Büyük usta Nazım Hikmet…

Star Kıbrıs gazetemdeki iki sayfamı, ölümünün 50. Yıldönümü anısına NAZIM HİKMET’e ayırdım. Zaten geçtiğimiz hafta 3 Haziran 2013 tarihinde LİRİK ŞİİR GRUBU, hazırladığı etkinlikle hepimize farklı bir gece yaşattı.
Star Kıbrıs gazetemdeki iki sayfamı, ölümünün 50. Yıldönümü anısına NAZIM HİKMET’e ayırdım. Zaten geçtiğimiz hafta 3 Haziran 2013 tarihinde LİRİK ŞİİR GRUBU, hazırladığı etkinlikle hepimize farklı bir gece yaşattı.
LİRİK ŞİİR GRUBU:
Yıltan TAŞÇI (Ed. öğr.), Merter REFİKOĞLU (Tiyatro sanatçısı), Serkan SOYALAN (tv. spikeri), Cemay Onalt MÜEZZİN (Ed. öğr.) ve Şehbal KÖSEOĞLU (Tarih öğr.) ndan oluşuyor. Toplumda önemli bir eksikliği tamamlıyorlar. Neredeyse her aya düşen etkinlikleriyle ŞİİRİ ve ŞAİRLERİ tanıtıp sevdirmek gibi yüce bir misyonları var.
1998 yılında benim başkalığını yaptığım, keyifli ve ses getiren ŞİİR DOSTLARI DERNEĞİ’nden sonra da ne yazık ki kapsamlı bir adım atılmamıştı. Bugünse şiire gönül verenler, küçük gruplar halinde şiir yolculuklarında bizi buluşturuyorlar… SU ŞİİR GRUBU da bunlardan bir diğeri…
ANMA GECESİ’nde Lefkoşa Belediye Orkestrasının şiirlere eşlik etmesi, harika klasik parçalarla adeta bir konser vermesi de artık alışılmış görüntülerdendi… Gerçekten de harikaydı. Şefleri CAN SÖZER (Öğrencimdi) yönetimindeki orkestra, sahnede heyecanlarıyla pırıl pırıldı…
Program son derece dikkatli hazırlanmış, NAZIM’ın en güzel, en can alıcı düşünce ve duyguları, şiirleri, hayata bakışı ele alınmıştı… TEŞEKKÜRLER LİRİK ŞİİR GRUBU… Bize harika bir gece yaşattınız… Gelecek programınızın da müjdesini verdiniz. Hayatı ve şiirleriyle FİKRET DEMİRAĞ’I ANMA GECESİ…
Nazım Hikmet’in yaşam öyküsünü kendi dizelerinden alalım, isterseniz…
OTOBİYOGRAFİ
1902’de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem…
üç yaşımda Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova’da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka- Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde barış madalyasının bana verilmesini…
verdiler de…
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag’dan Havana’ya
Lenin’i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924’te
961’de ziyaret ettiğim ANIT KABRİ kitaplarıdır
partimden koparmaya yeltendiler beni
Sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim
951’de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52’de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama dururp dururken de yalan söyledim
bindim trene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış
operanın
çoğunluğun gittiği yerlere de ben gitmedim 21’den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçe’mle yasak
kansere yakalanmadım daha
yakalanmam şart değil
başbakan filan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.
(Bu şiir 11 Eylül 1961’de BERLİN’de yazıldı. Nazım Hikmet’in ölümünden iki yıl önce…)
2000 yılında Yakın Doğu Üniversitesi “ NAZIM’I ANMA GECESİ” düzenlemişti. Dün gibi aklımda… Hatta üzerinde NAZIM HİKMET’in fotoğrafı bulunan galiba dev bir pastanın üzerinde mumları söndürmüştük. Aslında fotoğrafı bulabilirsem, büyük bir zevkle paylaşmak isterim.
NAZIM’IN ŞİİR ANLAYIŞI
Nazım’ın şiiri, bir sürgünün insan, toplum ve dünya karşısında direnen tavrını sergiler. Şiirleri tam bir insan manzarası çizer.
ESERLERİ
835 SATIR (1929)
Bu kitabındaki şiirleri toplumcu- gerçekçi şiirlerdir. Kırık dizeler, ses tekrarları, ses benzeşmeleri ile AHENK elde eder.
1922- 1926 yılları arasındaki şiirlerinde çağdaş Rus Şairlerinden etkilendiği anlaşılır.
1925- 1930 yılları arasında toplumcu- gerçekçi dönemi başlar Nazım’ın…
JOKOND ile Sİ-YA- U (1929):
Bu eserinde şiire roman ögeleri sokar… Bu uzun şiirde kişiler ve olaylar vardır. Gerçek bir olay üzerine kurulmuş olmasına rağmen bu destan- masal karışımı bir eserdir.
VARAN 3 (1930):
Yerellik ve taşlama ağır basar. Anadolu gerçekçi bir bakışla anlatılır…
1+1= 1 (1930):
Bu kitabında da hep toplumcu gerçekçi şiirleri yer alır. Nazım’ın bu kitaptaki şiirleri emperyalizm eleştirleridir. Serbest nazımdan çok ölçülü nazma yakındır. Din, gizemcilik, metafizik üzerinde eleştirel bir anlayışla durulur.
Sesini Kaybeden Şehir, Gece Gelen Telgraf, Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, Portreler, Taranta Babu’ya Mektuplar, Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedrettin Destanı, Sesini Kaybeden Şehir…. Eserlerini de saymadan geçmeyelim…
Ölümünden sonra Dört Hapishaneden (1966), Saat 21-22 Şiirleri (1965) Rübailer ( 1966), Memleketimden İnsan Manzaraları ( 1966-67) Türkiye’de de nihayet yayınlandı…
MOSKOVA’DA NAZIM…
Biliyorsunuz geçen yıl, edebiyat toplantısı için MOSKOVA’ya gitmiştim. Star Kıbrıs gazetemde de anılarımı parça parça yayınlamıştım. Anılarımda her zaman çok özel bir yeri olacak…
NAZIM, hayatı boyunca derin acılar yaşar, ama yılmaz… Pek çok büyük insan gibi ölümünden sonra daha doğru anlaşılmıştır, ya da rahatça savunulmuştur görüşleri de demek mümkün elbette… Şiirlerinde memleket hasreti be oğlu MEMED’e sevgisi yürek yakar… KUVA- Yİ MİLLİYE DESTANI da onun Kurtuluş Savaşına armağanı olur.
MOSKOVA- NOVODAVİÇE MEZARLIĞI…
Bir güzel alan… Yemyeşil ağaçların gölgesinde kocaman bir orman… Kocaman bir çiçek bahçesi… Tam da NAZIM’ın istediği gibi… Kayın ağaçları da var… Siyah mermere oyulmuş NAZIM figürü… Ayak ucunda en büyük aşkı VERA… VERA’nın küllerinin gömüldüğü mütevazı, pırıl pırıl siyah mermer… Ellerimizde kırmızı karanfillerle ziyaret edip şiirlerini okumuştuk mezarı başında… Dünyanın her yerinden gelen Türk ve yabancılarla MERHABA demiştik büyük ustaya… Memleketinden koparılmış, gitmesine izin verilmemiş, memleket hasretiyle gözlerini kapamış bir güzel insana…
Onu her şiirinde bir başka tanırız, bir başka severiz…
“ Ve bizden sonra gelenler
Demir parmaklıklardan değil,
Asma bahçelerden seyredecek
Bahar akşamlarını, yaz akşamlarını…”
Derken gelecekte hep güzel şeyler ister. Onun canı yanmıştır, başkasının yanmasın ister. Özellikle çocuklara güzel ve aydınlık günler diler… Hepinizin ezberinde vardır şu dizeler…
“ İnanın:
Güzel günler göreceğiz çocuklar
güneşli günler
göre-
ceğiz…
Motorları maviliklere süreceğiz çocuklar,
Işıklı maviliklere
süre-
ceğiz… “
“ Mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızını…” NAZIM HİKMET

