Bir Meslek Bir İnsan Öyküleri bu hafta antika koleksiyonculuğu yapan Dilek Koraltan ve hikâyesine götürüyor bizleri.
Dilek Koraltan tam bir antika tutkunu. Tabii ki bunda hayatını paylaştığı eşinin de çok büyük bir rolü var. “Esas siz eşimi görün. Ondan geçti bu tutku bana da” diyerek bu konuda ne kadar haklı olduğumuzu adeta kanıtlıyor. Selimiye Camii yakınlarında bulunan dükkânlarından zamanlar arası yolculuğa çıkartıyorlar bizleri.
“15 SENELİK BİRİKİM”
Antika koleksiyonculuğu yapmak ciddi anlamda uzun yıllar boyunca süren bir birikimin neticesinde olabiliyor. Dilek Hanım’da aynı fikirde olacak ki tam 15 yıldır antika parçaları bir araya getirmek için çalışıyor. Ticari bir amaç gütmediğini ısrarla vurgulayan Dilek Hanım, esas amaçlarının kültürümüze ait parçaların ve o parçaların hikâyelerinin genç nesile aktarılması olduğunu ifade ediyor.
“BİR KÜÇÜK TASTAN NERELERE”
Dükkânı gezmeye başlıyoruz Dilek Hanımla beraber. Yerde duran bir kısmı zamanın da etkisiyle oksitlenmiş küçücük bir tas görüyoruz. Eğilip hemen alıyorum tası. Sağı ve solu birazcık eğilmiş ama bir antika meraklısı olarak bunun bir hamam tası olduğunu anlıyorum. Dilek hanım da bunun bir hamam tası olduğunu doğruluyor. “Eskiden anneannelerimiz, ninelerimiz, teyzelerimiz bu tasları da alıp bir kalıp da sabun alıp bir güzel hamama giderlermiş” diyerek açıklamada bulunuyor kahramanımız. O anlattıkça benim burnumda o güzelim beyaz banyo sabununun kokusu duyuluyor. Sanki hamamların o kendine has sıcaktan dolayı buharlı görüntüsü ve sesin yankılandığı o ortamını yaşıyor gibi hissediyorum kendimi. Bu melankolik halimi fark eden kahramanımız gülümsüyor, “Bak gördün mü bir küçücük hamam tası seni nerelere götürdü diyor” doğru söze ne hacet.
“BİZİ MÜZE GİBİ GÖRÜYORLAR”
Pek çok kişinin ziyaret ettiği bu dükkânda herkes kendinden bir şeyler buluyor şüphesiz. “Buraya gelenlerden sık sık duyduğum şeyler, ay bu kaplardan benim büyük teyzemde vardı. Teyzem onların içinde ne yemekler yapardı bize. Ama ben bunlar işe yaramaz diye düşündüğüm için attım onların hepsini” diyen kahramanımız ne yazık ki pek çok kişinin bu nostaljik parçalara ekonomik gelir sağlayacak bir kaynak olarak baktığını ve “bende de bunlardan var getirsem kaça alırsınız?” tarzında söylemlerde bulunduklarını üzülerek anlatıyor. “Bizi genelde müze gibi görüyor insanlar. Hatta çoğu zaman buraya girişte bilet kesin dükkânı müzeye dönüştürün diye çok fazla talep alıyoruz” diyen kahramanımız daha öncede belirtikleri gibi esas amaçlarının kültürümüzün nesilden nesile aktarılması olduğunu belirtiyor.
