Milletvekilleri 20 temmuz’da neredeydi?

Kimi 3, kimi 5, kimi 35 yaşındaydı. 20 Temmuz 1974 sabahı her biri bir yerlerdeydi. Adanın Güneyi’nde olan da vardı, Kuzeyi’nde olan da. Türkiye’de olanı var, daha uzaklarda olanı da. Hepsi değişik duygularla yaşadı Barış Harekatı coşkusunu.

Kimi 3, kimi 5, kimi 35 yaşındaydı. 20 Temmuz 1974 sabahı her biri bir yerlerdeydi. Adanın Güneyi’nde olan da vardı, Kuzeyi’nde olan da. Türkiye’de olanı var, daha uzaklarda olanı da.

Hepsi değişik duygularla yaşadı Barış Harekatı coşkusunu.

Acı, tatlı hatıraları var o güne dair.

Kimi 1 dakika, kimi 3 dakika ile ölümden dönmüş.

Ama onlar şimdi “Vekil…”

Cumhuriyet Meclisi’nde “Milletin vekili olarak” görev yapmaya çalışıyorlar.

Vekillerimizin “O güne” ait hikayeleri, star kıbrıs sayfalarında özel bir belge olarak kalacak.

Ulaşabildiğimiz vekillerimizin yakınları ve “O gün” yakınlarında olanlar da hatıralarını tazeleme fırsatı bulmuş olacak.

 

 

ALİ SEYLANİ :

20 Temmuz 1974 günü Cihangir’deydim. Kolej 2’nci sınıf öğrencisiydim. Sabahleyin, nakliye uçaklarının  köyün üzerinden geçtiğini gördük. Yakınımızdaki Gökhan köyündeki Rum taburu Girne’ye yardım için yola çıkmıştı. Köydeki mücahitler yolunu kesti. Akşamüzeri Rumlar saldırıya geçti ve çatışma çıktı. Bölge halkı Serdarlı’ya göç etmek zorunda kalmıştı. Oradan Gönendere’ye gittik ve 14 Ağustos’a kadar orada kaldık. Köy kurtulduktan sonra geri döndük.

 

OKAN DAĞLI :

20 Temmuz 1974’te 10 yaşımdaydım. Mağusa Baykalda oturuyorduk. O zaman Baykal, Sakarya ve Karakol olmak üzere 3 Türk bölgesi surların dışındaydı. Bu bölgeler karışık değildi. İlk gün; Rauf Denktaş’ın radyodan yaptığı açıklamayı hatırlıyorum. Her taraf sakin olduğu için, savaş olmayacak sanmıştık. Mehmetçik, adanın dört bir yanından gelecek ve sıkıntılarımız sona erecek diye düşünülüyordu. Saat 10’dan sonra çatışma sesleri işitildi. Savaş başlamıştı.Darbeden sonra zaten diken üstündeydik. Rumlar silah yığınağı yapmıştı. Çatışmalar öğleden sonra şiddetlendi. Babam ve abim savaştaydı. 3 mahallenin Surlar İçi’ne taşınacağı söylendi ama nasıl gideceğimizi bilmiyorduk. Herkes korku ve panik içindeydi. Meğerse, şimdiki anıt çemberinin altında gizli bir tünelimiz varmış. Oradan içeri girdik ve 2. Harekat’a kadar Surlar İçi’nde kaldık.

 

MEHMET ÇAĞLAR :

O sıralar 15 yaşımdaydım. Limasol’da yaşıyorduk. İlk gün mevzideydim. Sabahleyin çatışma başladı. Küçük Türk bölgesini saat 17.00’ye kadar savunduk ama “silah bırakın, teslim olun” emri gelmişti. Ancak ben, silahımı bir naylona sarıp gömdüm. 150-200 kişi hastahanenin avlusunda sabahladık. 15 yaşından yukarı olanlar esir alınmıştı. Biz de 15 gün sonra İngiliz üslerine götürüldük.

 

ÖZKAN YORGANCIOĞLU :

20 yaşında ve üniversite öğrencisiydim, yıl sonu tatili için gelmiştim. 15 Temmuz Darbesi’nden sonra genç kuşak kendi aramızda bir değerlendirme yapıp, eski bölüklerimize gitmiştik. İlk gün, Lokmacı Barikatı’nda, yer altı mevzisindeydim. Rumlar da, Türkler de saat 09.00’a kadar işin ciddiyetini fark etmemişti. Rumların neredeyse tüm dükkanları açıktı. O saatten sonra çatışma başladı ve günlerce devam etti.

 

GÜLBOY BEYDAĞLI :

O gün Kıbrıs’ta değildim. İstanbul’da tıp fakültesinde staj yapıyordum. İşin içinde olmayan bizler, aslında biz daha zor durumdaydık. Durmadan kötü haberler geliyordu. Hürriyet Gazetesi, görgü tanıklarına dayanarak, Limasol’da sokakların ceset dolu olduğunu yazmıştı. Ailem oradaydı ve katliam yapıldığını zannettim. Haberleşme yoktu. O günü hiç unutamam.

