda, süngü savaşına girmiş can alıp, can veriyordu belki de hala o saatlerde. Eve koşarak gelip dayısına yaşadıklarını anlatmış bir daha da olan bitenle ilgili konuşmamıştı. Lise talebesi, yakışıklı, narin bir genç süngüsüyle birini öldürmek zorunda kalmıştı. Ölen kaç yaşındaydı acaba?

Zayıf, uzunboylu, geniş alnı ile ayakkabıcı çırağı dayımın ölüm haberi eve ulaşmıştı. Küçük Kaymaklı’da, sanırım Domuzcular Burnu denilen yerde kasığına bir şarapnel saplanmıştı. Öldü diye biliyorlardı. Eline hiç silah almamış hayat boyu pasifist olarak yaşayan ve komünist diye bilinen ayakkabıcı Yaşar Usta ne düşünmüştü acaba? Yıllar sonra iki çocuğunun ölümünün acısını yaşayan, dünyanın en günahsız en temiz, insanı annanem ilk defa o an yaşamıştı herhalde evlat acısını. Ya çıkıp eve geldiğinde ne olmuştu? Araftan dönen bir oğulla karşılaşmak acaba ölümden daha mı az acıydı?

20 Temmuz 1974.

Törenlerle kutlanıyor. Yaşanan onca acı, onca işkence, onca kayıp. Savaşmak zorunda kalmak; öldürmek zorunda kalmak ve öldürmek ve ölmek.

Yaşamın bütün kurallarının değiştiği bir an savaş.

Hayatında hiç üzüm görmemiş çocukların, bütün uyarılara rağmen, susuzluktan bir salkım üzüme uzanmaya çalışırken, sesini bile duymaya fırsat bulamadan kafalarının içinden bir merminin geçtiği bir dünya. Cennet gibi Girne’yi, cehennem sıcağında mermi vızıltılarıyla tanımak ve bir düdük sesinden sonra belki de en fazla 5 dakika sonra ilk defa gördüğün Akdeniz’in tuzlu sularının, cansız ciğerlerini doldurması.

20 Temmuz 1974.

Milat değildi. Ne Rumlar’ın bahsettiği gibi Kıbrıs Sorunu’nun başlangıcı; ne de bazı Türk milliyetçilerinin bahsettiği gibi sorunun sonu. Bir savaşın son perdesi açıldı. Ölündü, öldürüldü; geriye barut dumanlarıyla sarılı bir anılar yumağı bıraktı bize.

Kim böyle olsun isterdi?

Sanırım hiç kimse. Çünkü savaşta yalnızca kaybeden acı çekmez.

Bu haber 1 defa okunmuştur

:

:

:

:

DİĞER HABERLER