“ANTİKALAR ARASI MÜTHİŞ KOMPOZİSYON”
Kahramanımız gerçekten çok konuşkan ve sempatik bir bayan. Aynı zamanda çok geniş bir bilgi birikimine sahip. Dükkânın içerisinde bulunan tüm parçaları dikkatle ve özenle gezmeye başlıyorum. Elime eski zamanların kömürlü ütülerinden biri geçiyor. 3-4 yaşındayken anneannemin evinde bu kömürlü ütülerden birini görme imkânım olmuştu. Elime alıp sağını solunu kurcalamaya başlıyorum ütünün. Dilek hanım bu arada yardımıma yetişiyor ve anlatıyor. Bu kömürlü ütülerin kömürlerini mangallardaki kömürlerden elde ederdik. Ütü çok sıcak olduğu zaman sağa sola doğru sallayarak soğuturduk ütüyü diyerek hepimize gerekli açıklamayı yapıyordu. Kahramanımız gerçekten detaylı düşünebilen ve ayrıntılara önem veren bir insan. Bu sebeple dükkânın içerisindeki tüm malzemeler belirli bir kompozisyon eşliğinde sunuluyor. Nasıl mı? Mesela önce bakır kaplar karşılıyor bizi. Bakır kaplar hangi amaç için kullanılırdı? İçlerinde enfes yemekler pişerdi. Yemekler nerede pişerdi? Ocaklarda. Bir bakıyorsunuz kaplardan hemen sonra ocaklar sıralanmış. Yemeğinizi yediniz üzerine en güzel ne gider? Tabii ki bol köpüklü mis gibi bir kahve. Bir bakıyoruz ocağın yanında Kıbrıs’a özgü bir kahve pişirme tezgâhı yerleştirilmiş. Bu kahve pişirme tezgâhını sizlere biraz açıklamak istiyorum. Dikdörtgen biçiminde bir kutu düşünün. Üzerinde soba borularına benzeyen yatay şekilde yerleştirilmiş bir boru var. Boruların bittiği yerde mini minnacık bir musluk var. Dikdörtgen kutunun ortasında içine kum konulan bir plaka var. İşleyiş ise şu şekilde oluyor. Kahveciler mangaldan kömürü alıyorlar ve yerine koyuyorlar. Böylelikle tezgâh içerisinde su ısınıyor. Aynı zamanda ortadaki levha da ısınmaya başlıyor. Sıcak su soba borusu şeklindeki borudan geçerek musluğa geliyor. Kahveciler kahveyi süratle pişirebilmek için sıcak su kullanıyorlar. Musluktan su alınıyor. Kahve çabuk pişmeli ama bir de köpüklü olmalı şüphesiz. İşte bu nedenle bahsettiğimiz ortada duran levhanın üzerinde kumlar ısınmış bir şekilde duruyor. Kahvenin ağır ağır pişmesi ve köpüklü olması bu sayede mümkün oluyor. Gerçekten ben bu ince düşünceye hayran oldum. Umarım sizlerde benim gibi bu fikri beğenmişsinizdir. Dediğim gibi dükkânın içerisinde her şey bir düzen içerisinde sıralanmış. Kahve tezgâhından sonrada tabiî ki kahve fincanları ve tepsiler yer alıyor. Bunlar bir tesadüf değil nitekim kahramanımız kendisi açıklıyor.” Her şey bir bütünlük ve sıra içerisinde olsun istedik o yüzden de en ince ayrıntısına kadar buradaki ürünleri teşhir ederken dikkat etmeye çalıştık” diyor.
“KAPIMIZ HERKESE AÇIK”
Dükkânı dolaşmak bir gün içerisinde tamamlanabilecek bir eylem değil. Ama zamanımız kısıtlıydı. Bu sebeple bazı şeyleri çok fazla inceleyemeden yüzeysel olarak geçmek zorunda kaldık. Kapımız buraya gelmek isteyen, eskileri yad etmek isteyen ve hepsinden önemlisi kültürümüzü görmek, ondan bir şeyler öğrenmek isteyen genç, yaşlı herkese açıktır.” diyen kahramanımıza çok teşekkür ederek mekandan ayrılıyoruz. Eminim ki hepimizin evinde ama bir fotoğraf ama bir çay kaşığı mutlaka eski bir şeyler kalmıştır. Lütfen onları atmak yerine saklayın. Çünkü kahramanımızın da dediği gibi bunlar hep bizim kültürümüz onlara biz sahip çıkmazsak kimse çıkmaz.
Haftaya bambaşka bir meslek ve bambaşka bir kahramanla görüşünceye kadar HOŞÇAKALIN!