 

HÜSEYİN AVKIRAN ALANLI

4 yaşımdaydım. Babam Larnaka’da cephedeydi. Rum askerleri mahalle aralarında dolaşıp, Enosis diye bağırıyordu. Annem bizi sarıp sarmaladı ve damdan dama geçerek 3 ev öteye götürdü. O andan hatırladığım tek şey korku. Babam daha sonra esir düşmüş ve diğer Türklerle Bakir Paşa Lisesi’ne götürülmüştü. Annem bizi ona götürürdü. Tel örgülerin arkasından olsun babama sarılmak istediğimi hatırlıyorum ama Rumlar izin vermezdi.

 

NAZIM ÇAVUŞOĞLU

10 yaşımdaydım. Topçuköy’de yaşıyorduk. Darbeden sonra 5 gün herkes korku içindeydi. Ne olacağını bilen yoktu. Ama bu korkular, anavatanımızın müdahalesi ile yerini sevince bırakmıştı. Köye tam bir bayram havası hakim olmuştu. Herkesin kulakları radyolardaydı. 22 Rumlar Temmuz’da saldırıya geçince, müdahalenin yetersiz olduğunu düşünmeye başlamıştık. Altınova’ya göç ettik. İki köy İpsaro Tepesi’ndeki bir mağarada 27 gün kaldık. Herkes birbiriyle kucaklaşıp helalleşmişti. Rumlar mevzilerini terk etmiş, Güney’e doğru kaçmaya başlamıştı. 2. Harekat başlayıp, ovadaki tankları dürbünle gördüğümüz zamanki  kucaklaşmalar bu sefer kutlama havasındaydı.

 

ERDOĞAN ŞANLIDAĞ

Üniversite öğrencisi idim ama Lefke’ye tatile gelmiştim. 15 Temmuz’da darbe olmuştu. Seferi olarak cephedeydim. Heyecan içindeydik ama 20 Temmuz’da mutlu Barış Harekatımız başlayınca, birbirimize sarıldık. Sevinçten ağlayanlar vardı. Büyük bir moral gücüne sahiptik. O, çok büyük bir mutluluktu ve kelimelerle izah edilemez. Şu anda bile o günün duygularını yaşıyorum. 2 gün direnen Lefke, ayın 22’sinde düştü. Esir olduk ve 16 Ağustos’taki kurtuluşa kadar öyle yaşadık.

 

ÖZDİL NAMİ :

20 Temmuz 1974 günü, Ankara’daydım. Öğrenciydim. Babam sabahleyin radyoyu açmasıyla; “Nihayet çıkarma başladı, işte kahramanlık” diye ağlamıştı. Radyoda kahramanlık türküleri ve marşlar çalıyordu. Ankara’da karartma vardı. Komşularımız her gün bize geliyor, Kıbrıs’tan haber soruyorlardı. Çok sevinçli, çoşku dolu günlerdi.  

 

ŞERİFE ÜNVERDİ :

19 yaşımda, üniversite öğrencisiydim. Lefkoşa’ya tatile gelmiştim. Saat 6’da top sesleri ile uyanmıştık. Kahraman ordumuzun mutlu Barış Harekatını başlattığını anlamış, mutluluktan uçuyorduk. Ordumuz nihayet gelmişti, yıllarca özlediğimiz anı yaşıyorduk. Dünyalar bizim olmuştu. Türk halkı, o ana kadar 15 Temmuz Darbesi’nin korkusu içindeydi. Kahraman Mücahitlerimiz her tetikteydi ama, Rumların, hepimizi yok edeceklerinin bilincinde ve panik halindeydik. Çok şükür o gün ordumuz müdahale etmiş, korkular geride kalmıştı.

 

KEMAL DÜRÜST

20 Temmuz 1974’te 3,4 yaşımda, Limasol’daydım. O günden hatırladığım, Türklerin Hastane önünde esir düştükleridir. Babamı da aldıklarından, annemle eve yalnız dönmüştük. Rumlar, Türk dükkanlarının kapılarını kırıyor, yağmalıyordu. Yerlerde ölüler vardı. Bütün bunlar çocuk hafızama kazındı ve gözümün önünden gitmez.

 

ERGÜN SERDAROĞLU

38 Yaşımda, Düzkaya’daydım. Doktor olarak hastanede hizmet veriyordum. Rumlarla çatışmalar oluyordu ama önce onlar çekildi. Güney’den de çıkarma yapılır diye bekledik ama olmadı. Rumlar yine saldırmıştı. Mücahitlere, “Teslim olun” emri geldi ve ben de üslere giderek, İngiliz doktor ile burada da halkıma hizmet etmeye devam ettim. Gözümüz havada uçakları birkaç gün beklediğimizi unutamam.

 

FATMA EKENOĞLU :

O gün, Baf’a bağlı Altıncık Köyü’nde, evimizdeydim. Köyümüzde elektrik yoktu. transistörlü radyodan BRT’yi dinliyor, harekatla ilgili bilgileri almaya çalışıyorduk. Dünya ile tek bağlantımız radyo ve BRT idi. Radyodan durmadan uyarılar yapılıyor, biz de ona göre hareket ediyorduk.

