Hiç görmediğim tanımadığım, orta yaşlı bir adam, üzerimdeki gazeteci yeleğine baktı baktı, durdu, önümü kesti,
“Sen gazetecisin öyle mi? Nedir o kara tablolar çizen yazıların. Buraları beğenmiyorsan çek git, ne bekliyorsun...” konuşmasına daha fazla tahammül edemeden,
“Sen ne diyorsun, sen kim oluyorsun da bana çek git diyorsun, beni evimden vatanımdan kovacak gücü yetkiyi sana kim verdi. Ben eleştiririm de, yorumlarım da, şikayet de ederim, halkımı bilgilendiririm de, bunlar benim görevim. Asıl sen çek git buralardan, ne işin var benim öz vatanımda” deyince, yüzüme fena baktı ve tekrarladı, “çek git, hepiniz gidiniz, buraları bizim” vurgusu yaparak yürüdü, uzaklaştı.
Gök kubbe, bir anda başıma yıkıldı sandım, sendeledim, etrafa baktım, yakınımızda birileri, bir tanıdık Kıbrıslı var mı diye. Heyhat! Beni yalnız yakalamıştı. Belki de bet ofislerin, pidecilerin, lokantaların, parkların önünde dolaşan sivil bir polis olabilirdi. Kıyafeti kötü değildi. Amele, sıradan işçi, dilenci, falan da olamazdı. Ama kesinlikle Kıbrıslı değildi. Konuşması ve tavırları kendisini ele veriyordu.
Sizi biz kurtardık, nankörler, beğenmiyorsanız, şikâyetçiyseniz, ne duruyorsunuz çekiniz gidiniz bu diyardan pozisyonuna girmişti.
Bir iki yakın dostuma olayı anlatacak oldum. Onlar da bana nasihatte bulundu, “Cevap verme böylelerine, başın belaya girer, dayak da yersin, kimse yardımına koşmaz, bu vatan bizim diyen kabadayılara, süper milliyetçilere bırak o işi.”
Bütün gece uyuyamadım. Sağa sola döndüm, kalktım, çay, kahve yaptım... Bir sigara bir sigara daha... Olmadı olmadı. Uyuyamadım.
Kendi kendime sordum,“Ey Özcanhan, bu muydu nasibin. Bir kez Karpaz yolunda darp edildin. Kendi ülkende, yeni Kıbrıslılar tarafından. On bir yıl mücahitlik, iki yıl ASMİ komutanlığında özel görev yapan, aylarca, yıllarca evini, aileni, vatanını sabahlara kadar nöbet tutarak savunan, eşi ve iki evladı ile bir avuç bulgura, şekere, bir ekmeğe, ayda 30 liraya talim eden, Türklüğün ada üzerinde varoluşuna katkı koyan... Daha güzel ve mutlu gelecek umutlarına kapılan... Başına bu da mı gelecekti...”
Olamaz dedim. Benim evimde bana kimse bu şekilde davranamaz. Bana ki babası, amcaları, komando kardeşleri, kayınbiraderi, eniştesi... Bütün ailesi, yedi sülalesi bu toprakları, Türklüğü savunmuş kişilere bu muamelede bulunulamaz.
Biraz toparlar gibi oldum, düşündüm.
Evet, birçok Kıbrıslı Türk adadan göç ederken Ulu Önder Denktaş, “giden Türk gelen Türk” demişti. Bizleri teskin ettiğini zannetmişti. Ona inanır gibi olmuştum, yıllarca yanında yürüdüm.
Fakaaat, öyle görünüyor ki o da yanıldı. Gidenler, halis muhlis Kıbrıs Türk gençleri, okumuş, kültürlü ama işsiz kalmış kişilerdi. Gelenler ise tam Türk bile olduklarına bin şahit isteyen kişiler. Kimileri Hataylı Arap, Laz, Kürt, Alevi…
Özü soyu Türk, işi gücü, aile düzeni olan insanlar vatanını bırakır da başka diyarlara koşar mıydı? Gelenlerin, hepsi demiyorum ama çoğu, kültür seviyesi düşük, vatan millet sevgisinden mahrum, Kıbrıs Türkünün şanlı direnişinden bihaber, kolay tarafından kısa zamanda zengin olmak düşüncesinde olanlardı. Kendilerine ev, yer, mal mülk, araç gereç tahsis edildi. Yerleştiler, kazandıklarını geri geldikleri yerlere gönderdiler. Zamanla “burası bizim” havalarına girdiler ve işte gördünüz, işittiniz bana ne yaptılar. Utanıyorum, ağlamak istiyorum. Ben buna layık mıydım? Beni ve benim gibi Kıbrıslı öz Türkleri bu hallere düşürenler utansa bari diyorum. Fakat utanmak da işe yaramıyor artık. Ben de size mi desem, acaba, beğenirseniz kalınız, beğenmezseniz çekip gidiniz. Ama nereye? Onu söyleyemem, bilemem. İşte tam zamanı. Yeni zamlar, vergiler, grevler, huzursuzluklar, soygunlar, cinayetler, ırza tecavüzler... Beğenirseniz efendim. Beğenmem demek yok. İster kalınız ister gidiniz. Sakın ola, biz yıllarca bu topraklar, namusumuz, ailemiz ve Türklüğümüz için buralarda savaştık, her acıya, yokluğa göğüs gerdik de demeyiniz. Kimse kimseye milliyetçilik dersi vermeye kalkışmasın.
Yazıklar olsun!