Çok etkileyiciydi gerçekten… Öğrencilik yıllarına dönüyorum, bir an… NAZIM HİKMET’in, YAŞAR KEMAL’in, ORHAN KEMAL’in ve daha nicelerinin okunmasının yasak olduğu yıllar… Edebiyat öğrencisi olarak bile okumamız yasaktı… Kitaplar toplatılıyordu… O günlerden kalma, titizlikle sakladığım kitabı SEVDALI BULUT… Hala kitaplığımda…
SEVDALI BULUT…
Kapağını OĞUZ ARAL’ın resimlediği bir MASAL kitabı… CEM YAYINLARINDAN 1968’de çıkmış. Elbette aslında BÜYÜKLERE MASALLAR… Yer yer resimlerle süslü… Tam bir masal kitabı kısacası… İçindeki resimler FERRUH DOĞAN- OĞUZ ARAL- EFLATUN NURİ imzasını taşıyor… Kitaba baktıkça 1970’li yılları hatırlamamak mümkün değil…
“En güzel deniz:
henüz gidilmemiş olandır.
Em güzel çocuk:
henüz büyümedi.
En güzel günlerimiz:
Henüz yaşamadıklarımız.
Ve sana söylemek istediğim en güzel söz:
Henüz söylememiş olduğum sözdür… “