 

HASAN BOZER :

Ankara’daydım. Hacettepe’de, ihtisasımın son yılıydı. O gün, benim için Kıbrıs’taki kardeşlerimden belki daha zor geçmişti. İçinde olsam sorun yoktu. Huzursuz, tedirgin ve endişeli bir gün geçirmiştim. Ailemden haber alamamak kahrediciydi. Durumu müsait olan arkadaşlar Anamur’a hareket ettiler. Benim de en büyük arzum burada olmaktı ama görevlerim, nöbetlerim vardı. Rahmetli Karamehmet hocamla konuşmaya gittiğimde, kendisi ağlamaklıydı. “Şu an silahlarımızın başında olmamız lazım” dediğini unutamam. Çünkü haklıydı.

 

SERDAR DENKTAŞ :

O gün, Londra’da tatildeydim. Uzakta olmak, tahmin edilenden zor geliyordu. Haber alamıyordum. Ne olup bittiğinden haberim yoktu. Bütün bunların sıkıntısı, Cenevre üzerinden, askeri bir uçakla Kıbrıs’a gelmemle sona erdi. Tüm Barış Harekatı süreci, benim için unutulmayan hatıraların içindedir.

 

NAZIM BERATLI :

22 yaşımda, Lefke’de, Alçıdağı’nda mevzideydim. Harekatı, radyodan, Denktaş’ın açıklamasıyla öğrendik. Çıkarma ve indirme harekatı başlamıştı. Birkaç arkadaş sevinçle göbek atmaya başlamıştı. Kendilerine, “Oynayacak zaman değil, silahlarınızı alın da görevlerinizin başına geçin. Allah yardımcımız olsun, savaş başladı, iş başa düştü” dedim.

İlk gün bir şey olmadı, günü radyodan bilgi alarak geçirmiştik. Ertesi gün Rumlar bize de saldırdı. Üç gün direndikten sonra esir düştük ve Kasım ayına kadar Limasol’da kaldık. Ordumuzun gelmesini 80 sene beklemiştik ve unutulamayacak olan; harekatın bizzat kendisidir.

 

EŞREF VAİZ :

17 yaşımda genç bir mücahit idim. Sivil Savunma’da görevliydim. Tuzla’nın savunmasıyla mükelleftik. 1964’te babam şehit edilip su kuyusuna atılmış, 15 gün aramadan sonra kendi çabalarımızla cesedini bulup defnetmiştik. O günleri unutamamıştım. O dönemdeki heyecan ise, 15 Temmuz darbesiyle başlamıştı. 15’inden başlayarak ve milliyetçi bir genç olarak, verilen görevleri yapmıştım. 19 Temmuz günü, mevzi yapmak amacıyla yeni kum torbaları doldurmakla görevlendirilmiştim. İşim bittiğinde eve gitmiş, yorgunluktan banyo bile yapamadan kumlu kumlu yatmıştım. Sabahleyin top sesleri ile uyandım ve yine duş bile almadan görev yerime gittim. Çatışma başlamıştı ve saat 13.00’e doğru iyice şiddetlendi. Ağır silahların ateşi altında bloke olmuş, 11 yıl eğitim almış olmalarına rağmen, mücahitlerimizin yetersiz olduğunu o gün anlamıştım. Tuzla’da, beton bir mevzi veya sığınak bile yoktu. Havan ateşi, mermilerin ıslığı ve patlamalarla geçen süre içindeki çaresizlik bizi kahrediyordu. Savaşın en acımasız yanı bu olmalıydı. İlk 12 saatte, halamın oğlu Osman Bada’yı kaybettik. Tuzlanın en yiğit delikanlısıydı. Boğaz’da eğitilmişti ve diğerlerimize göre daha tecrübeliydi. Korku nedir bilmezdi. Saldırıya geçtiği anda, kiliseden dürbünlü tüfekle açılan ateş sonucu şehit düştü. Ablamın kocası Zeynettin de, Rumların gece açtığı ateş sonucu mazgal deliğinden giren bir kurşunla şehit oldu. Daha sonra köyün teslim olduğunu öğrendiğimizde kahrolmuştuk ama umudumuz tamdı. Askerin sadece Kuzey’de çizilen hatta kalacağından haberimiz yoktu. Biz öğrettiler ki; “Teslim olmaktansa ölmek daha iyidir.” Ama biz, teslim olma acısını da yaşadık. Ölmekten asla korkmuyordum. Sadece, sevdiklerime, aileme bir şey olmaması için Tanrı’ya yalvardığım anları hiç unutamam.

 

TEBERRÜKEN ULUÇAY

O gün, Mağusa’da, evdeydim. 8 yaşımdaydım. Arkadaşlarla oynarken her gün limana giderdik ama 15 Temmuz darbesi olmuştu. Artık gidemiyorduk. Ağabeylerim ve babam mevzideydi. Ailemizin yanında erkek olarak sadece ben kalmıştım. Harekatın başladığını sığınakta öğrendik. Radyodan, “Adanın her tarafından çıkarma yapıldığı” duyuruluyordu ama harekat sadece Girne bölgesi ile sınırlı kalmıştı. Bu durum bizde hayal kırıklığına sebep oldu ama uzun sürmeyecekti. Sığınak dediğim de, dayımın iki katlı evindeki merdivenin altından başka bir şey değildi. Babamın özellikle gelip, buraya girip girmediğimizi kontrol ettiği anı hiç unutmam. Bir de, savaşın acımasızlığını yaşadığımızı, bundan dolayı da arkadaşlarımı merak ettiğimi hatırlıyorum.

 

DERVİŞ EROĞLU

36 yaşımda, Mağusa Seferi hastanede doktordum. Aslında 19 Temmuz’da bir şeyler olacağını düşünmüştük. Saat 03.00’e kadar Mağusa Türk Gücü Lokali’nde bekledik ama bir haber gelmeyince evlere gittik. Sabahleyin, “Adanın dört tarafından çıkarma ve indirme yapıldığı” haberini alır almaz ailemi evde bırakıp hastaneye koştum.Çok sıcak ve zor bir gündü. Hastane dediğimiz de zaten hisar altındaki bir kovuktan başka bir şey değildi. Rumların havan saldırısı sabah başladı ve 3’ncü gün ateşkes ilan edilinceye kadar devam etti.

Bu arada yaralılar, şehitler geliyordu. O gün kimsenin bir şey yemediğini sabaha karşı 03.00’te hatırlamıştık. Arkadaşlar yemek olarak çorba hazırladı. Mağusa küçük yer, herkes herkesi tanıyordu. Sevdiklerimizin yaralı veya şehit olarak gelmesi, ameliyata alıp kurtaramadıklarımız oldu. Bunlar unutulacak şeyler değil. Ama asıl unutulmayanı, ikinci harekatta yaşamıştım. Şehit olan bir Mehmetçiği getirmişlerdi. Otopsiye alacağımızda, şehidimizin cebinden bir mektup çıkmıştı. Babasından gelen mektupta “Oğlum, duyduk ki, Kıbrıs’a geçip savaşmak için Mersin’e gitmişsin. Savaş ve şehit ol oğlum. Annenin de benim de dileğimiz, vatan uğrunda şehit olmadır. Annen sütünü ve ikimiz de hakkımızı sana helal ediyoruz” diyordu. Bu nasıl bir mektuptu, bir anne-baba böyle bir mektubu nasıl yazabilirdi? Bu nasıl bir vatan sevgisiydi? Hem okumuş, hem ağlamıştık.

 

SALİH İZBUL

20 Temmuz 1974’te Limasol’daydım. 10 yaşımdaydım. Harekat devam ediyordu. Türk Bölgesi’ne bayram havası hakimdi. Yollarda, viski şişeleri ve kartonlarla Amerikan sigarası vardı. O sıralar, gümrükteki bir deponun soyulduğu, sigara ve viski çalındığı yolunda söylenti vardı. “Her halde, çalanlar korkup attı” diye düşündük.  Saat 10.00’da bizde de çatışma başlamıştı. Herkeste, çıkarmanın Limasol’dan da yapılacağı ümidi vardı. Bu yüzden, yüksek binalara bayraklar asılmıştı. Gözler denizde gemileri arıyordu ama öğlene doğru bu umut kaybolmaya yüz tutmuştu. Saat 17.00’ye kadar devam eden çatışmalardan sonra teslim olmamız emredilmişti. O günden unutamadığım en büyük olay, bulunduğum mevziden ayrıldıktan bir dakika sonra havan mermisi isabet etmesidir. Ben ayrıldıktan hemen sonra düşen mermi sonucu, Cemil ağabey şehit düşmüştü.”

 

ARİF ALBAYRAK

20 Temmuz 1974’de, 18 yaşımdaydım. Baf’ın Mavracı Bölgesi’nde, yıkık dökük bir duvarın ardındaydım. Aç-susuzdum, korku içindeydim. Savaşa ve silaha dair bir şey bilmiyordum. Ama, ilkel bir silahla, karşıdaki Rumlarla savaşıyordum. Bu savaş 48 saat sürdü ve esir düştük. Baf’ta 3 ay süren esirlikten sonra, okumaya  Türkiye’ye gittim. Üniversite kazanmıştım. O günlerin tamamı benim için “Unutulmayanlar” arasındadır.

 

MUSTAFA YEKTAOĞLU

20 Temmuz 1974’de, İstanbul’da öğrenciydim. Harekatın başladığını öğrendikten sonra endişe ve merak içindeydik. Haber alamıyorduk. İlk gün, kulaklarımız radyoda, gözlerimiz televizyonda geçti. Beklediğimiz, durumun hangi noktada olduğunu öğrenmekti ama hiç haber yoktu. Ailemden haber alamamak çok zordu. Temsilciliğe giderek durumu onlardan öğrendik. Kıbrıs’a ilk gelenler arasındaydım. Harekat başladıktan 3-4 gün sonra adaya geldim ve askere girdim.

 

ABBAS SINAY

20 Temmuz 1974’de Aydınköy’de idim. Türkiye’de öğrenim görüyordum ve tatile gelmiş, hemen askere alınmıştım. Nöbete gidiyordum. Harekat başladığında, her yerde olduğu gibi bizde de bayram havası yaşanmıştı. 14 Ağustos’a kadar sakin geçti ama tedirginlik sürüyordu. Rumlar o gün saldırdı ve 5 şehit verdik. 5 kişi de esir düşmüştü.

 

ÖMER KALYONCU

23 yaşımda, Girne’deydim. Erken başlayan tatile gelmiştim. Sivil Savunma’da görevliydim. Darbenin stresi devam ediyordu ve o gün, bomba sesleri ile uyanmıştık. Ev halkından başlayarak, mahallenin sivillerini bir araya topladım. Çıkarma, Alsancak ile Karaoğlanoğlu arasında yapılıyor, paraşütçüler iç kısımlara iniyordu. 5-6 saat sonra bir Türk otobüsü geldi. İçinde mavi bereliler vardı. Girne’nin alındığını zannetmişler ama öyle bir şey yoktu. Kendilerine durumu anlatıp,  “Geri dönün, her taraf EOKA’cı kaynıyor” dedim. Otobüsü kullanan İbrahim Kuşabbiyi daha sonra sağ salim gördüğümde,  mavi berelilerin de gidecekleri yere sağ salim gittiklerini anlamıştım. Girne’deki 400-500 kişilik Türk nüfusu 3 öbek halinde bir araya getirmiştik. İkinci gün akşamüzeri asker Girne’ye girdi ve kontrol tamamen sağlandı.

 

HÜSEYİN ÖZGÜRGÜN

9 yaşımda ve Lefke’deydim. O gün çok sakindi. Her yerde sevinç vardı ama hareketsiz bir halde bekleyen Lefke, Gemikonağı’ndan, Aplıç’a kadar üç yandan kuşatılmış haldeydi. Eli silah tutanlar bir aradaydı. Kadınlar, çocuklara bir şey hissettirmemeye çalışıyordu. Herkes sessizce, “Bundan sonra ne olacağını” düşünüyordu. Ufak bir radyomuz vardı ve olanı biteni ondan öğrenmeye çalışıyorduk. Rum saldırıları 21 Temmuz’da başladı.

 

MEHMET CEYLANLI

Mehmetçik’teydim. Orta iki yeni bitmişti, 15 yaşımdaydım. Gönüllü olarak askere gittim ve boyum uzun olduğu için aldılar. Kışlada yatıp kalkıyorduk. 20 Temmuz günü, çıkarmayı BBC Radyosu’ndan öğrendik. Bu arada uçakları da görmüştük. Her tarafta bayram havası hakimdi. Uçaklar, Kantara’dan geçerken birkaç bomba da oraya attılar. Her şeyi radyodan öğrenmeye çalışıyorduk. İkinci Harekat’ın sonuna kadar bir çatışma olmamıştı. Çünkü Rumlar, Mehmetçik’te büyük bir gücümüz olduğunu sanıyordu ama sadece ufak bir taburumuz vardı.

Bunu bilmediklerinden, bize bırakıp, civar köylere saldırdılar. Telsizde olduğum için, Barış Kuvvetleri ile doğrudan temas halindeydim. Ayyıldız Tepesi’ndekilere moral olsun, telsizi dinleyen Rumların morali bozulsun diye, durmadan “Türk askeri Mehmetçik’e geliyor” mesajı geçiyordum. O zamanlar bilmiyordum ama, komutanımızın yaptırdığı aslında karşı bir propagandaydı. Bir gece, ne kadar traktör varsa, ışıkları söndürülüp,  eksozlarını söktürüp, köyün içinde tur attırmaya başladı. Traktörlerin gürültüsü 12 kilometreden duyuluyordu. Rumlar da bunu, ya “Türkler saldırıyor,” ya da “Tanklar köye girmiş” yorumunu yapıp iyice çekinir olmuştu.

 

İRSEN KÜÇÜK

34 Yaşımdaydım. Lefke’nin Taşpınar Köyü’nde serbest çiftçilik ve hayvancılık yapıyordum. 20 Temmuz günü, köyde kalma sırası kardeşim Mehmet Küçük’te olduğu için ben Lefkoşa’daydım. Paraşütçülerimizi izlerken, Erenköy günlerim aklıma geliyordu. O gruptan olduğum için, askeri harekatların yabancısı değildim. O an, içimde, Kıbrıs’ta bir Türk devletinin kurulacağını hissetmiştim ve kısmet oldu; KKTC’yi kurduk. Tank savaşına da şahit olmuştum. Ben Lefke’ye gidemiyordum. Ama, kardeşim Mehmet Küçük, milletvekili olmasına rağmen esir düştü ve Limasol’a götürüldü.

 

AHMET BARÇIN

Lefkoşa’daydım. Lise yeni bitmişti. 15 Temmuz’da darbe olmuş, tedirgin bir bekleyiş vardı. Beni de 18 Temmuz günü askere çağırmışlardı. Dereboyu’ndaki 3. Tabur, 8. Bölüğe gittim. İşin doğrusu, Türkiye’nin çıkarma yapmasını beklemiyordum ve haber aldığımda şaşırıp kaldım.  20 Temmuz günü, Comaro Hotel tarafına taarruz emri verildi. Ancak; bunun gereksiz olduğu sonradan anlaşılacaktı. Emri veren komutan da yanımızda değildi. Meğerse, taarruz emrini yanlış vermiş ve durumu toparlamak için geride kalmış. Geri döndüğümüzde, Asteğmen İbrahim Latif aramızda değildi. Onu şehit vermiştik. Günü de tarihi de unutmuş haldeydik.

 

MEHMET BAYRAM

20 Temmuz 1974’te Mağusa’daydım. Sur içinde eczanem vardı. Aynı zamanda, İlk Yardım Hastanesi’nde görevliydim. Oradaki görevliler arasında, Derviş Eroğlu, Ali Atun ve Ertuğrul Hasipoğlu gibi isimler de vardı. Gemilerin yolda olduğunu biliyor ve zaten bekliyorduk. Sıranın Mağusa’ya da gelmesini sabırla bekledik ve çok şükür o günü de gördük.

 

ERTUĞRUL HASİPOĞLU

Mağusa’da, 33 yaşımdaydım. Seferi Hastane’de doktordum. Görevlerim arasında, istihbarat ve sabotaj sorumluluğu da vardı. İlk gün çok yaralı gelmişti. Durmadan ameliyat yaptık ve tam “bitti” derken, prefabrik hastanenin çatısına havan mermisi isabet etti. Bina yanmaya başlamıştı. Söndürülemedi ve tamamen yanıp kül oldu. Harekatın olacağını, gemilerin yolda olduğunu biliyorduk ama, ilk seferde bize uğramadılar. Mağusa’daki Rum mevzilerini sadece uçaklar vurdu. Dış mahallelerdeki Türklerin Sur İçi’ne gelmesi tamamlandıktan sonra, askerimizi beklemeye başlamıştık. O günleri yaşayanların unutamadığı en büyük olay; Hüseyin Akil Hoca’nın şehit oluşudur. Yaşı elverişli olmamasına rağmen, küçük gösterip mevzide savaşmaya başlamıştı. Her şehidimizin gömülüşünde ellerini açar; “Allah’ım bana da böyle ölümü nasip et” diye yalvarırdı. Duaları kabul oldu ve tarihe, 2’nci Harekat’ın ilk şehidi olarak geçti.

 

MUSTAFA ARABACIOĞLU

20 Temmuz 1974’te, 21 yaşımda ve İzmir’de öğrenciydim. Harekat’ın başladığını haber alır almaz Mersin’e hareket ettim. 21 saatte gelebilmiştim.  Gaziantep’ten gelen, 28’nci Tümen’e bağlı 28’nci Mekanize Piyade Alayı da adaya doğru yola çıkmak üzereydi. Onlara katıldım ve Mehmetçik’le birlikte ben de 22 Temmuz günü Kıbrıs’taydım. O günler, çok farklı duygularla yaşanmıştı. Anlayabilmek için yaşamak gerekir. Her an ayrı bir olayla karşılaşıyorsunuz. Ve o zaman anladım ki; savaş sırasında en büyük güvencen, elindeki silahındır.

 

HÜSEYİN KAYIM

16 yaşımda ve Lefkoşa-Göçmenköy’deydim. ağabeylerimiz, bizi topluca mevzilere yollamıştı. İlk defa silah tutuyorduk ama bir günde öğrettiler. Yine de, daha çok askere yardımcı oluyorduk. Kum torbalarını mevzi yapmak üzere dolduruyor, su taşıyorduk. Babam bir cephede, dayılarım ve ailenin öteki erkekleri başka başka cephelerdeydi. Göçmenköy’den baktığımızda, karşıdaki ova paraşütlerle doluydu. Zaten korkumuyordum ama onları görünce, duyduğum sevinçten olacak ki, cesaretim daha da artmıştı.

 

HATİCE FAYDALI

15 yaşımda ve Mağusa Baykal’daydım.Babam, eski komutanlardandı ve darbeden sonra zamanın komutanı kendisini yardım etmesi için çağırmıştı. 20 Temmuz günü eve geldi ve “Harekat başlıyor, savaş çıkacak” dedi. Ancak, Baykal’ı boşaltmak yasaktı. Sadece komşulardan birinin evine gidebilmiştik. Sokaktan geçen askerlerden bilgi almaya çalışıyorduk. O zamana kadar, şimdiki anıtın olduğu yerde gizli bir tünelimiz olduğunu bilmiyordum. Daha sonra bizi oraya götürdüler. Kapının için başka kapı açıldı ve Sur İçi’nde Akkule’ye alındık. Üstte askerler, alt kısımda biz vardık. Herkes bir bardaktan, ya da şişeden su içiyordu. Savaşın ortasındaydık. Bayrak Radyosu’nda durmadan “Girne’den yol bağladık” şarkısı çalınıyordu ve ben hala bugün bile o şarkıyı milli marş gibi dinlerken, milli duygularım ayaklanır. Bir gün askerin geldiğini söylediklerinde, havalara uçup, sevinç içinde sokağa fırladık.  O günlerden unutamadığım çok büyük bir olay vardır. Sığındığımız ev sahibemiz bir an duraklamış ve “Kocam şehit oldu” demişti. Sonradan öğrendiğimize göre, mevzideki kocası, komşumuzun söylediği sırada gerçekten şehit olmuştu.

 

AHMET KAŞİF

20 Temmuz 1974’te, 24 yaşımda ve Lefkoşa’daydım. 19 Temmuz akşamı Lefkoşa Devlet Hastanesi’nde alarm verilmişti ve bir şeyler olacağını sezmiştim. Ertesi gün harekat başladı. O günkü manzara, gerçekten görülmeğe değerdi. Gökyüzü gelincik tarlasına benzemişti. hastanede herkes birbirine salıp kutluyor, sevinçten havalara zıplıyordu. Tam bir bayram havası vardı. Yıllardır beklenen an gelmiş, bir rüya gerçek olmuştu. O duygularla sigara içip sohbet ettik ve öğlene doğru ilk yaralı geldi. Paraşütle ilk atlayanlardandı ve Mehmetçiğin iki ayağı da kırılmıştı. Ondan sonra yaralıların gelişi hızlandı.

 

MUSTAFA GÖKMEN

20 Temmuz 1974’te, 19 yaşında ve Trabzon Hamsiköy’de idim. Her zaman neredeyse radyoya sarılıp yattığım için, o sabah ta müzik dinliyordum.  Sabah erken saatlerde radyonun modu değişmiş ve kahramanlık türküleri çalmaya başlamıştı. Dışarıdan gelen sesleri merak edip çıktığımda, köylü kadınların bir arada olduğunu görünce, cenaze var zannettim. Ama, savaşın başladığını ve erkeklerin çarşıda olduğunu söylediler ve ben de oraya gittim. Herkes heyecanın doruklarındaydı. Trabzon-Erzurum anayolunda, otobüsler durmadan asker taşıyordu. İnsanlar, savaşmak için Kıbrıs’a nasıl gidecekleri telaşına kapılmıştı. Belediye hoparlöründen, yardım kampanyası başlatıldığı anons ediliyordu. Herkesin nasıl yardıma koştuğunu, kadınların bileziklerini, beşibiryerdelerini verdiklerini unutamam. Kıbrıs’ın bir gün benim de vatanım olacağı o sıralar aklımın ucundan bile geçmezdi.  Ama, kaderde varmış. Şimdi, kendi vatanımda mutlu ve huzurluyum.

 

SONAY ADEM

20 Temmuz 1974’te, Baf’taydım. lise 3’üncü sınıfa geçmiştim. “Baf’ın Yeşil Hattı” denilen Ekşilik bölgesinde, mevzideydim. Ön cephedeydik ve Rumlarla birbirimizin mevzilerini görecek kadar yakın haldeydik. Harekatın başladığını, Denktaş’ın radyodaki açıklamasından öğrenmiştik. Adanın dört bir tarafından çıkarma yapıldığı söyleniyordu ama bizim o tarafa gelen olmadı. Biz üç kişiydik. Üstü açık, içinde kireç bulunan bir odada bren ile ateş ederken, karşıdan yoğun bir havan ateşi geliyordu. 3-4 saat sonra, Mustafa dayı “Bu kadar yeter, buradan çıkalım” dedi ve odayı boşalttık. Bir dakika bile geçmeden, biraz önce bulunduğumuz yere havan mermisi isabet etti ve oda tamamen yıkıldı. Üçümüz de mutlak bir ölümden kurtulmuştuk.

 

KADRİ FELLAHOĞLU

17 Yaşımda, Baf’taydım. Lise 2 bitmişti. 15 Temmuz Darbesi’nden sonra arkadaşlarımla birlikte silah altına çağrılmıştım. Bizi önce geri mevzilerde tuttular ama daha sonra ön mevzilerin savunması ile görevlendirilmiştik. Çatışmalar iki gün devam etti. İlk iki gün direnmiştik, ama, dayanacak gücümüz yoktu. Silah, cephane durumu belliydi. Tükenenin arkası gelmiyordu. Teslim olduğumuz an, hala gözlerimin önündedir. Çocuk yaştaydık ama olgunlaşmıştık. Şimdiki 17 yaş gençliğine benzemiyorduk. 21 Temmuz akşamı teslim olduğumuzda, silahlarımızı BM’ye vermek ağırımıza gidiyordu. Bazı arkadaşlarımız, teslim etmektense, yere vurup parçalamayı tercih etmişti. Daha sonra Rumlar geldi. Bizi futbol sahasına toplayıp gruplara ayırdılar. Mücahitlerle polisleri esir alıp götürdüler. Çok yükseklerden Türk uçakları geçiyordu. Biz ise, geride tutsak olmuştuk. Kadınları ve öğrenciler serbest bırakmışlardı. Baf’ın merkezinde bir bölgeye çekildik. Her evde 5-6 aile kalmak zorundaydı. Bir hafta boyunca cephedeydik ve üzerimizde aynı elbiseler vardı. İlk fırsatta onları değiştirdik. Sıkıntılı günlerden sonra, 28 Aralık 1974’te 17 arkadaşımla birlikte bir otobüse gizlice binerek Dağaşan Köyü’ne gittik ve oradan da, yürüyerek, Lefke’ye, Türk bölgesine geçtik. Barış Harekatı başladığında, askerin, en azından, bizim oraya kadar gelmeyeceğini hissetmiştik. Burukluk vardı. Kendi kaderimize terk edildiğimizi düşünüyorduk.

 

BAYRAM KARAMAN

20 Temmuz 1974’te, 24 yaşımda, İstanbul Fındıkzade’de çalışıyordum. Harekat başladıktan sonra, Ankara Etimesgut’ta asker olan kardeşimin Kıbrıs’a gönderileceğini haber almıştık. Rahmetli babam, gidecek durumda olmadığı için benim muhakkak kardeşimi ziyaret etmemi istiyordu. Hazırlıklara başladım ve insanların, askerlik şubelerinin önünde, harekatta savaşabilmek için nasıl kuyruk oluşturduklarını gördüm. Ankara’ya giderek, Kıbrıs’a hareket etmeden önce kardeşimi tel örgülerin arkasından da olsa 10 dakika görmeyi başarmıştım. Kıbrıs’ın bir vatanım olacağı aklıma gelmezdi. Ama kader rast getirdi ve oldu. Orada 24, burada 33 yıl yaşamışım. Mutluyum, gelecekten umutluyum.

 

TÜRKAY TOKEL

24 yaşımda, Bafa bağlı, Poli merkezde, mevzideydim. 15 Temmuz Darbesi’nden sonra genel seferberliğe çağrılmıştım. Hayata yeni atılmıştım. Evliydim, 9 aylık bir çocuğum vardı. 15 Temmuz’da evden çıktım ve çıkış o çıkış. Harekatın başladığı 20 Temmuz’da kısa bir süre için gitmiştim. Harekatın ilk günü, Kocatepe Muhribi’nin batırılışını mevziden görmüştüm. Gemideki çığlıklara, verilen işaretlere ve çekilen bayraklara rağmen üzerine uçaklardan bomba yağıyordu. Kocatepe’nin korkunç gürültüler arasında batışını asla unutamıyorum. Meydana gelen anlaşmazlık sonucu 58 denizcimiz şehit olmuştu. Rumlar da, Harekatın başlaması ile saldırdılar. Bir gün direnebildik. Poli düşmüştü. Önce 7-8 gün Poli polisinde, hakaretler ve işkence altında tutuklu kaldıktan sonra, Yeroşibu’daki Yunan karargahına götürüldük. Yine Baf ve Baf’a bağlı Yeşilova köyündeki mücahitler de alınmıştı. Üç yerden, 480 kişiydik. 2-2,5 ay orada esir tutulduktan sonra, Adana’ya götürülmüş olan Rumlarla Ledra Palas’ta takas edildik. Otobüsler yan yana geliyor, bir otobüs onlardan Güney’e, bir de bizden Kuzey’e geçiyordu.

 

MEHMET ARİF TANCER

20 Temmuz 1974’te, 15 yaşındaydım. Ailece Larnaka’daydık. O gün beni de cepheye çağırdılar ama geri hizmetteydim. Boşalan şarjörlere mermi doldurma ve mermi kasalarının taşınmasına yardım görevi almıştım. İki gün süren savaş sonunda Rumlar cepheyi yarmayı başarmıştı. Sivil halkın üzerine bilinçli olarak havan mermisi, bomba yağdırıyorlardı. Bunlardan birisinin isabet ettiği Tatlıcı Enver Dayı, parçalanarak şehit oldu. Larnaka teslim olmuştu. Bizi bir sinemaya topladılar. Erkekler kamyonlarla stadyuma götürülürken, kadınlarla çocuklar da evlerine gönderilmişti. O günlerde yaşadığım ölüm-kalım anlarını unutamam.

 

RAMADAN GİLANLIOĞLU

10 yaşımda, Limasol’a bağlı, “Ceylan” manasındaki Gılan Köyü’ndeydim. Köyde sadece 6 aile Türk vardı. Akranımız Türklerle kamıştan eşek yapar ve güya binerdik. Ama, elimizdekileri silah zanneden Rum askerleri bize yaklaşmaya yine de çekinirlerdi. 20 Temmuz günü, Türkleri bir eve topladılar. Bizi topluca öldüreceklerini söylemişlerdi. Bunu duyunca şimdi Gazimağusa’da oturan akrabam, yaşıtım Ahmet Ceylan ile iki büyük küp bularak içlerine girmiştik. Rumlar dediğini yapmış olsaydı, Gilan’dan sadece 2 Türk kurtulmuş olacaktı. Tabii buna kurtulmak denirse. Bizim orada başka bir hareketlilik yaşanmamıştı. Zaten çocuktum. Hiçbir şey anlayamadan her şey olup bitmişti.

 

 

 

Bu haber 31 defa okunmuştur

:

:

:

:

DİĞER HABERLER