Sabahları evden işe giderken özellikle Sn. Mehmet Davulcu’nun radyo programlarını dinlerim.
Kendisi programlarında ayakları yere sağlam basan ve analitik açılımları olan bir yöntem izler.
Bu yüzden de kendisini dinlerken huzurumun bozulmadığı söyleyebilirim.
Elbette aynı şeyi programına katılan misafirleri ve bu tip programları yapan diğer medyacılar için her zaman söyleyemem.
Hatta bazı gazeteci veya medyacı geçinenlerin sesini duyduğum zaman nedense midem bulanmaya başlar.
Hele de misafir olan sendikacı veya siyasetçiyse, program sunucusu da parayı verenin düdüğünü çalan cinsindense, dinlerken acı acı gülümserim.
Sendikacı ve siyasetçilerin bazıları kendilerini akıllı, dinleyiciyi da ahmak sanarak sallayabildikleri kadar sallarlar, cevizcinin çuvalından oynarlar ve bunu ciddi ciddi bir marifet sanarak yaparlar.
Aynısını parayı verenin düdüğünü çalmayı marifet sayan gazeteci ve diğer medyacılar da yaparlar.
İşte bu yüzden de bu küçük ülkede inanılmaz bir medya ve haber kirliliği vardır, bununla siyasetteki kirlilik birleşince, ne çare ki ortaya çıkan son derece çirkin bir durumdur.
Bugün sabahleyin de Sn. Davulcu’nun programına denk geldim, konuğu ise CTP Genel Başkanı Sn. Özkan Yorgancıoğlu idi...
Söylediklerine bazen katıldım, ama bazen de “bu iş bu kadar ucuz ve basit mi a sevgili kardeşim” dedim...
Örneğin...
TC Büyükelçisi Sn. Akça Kıb-Tek’in grevi hakkında yorumda bulunmuş, bu işi yapmak bir büyükelçinin haddine mi düşmüş, bir başka büyükelçi Türkiye’nin içişlerine karışırsa ne olurmuş, hoşlarına gidermiymiş, UBP Hükümeti bu konuda basiretsizmiş, falan filan...
Örneğin...
Sendika grevi ne için yaparmış, elbette birilerine zarar verip de dikkati çekmek için yaparmış, çünkü istekleri varmış ve dikkate alınmak istermiş, zarar gören birileri de elbette olacakmış, bunu önlemek için de hükümet daha önceden gereken tedbiri almak zorundaymış, falan filan...
Sevgili Özkan Yorgancıoğlu ve onun gibi davranan diğerleri acaba milleti hepten ahmak mı sanıyor?
Doğrusu çok merak ediyorum!
Şu memleketin başına her şekilde bela ettiğiniz elektrik santralini buraya getirip kuran Türkiye, dolayısıyla o kurumda çalışan herkese de ekmek kapısı yaratmış olan da Türkiye, a canım kardeşim!!!
Yıllarca Rumdan yarım milyar doların üzerinde elektrik çektik, halktan tahsil edilen ama sadece ve sadece partizanca amaçlarla kullanılan bu paraları iç ettik, şimdi de köşeye sıkıştık, bedelini yaptıklarımıza bugüne kadar göz yumma gafletine düşen halka ödetiyoruz ve biz de CTP olarak bu çarpık düzenin bir parçasıyız, Türkiye’nin gönderdiği paracıklarla maaşlarımızı alıyoruz, hele hele de 13. Maaşlarımızı hiç şikayet etmeden cebimize indiriyoruz, sonra da işimize geldiği gibi siyaset yapıp, günah keçisi yaratıyoruz, Türkiye’ye ya da elçisine yükleniyoruz, Türkiye bütçeye destek çıkmaz da maaşlar ödenemezse bör bör bönürüyoruz, paracıklar gelince sesimizi biraz kısıyoruz, bu düzende suçlu varsa en az UBP kadar biz de suçluyuz diyemedi Sn. Yorgancıoğlu!!!...
Varsın demesin, söylemek yürek ister, cevizcinin çuvalından sallamaya benzemez bu işler, ama biz biliyoruz, görüyoruz!
O santrali Türkiye kurmasaydı herhalde Rum tarafındaki “Kıbrıslı Türkleri Çok Sevenler Derneği” Kıbrıslı Türkleri çok sevdiğinden bize beleş elektrik vermeye devam edeceklerdi!!!
Tesadüfen (!) biri gidiyor CTPli bir belediyeyi ziyaret eden TC Büyükelçisinin burnunun dibine mikrofonu sokuyor ve Elektrik Kurumu’nun grevi hakkında görüşünü soruyor!
Kimse bu münasebetsizliği ve ayak oyunundaki inceliği görmüyor, ama Kuzey Kıbrıs’taki bütün rezillikler ve sorunların çözümü gerektiğinde herşeyi kucağında bulan Elçi bu soruya kendi düşüncesine göre cevap veriyor...
Vay sen misin konuşan!!!
Birileri birkaç koldan bös bös bağırıyorlar...
Kusura bakmayın ama, milleti ahmak yerine koymayı alışkanlık haline getirdiğiniz için birileri çıkar da size ÇÜŞŞŞŞŞŞŞ!!!(bunca yıllık köşe yazarlığı hayatımda ilk kez böyle bir ifade kullanıyorum, okuyucularımdan peşinen özür dilerim) derse gocunmayacaksınız!
Elbetteki ki Türkiye’nin gelmiş geçmiş iktidarları durumun bu hale gelmesinde sorumluluk sahibidirler, ne onlar hadlerini bildiler, ne de biz bildik, özellikle de CTP ve UBP işlerine öyle geldiği için pek bilemedi...
Ama ısrarla kendi payımıza düşen sorumluluğumuzun bedelini halen karşı tarafa ödettirme, beceremediğimiz yerde de kendi kendimize ödettirme inadındayız...
Tıpkı Kıb-Tek ve Tel-Sen grevlerinde olduğu gibi...
Bu ülkedeki elektrik tesisatlarını ve santralleri kuran Türkiye istemiş, UBP hükümeti de çiftliğe döndürülen (ve sonunda batırılan) kurumları da kapsayacak şekilde genel bir özelleştirme kararı almış, Kıb-Tek ise greve giderek halkı cezalandırmış, sonra da “başardık, kazandık” naraları atılmış!!!
Ne güzel, ne güzel!!!
Tam da bize has bir durum...
Kazandık ha! Son gülen iyi güler, görürsünüz kazanmayı!
Parayı veren elbette düdüğü çalacaktır...
Bu işin bu şekilde bittiğini sanıyorsanız çok ama çok yanılıyorsunuz...
Hala bir sıkımlık canımız olduğunu, Türkiye’nin isterse 24 saat içinde bizim çarpık zihniyetimizi yerle bir edebileceğini görmüyoruz, kendimizi bir halt sanıyoruz, kendi elimizle yarattığımız rezil düzende çırpınırken “grev haktır” diyerekten kendi kendimizi cezalandırıyoruz, kendi hakkımızı arayacağız diye kendi insanımızın hakkını gasbediyoruz...
AKP iktidarı bugüne kadar bir sıkımlık canımızı çıkarmadı, sabretti, sadece arada bir söylenen laflarla bizi üzdü(!), ama paracıklar geline üzüntümüz geçiverdi...
AKP iktidarı bugüne kadar neden sabretti, biliyor musunuz?
Kendisinden önceki iktidarların da bugün içine düştüğümüz rezil durumda sorumluluk sahibi olduğunu bildiği ve Türkiye adına bu rezillikten pay çıkardığı için...
Herşeye rağmen, ne olursa olsun, öncelikle biz Kıbrıslı Türkler ayağımızı yorganına göre uzatmayı öğrenmediğimiz, haddimizi bilmediğimiz, söylemlerimizle icraatlarımızı örtüştürmekte samimi olmadığımız, söylemleri sadece lafta bıraktığımız, siyasi partilerimiz ve sendikalarımız sadece ve sadece kendi çıkarını gözeten tarikatlar ve çeteler gibi davranmaya devam ettiği sürece gırtlağımız sıkılmaya devam edecek ve bunun da tek sorumlusu biz olacağız, başkası değil...
Ha, diyeceksiniz ki, memleketteki herşeyin satılmasına göz mü yumalım?
Hiç de değil, zerre kadar çakıl taşımıza da sahip çıkalım, ama ADAM GİBİ ÇIKALIM, işimize geldiği gibi ve birilerini ahmak yerine koyarak, haksız olduğumuz yerde hak aradığımız iddiasıyla başkalarını mağdur ederek, biz batarsak bizimle herkes de birlikte batsın zihniyetiyle değil...
Memleketin ve toplumun her türlü değerine haddimizi de bilerek çıkalım.
Ancak o zaman gerçek haklarımızın ne olduğunu ve neyi savunacağımızı net bir şekilde bilebiliriz.