SEVDALI BULUT’UN ÖNSÖZÜ…
Bence de edebiyat bütün çeşitleriyle masalla başlar, masalla biter. Ama bence de masla, şiire yakındır en çok. Ritmiyle, tekrarlarıyla, lakonikliğiyle, hayaliyle, hasretiyle, dramıyla, trajedisiyle, eşyayı ve insanı işleyişiyle, tabiatta ve cemiyette eşine rastlanmayan ama umutlarımızı, korkularımızı, sevinçlerimiz bütün derinlikleri, bütün genişlikleriyle taşıyan yeni eşyalar, yeni insanlar, yeni hayvanlar yaratışıyla MASAL, elbette en çok şiire yakındır…
……………….önsözün son paragrafı da şöyle….
Bu kitapçıkta büyük Türk folklorcusu BORATAV’ın (PERTEV NAİLİ) ve öğrencilerinin ağzından dinleyip topladıkları bazı masalları kendime göre işledim. Neden diyeceksiniz? O masalları bugünün bazı sorularına karşılık vermeye yöneltmek için masal tekniğinden faydalanarak , masal tekniğini taklit ederek değil, kendim de bazı denemeler yaptım. Benimkileri beğenip beğenmeyeceğinizi bilmem ama BORATAV’ın topladığı masalları beğeneceğinizden eminim.
MASAL dinlemek okumaktan iyidir. Başlayayım anlatmaya: BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ….
Kitabın içinden bazı masalların beğendiğim paragraflarını sizler için seçiyorum…
AZ GİTTİLER UZ GİTTİLER…
Ninemin dizine koyardım başımı. Damarları çıkık, kurumuş, sarı bir kestane yaprağına benzeyen eli başımın üstünde dolaşırdı… Çocukların gözüne uykuyu, YILDIZLI BİR GECEDE GİBİ dolduran masalları bilirdi ninem…
Az gidip, uz gidip dere tepe düz gidip, arkaya dönülüp bakılınca BİR ARPA BOYU YOL gididiğini görmek yok mu; işte bu, benim küçücük kafamın bir türlü almadığı nesneydi…
OĞLUMA MASAL 1-2
… Sen de onun gibi yorulmadan, sen de onun gibi susamadan, sen de onun gibi İNANARAK YÜRÜ oğlum… İnanan sona erer…
Sen de inanmadığına, inanmadığını söylemekten çekinmez, inandığın için taşlanmayı göze alırsan; o yıllardan bir yıl, ülkelerden bir ülkede yaşayan, İYİLİĞİ BİLGİSİNDEN, BİLGİSİ İYİLİĞİNDEN ÇOK ADAM gibi sonsuz gençliğe kavuşursun oğlum…
OĞLUMUN NİNNİSİ…
Uyu yavrum uyu ninni…
Bir gemici gibi yılmaz, bir yapıcı gibi yaratan, bir feylesof gibi bilgili ve bir artist gibi yürekli ol…
SEVDALI BULUT…
Kitaptaki en uzun masallardan bir bu… Sonu şöyle bitiyor…
Tavşan “ Kederlenme boşuna AYŞE KIZ, dedi. İyi insanlar, iyi hayvanlar, iyi bulutlar hiçbir zaman kaybolmaz. Seven ölmez. Bak hele havuza!.”
Ayşe bir de ne görsün? Demin yağan yağmurla, ağzına kadar dolan havuzun üstünde mavi bir kuğu yükseliyor, güneşin altın ışıkları altında…
Sözü uzatmayalım, arası çok geçmeden gökyüzünün maviliğinde BULUT belirmeye başladı yine, tam da eski halini alınca yukardan AYŞE’ye baktı, bahçeye baktı, kocaman bir ağız oldu, yayıldı, gülümsedi, böylece de İYİLER İYİLİK BULDU Nay ülkesinde, kötüler çekti cezasını. Dervişin nay ile anlattığı masal da burada bitti, derviş nayını koltuğuna sıkıştırıp gitti…
KELOĞLAN…
Keloğlanın istediklerini ARAP hemen yapmış. Keloğlan’ın anasını da getirmiş. Ana, oğul, gelin, kedi, köpek uzun yıllar bahtiyar yaşamışlar. KELOĞLAN iyilik etmeye devam etmiş. Padişah Kızı ise, üstüne lazım olmayan şeyleri bir daha öğrenmeye kalkışmamış…
Her masal, bana çocukluğumu hatırlattı… Hem hüzünlendim hem de çooook mutlu oldum.
Yine 1970’li yıllara ait ezberimde kalan
MAVİ GÖZLÜ DEV’den dizeler…
O mavi gözlü bir dedi.
Minnacık bir kadın sevdi.
Mini minnacıktı kadın.
Rahata acıktı kadın.
yoruldu devin büyük yolunda.
Ve elveda! Deyip mavi gözlü deve
girdi zengin bir cücenin kolunda
bahçesinde ebruliii
hanımeli
açan eve…

VASİYETİM
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.

Hasan Bey’in vurdurduğu
Irgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörlerle türküler geçsin alt başından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su
ne kuraklık, ne jandarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
Toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmini çizmeden.

Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe’yle ırgat Osman
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki de farkında bile olmadan.

Yoldaşlar ölürsem o günden önce yani,
-öyle gibi görünüyor-
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir çınar ağacı olursa
taş maş da istemez hani…

Büyük Usta’ya sonsuz saygıyla……

Bu haber 343 defa okunmuştur

:

:

:

: