Çayın gizemli hikayesi...

Biz Türkler, sanırım sudan sonra en çok çay içiyoruz. Ramazan ayını yaşadığımız şu günlerde demli bir bardak çayın, iftar ve sahur sofralarımızın olmazsa olmaz içeceği oluşuda, çayın bizler için önemini gözler önüne seriyor. Kahvaltıyı onsuz düşünemiyoruz.

Biz Türkler, sanırım sudan sonra en çok çay içiyoruz. Ramazan ayını yaşadığımız şu günlerde demli bir bardak çayın, iftar ve sahur sofralarımızın olmazsa olmaz içeceği oluşuda, çayın bizler için önemini gözler önüne seriyor. Kahvaltıyı onsuz düşünemiyoruz. Hatta çaylı bir kahvaltı yapmadan dışarıya adım attığımızı da sanmıyorum. Yemekten sonra ilk işimiz çay demlemek oluyor. Öyle ki, çaysız simit öksüz bile sayılıyor. Konuklarımızı bir bardak çay ikram etmeden uğurlamıyoruz. Türkiye’de yaşayanlar bilir; şehirlerarası otobüs yolculuklarında verilen molalarda çayların şirketten oluşu da, bizlerin ikram kültüründe ne kadar önemli olduğunu gösteriyor. Hangi yaşta olduğumuz, hangi işi yaptığımız, nerede yaşadığımız ve ne kadar para kazandığımızın hiçbir önemi yok. Çay; evde, işte, seyahatte, günün her saatinde zevkimiz, alışkanlığımız, ihtiyacımız kısacası başımızın tacı oluyor...

5000 yıl öncesine giden çayın tarihi konusunda çeşitli efsaneler mevcut. Bu efsanelerden biri Çin’e dayanıyor. Tarih M.Ö. 2700’ler. Çin İmparatoru Shen Nung demliğinde sıcak su hazırlarken yabani çay ağacından bir kaç yaprak içine düşmüş. Kaynayan suyun buharıyla demlenen yapraklar sayesinde ortaya enfes bir aroma çıkmış. İkinci efsane, Japonya`ya dayanıyor. Budist keşiş Bodidharma meditasyon sırasında istemeden uyuyakalmış. İradesi dışında kendinden geçmesine kızarak göz kapaklarını kesip toprağa atmış. Attığı yerde çay bitkisi filizlenmiş kökleşmiş ve büyümüş. Bodidharma yine uykusuz geçirdiği bir gecede, enerji vermesi düşüncesi ile bu çay bitkisinden bir iki yaprak alıp çiğnemiş. Birden bire canlanmış ve yedi yıllık meditasyonunu çay yapraklarını çiğneyerek bitirmiş. Fakat eski bir Çince sözcüğe göre çay Çin`de ilk kez M.S. 350 yıllarında içilmeye başlanmış. Ve kimi tarihçiler aslında daha önce içiliyor olsaydı “İpek Yolu” üzerinden Çinlilerin baharat ve ipekli kumaşlar sattıkları ülkelere çok daha önceden geçmesi gerektiğini söylüyor.


Çin`e komşu olan Türkler ve diğer Asya uluslarına yayılmasıyla birlikte, 850`de Araplar, 1550`lerde Venedikliler, 1590`larda İngilizler, 1600 başlarında Portekizliler, 1610`larda Ruslar ve 1650`lerde Fransızlar ilk defa çay ile tanışmışlar. Çayın Amerika`ya geçmesi ise ilk kez 1650 yılında olmuş. Avrupalıların çayla tanışması epey zaman almış ancak benimsemeleri hiç zor olmamış. 19. yüzyılın başlarına gelindiğinde çay artık Çin ve Japonya`dan, Avrupa ve Amerika`ya kadar dünyanın dört bir yanına ulaşmış. Buzlu çayın babası olarak tarihe geçen İngiliz Richard Blechyn ise yaz sıcağında ferahlatan bu dahiyane içeceği 1904 yılında keşfetmiş. Zarif ipek torbacıklar içinde çay numuneleri gönderen Amerikalı çay ithalatçısı Thomas Sullivan ise poşet çay fikrini çay dünyasına kazandırmış.


Ca ya da çai, çay anlamına gelen Çince bir sözcük. Dünyadaki bütün dillere de Çinceden geçmiş. Dolayısıyla Çinliler çai, Türkler çay, Ruslar chay, Persler çay, Araplar şay, Yunanlılar tsai, Japonlar cha olarak yazıp, çay olarak okuyorlar. Ancak batı dillerinde durum biraz farklı. Portekizliler cha, Romenler ceai, Slav ırklar ise cai yazarak orjinaline sadık kalıyorlar. Oysa çaya, İngilizler ve Macarlar tea, Fransızlar the, İspanyollar te, Almanlar ve Finliler tee, Hollandalılar thee, İskandinavyalılar te, İsrailliler teh diyorlar. Aynı kökten gelen bu isimler de bitkibilimde Çin bitkisi anlamına gelen, Latince thea chinensis kavramından türemiş.


