Benim köşe yazarlığı serüvenimi bilip, beni tanıyan okur, Osmanlı’nın “tedbili mekânda ferahlık vardır” ilkesini, sonuna kadar savunup, takip ettiğimi bilir. O bakımdan ta liseden beri taşıdığım köşe yazarlığı meşgalesine, üniversiteden dönüşte zamanın Kıbrıs Postası’nda devam ettiğimi de hatırlar. Sonra zamanla, Yeni Düzen, Yeni Gün, Yeni Demokrat, Kıbrıslı, bir ara Kıbrıs ve yeni baştan Yeni Düzen’de devam ettiğimi bilirsiniz, çoğunuz.
Benim köşe yazarlığı serüvenimi bilip, beni tanıyan okur, Osmanlı’nın “tedbili mekânda ferahlık vardır” ilkesini, sonuna kadar savunup, takip ettiğimi bilir. O bakımdan ta liseden beri taşıdığım köşe yazarlığı meşgalesine, üniversiteden dönüşte zamanın Kıbrıs Postası’nda devam ettiğimi de hatırlar. Sonra zamanla, Yeni Düzen, Yeni Gün, Yeni Demokrat, Kıbrıslı, bir ara Kıbrıs ve yeni baştan Yeni Düzen’de devam ettiğimi bilirsiniz, çoğunuz.
Bir yerde uzun süre durup, orayla özdeşleşince, insanın ruhu daralıyor. En azından ben böyleyim… İyi bir huy değil ama böyle… Yazacak konu bulmakta zorlanıyor, gündem sizi içine çekip boğuyor v.s. Hele bu son durumda olduğu gibi, hem bir partinin merkez yöneticisi olup, hem de sahibi olduğunuz gazetenin yazar kadrosunda olursanız. Arada bir sanki de bir ömür köşe yazıları çeşitli gazetelerde yayınlanmamış da sırf myk üyesidir diye, gazetede zorla yer işgal etmiş gibi hissettim doğrusu kendimi… Bunaldım…
Oysa ta o eski Kıbrıs Postası’nda ilk yazılarım yayınlandı yayınlanalı, sırf “gazete” olan bir gazetede yazmak niyetinde olduğumu, yazacak gazete bulmakta da hiç zorlanmadığımı, herkes bilir sanırdım… Ama tabii insan, herkesin değil, kendinin bildiği ile yargılar kendi kendini ve günün sonunda, sırf bu yüzden haksız da çıkabilir. Ama işin doğrusu, “gazete” yapmak için çıkarılan bir gazetede yazmak, bana daha cazip geldi ta başından beri olduğu gibi… Engin Ardıç’ı çok severim! Ama sanılmasın ki onun gibi bir “Dokuz Köyden Kovulan” hikâyesi yazmaya ve Yeni Düzen’i kötülemeye kalkacağım! Hayır… Hem kovulmadım kendim ayrıldım, hem de ortada çekiştirilecek bir sorun yok. Sadece ve sadece gazete olmaya çalışan bir yayın organından davet almak, bana çekici geldi çünkü ta başından beri ben, köşe yazıları ile politika yapmak değil, Burhan Felek gibi, Bedii Faik gibi, Refik Halit gibi, orta dönem örneği Çetin Altan, geç dönem örnekleri Engin Ardıç ya da Ahmet Kekeç gibi, on sene sonra da okunabilecek fıkralar yazmak istiyordum. Vakti zamanında, eleştirildim de bu tavrım nedeniyle… Burada, politik kimliğimle değil, “yazar” kimliğimle, delikanlılığımdan beri yapmaya özendiğim bir işi yapmaya geldim. Günlük meseleleri, edebi bir biçemle ele alıp, artık çok seyrek gördüğümüz, “fıkra” tadında yazılarla elekten geçirmek. Kâh sohbet etmek okurla, kâh çok basit bir olaydan düşünsel fantazmalara dalmak! Ya da çok derin gibi görünen pek çok şeyin, aslında altında yatan çok basit güdülenmelerden kaynaklandığına parmak basmak… Bazan gülümsetmek, bazen öfkelendirmek ama becerebilirsem hep düşündürmek.
Çok daha gençken yapmaya enerji bulduğum birşeyi, gündelik yorum yapma, gündeme sıvanma işini tekrarlamak cüretini, emekliliğin verdiği bol zamana güvenerek, bir kez daha gösteriyorum. Belki de ülkemizde bir türlü yaşatılamayan düşünce dergilerinde yayınlanması icap eden, yarım sayfalık yorumlar, teorik makaleler, derin tarihsel yazılar değil, bir sütunluk gündeme dair fıkralar… Belki de genel Türk basınında, “alaylı” edebiyat insanlarının piyasadan çekilip, meydanı “mektepliler”e bıraktığından beri çok sık rastlamadığımız, bugün az temsilcisi kalmış eski kuşağın, biraz edebiyatçı kokan üslûbu… Örneği çok azalmış, “Köşe yazısı” değil, “fıkra”… Belki de bundan dolayı, Ayşemden “Bizde yazar mısınız?” deyince, için için anında kabullenip, keyiflenme…
Yeni Düzen’de devam etmek, belki de siyasi açıdan çok daha kazançlı ama şeytan beni dürtüyordu zaten…
Haftanın beş günü, bu sütündan konuğu olacağım, düşün dünyanızın…
Yeni bir başlangıç için, merhaba…