Çayın her ülkede farklı bir tadı, farklı bir içimi ve sunuluşu var. Tek ortak nokta, dünyanın pek çok ülkesinde yüzyıllardır var olması. İngilizler 5 çayından vazgeçemiyor. Çinlilerin yeşil çayı, Japonların sencha çayı geleneksel. Kuzey Afrika`da çay, nane aromalı olarak sunuluyor. Ortadoğu`da ise genellikle limonlu tercih ediliyor. Amerikalılar çayı buzlu seviyor. Tibet`te çay, süt, su ve tereyağı ile karıştırılıyor. Ancak, çayı en doğru ve en sağlıklı biçimde sıcak ama kaynatmadan içen, içine herhangi bir tatlandırıcı koymayan, sadece Çinliler ve Japonlar.

Japonya`da çay seromonisi halen sürüyor. Japonlar çay içmeye ve ikram etmeye çok önem veriyorlar. Kaseyi tutuşlarından, çayı karıştırmaya kadar, her hareketin belli bir kuralı var ve tüm hareketlerin bazı zarafet kuralları dahilinde yapılması gerekiyor. Tipik bir Japon evinin bahçesinde sadece çay törenlerinde kullanılmak üzere, özel tasarlanmış “Hoshoan” adı verilen küçük bir ev bulunuyor. Sunulan çay, taze çay yapraklarının öğütülmesiyle elde edilen yeşil çay.


Çay İngilizlerde ise toplumun her seviyesinden insan tarafından rağbet gören bir gelenek olma özelliğini sürdürüyor. Önceleri uzun sabah kahvaltıları ve akşam yemekleri olmak üzere, iki öğünden oluşan yemek kültürleri, akşam üstleri yanında atıştırmalıklarla zenginleşen “5 çayı” geleneği ile dengelenmiştir. Sonra da bu gelenek İngiltere`den tüm dünyaya yayılmıştır. Bu gelenek, İngilizlerin keyif kültürlerinin temel parçalarından biri. Çayın yanında küçük sandviçler ve küçük pastalar yeniyor. Çay limonlu, sütlü ve kremalı olarak fincanla içiliyor.

Rusya ve Türki Cumhuriyetlerde çay geleneğinin gelişimi yüzyıllar önce Çin ile imzalanan ticaret anlaşmalarıyla hız kazanmış. Yüksek maliyetleri sebebiyle bir zamanlar sadece zenginlere ulaşabilen çay, 1790`lardan sonra her eve girebilmiş. Ruslar ve Türki Cumhuriyet halkları çayı semaverle demliyorlar. Bu coğrafyada yaşayan insanların evlerinde semaver gün boyu evin ortasında duruyor ve sürekli kaynıyor. Çay genellikle gümüş kulplu cam bardaklarla içiliyor. Yine bu coğrafyada çaylar şeker, bal veya reçelle tatlandırılarak demli içiliyor.

Genel olarak çoğu ülkede çay sadece bir demlikte hazırlanıyor. Bizde ise 2 parçadan oluşan çaydanlık var. Alt bölümde kaynatılan su, demlikte bulunan çaya ilave ediliyor. Demlikteki çay alttan gelen buhar ile demleniyor. Genellikle ince belli denilen cam bardaklarla içiliyor. En güzel kıvamı berrak ve kırmızı bir ton olan, “tavşan kanı” denilen renginin elde edilmesiyle tutturuluyor. Her zaman şeker, kimi zamanda limon ekliyoruz. Biz çayı kahvaltıda, akşam üzeri yemeklerden sonra, misafirliklerde, her yerde içiyoruz.

Latincesi “Camellia Sinensis” olarak bilinen çay, Türkiye`de sadece Doğu Karadeniz`de, Rize çevresinde yetiştiriliyor. Çay; yaprağın daldaki yerine göre değer kazanıyor. Çayın değeri dal uca yaklaştıkça artıyor. Çayın farklı tat, koku ve rengi yaprağın daldaki yerine yetiştirildiği bölgeye ve yaprağın işlenişine göre değişiyor. Kimisi buruk, kimisi aromalı, kimisi sert çay içmeyi seviyor. Ancak nedeni sorgulanmadan içilen çay, belki de su olmadığı halde susuzluğu giderdiği, alkollü olmamasına rağmen sinirleri yatıştırdığı için seviliyor.

Çayın bu gizemli yolculuğunun ardından, önümüzdeki haftalarda çayın en büyük rakibi kahveyede yer vereceğimi belirtmek isterim...
Bu haber 112 defa okunmuştur

:

:

:

: