19 Nisan seçimlerinden sonra müzakereler süreci kapsamında yaşananlara kısaca göz atarsak…
Seçimler öncesinde Sayın Eroğlu, Sayın Talat ve Sayın Talat’ın simgelediği, çözüm ve barış sürecine dair her şeyi reddederek, misyonu nedir; vizyonu nedir açıklamadan ve Birleşik Federal Kıbrıs mı; tek egemenlik mi; çok da fazla anlatmadan ama genelde “Masaya oturacağım!” diyerek Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmıştır.
Herkes merakla beklerken, Ban Ki Moon’a Cumhurbaşkanı Eroğlu tarafından yazılan mektubun içeriği ve kullanılan diplomasi dili, dünya konjonktürü gereklerine göre hareket edilecek diye düşündürürken, Sayın Eroğlu müzakerelere başlamak için ilginç ve çok anlamlı (!), kanımca kasıtlı ve taammüden maksatlı bir konu seçmiştir: Mülkiyet!
Bu anlamda Sayın Eroğlu’na, müzakerelere başlamak için seçtiği konu üzerinden eleştiriler yapılırken, “içeriği bilmemesinden, müzakerelere yabancılığından, ola ki danışmanların yanlış yönlendirmesinden, acemilikten vs.” dem vurulmuşsa da, ben böyle düşünmemekteyim.
Sayın Eroğlu, yılların politikacısıdır. Bu ülkenin yönetiminde, bu ülkenin geldiği ve gelemediği her şeyde, kazançlarında ve kayıplarında, bu ülkenin yalıtılmışlığında, ayakları üstünde duramamasında, imzası, etkisi ve yetkisi vardır! Çözümsüzlük için yazılan ve oynanan her senaryoda hem yazar kadrosunda, hem oyuncu kadrosunda yer almıştır. Dile kolay, Derviş Bey’in politik yaşamındaki süreç bir yetişkinin yaşına denk gelmektedir; Allah sağlık ve selamet versin. Derviş Bey’ e acemi denemez işte tam da bu nedenlerle. Derviş Bey müzakerelere başlamak için seçeceği konuyu gayet mantıklı, akıllıca ve kendi düşünsel ve çözümsüzlük ilkelerine uyumlu olarak seçmiştir ve atmıştır kuyuya taşı; varın siz de çıkarın diye seyretmektedir.
İpin diğer ucunda Sayın Hristofyas var ki onu da tanımaktayız. Sayın Talat’ın müzakere süreçlerindeki olumlu ve yapıcı tavrı karşısında, alınan kazanımları kan ter içinde, mecburen ve kerhen, iç politikada sıkışmasına; dış politikada sessizleşmesine karşın el mahkûm diyerek sineye çekmişliğiyle de tanıyoruz. Sevinmiştir mülkiyet kadar derin ve her iki tarafı da gerçekten zorlayacak, oyalayacak, iki adım ileri beş adım geri diye duraklatacak bir konudan hareket edilmesine… Çünkü kendini ifade etmeye ve şimdiye dek kendi kamuoyunun Sayın Talat’a taviz veriyorsun Hristofyas diye kızgınlığına umardır bu durum. E ben yazmıştım, Sayın Eroğlu’nun heykeli dikilecek Güney’e diye… Böyle bir konuda “ben demiştim demek insanın içine sinmese de…”
Sayın Eroğlu çözümsüzlük için yaşamış ve politik kariyerini, yaşamını bu biçimde, kendi ölçütleri anlamında da çok sağlam kurmuş bir liderdir.
Tam yerindedir diyerek bir mesel paylaşmak isterim:
“Tokat’lı Ebubekir Kani Efendi (Ö.1792), Osmanlı divan şairlerinin önemlilerinden biridir. Genç yaşında devlet hizmetinde görev almış, kırk yaşına kadar Tokat Mevlevi hanesinde hizmet görmüştür.
Kani Efendi Silistre de görevliyken voyvoda Alexander'in yanında özel sekreter olarak da hizmet etmiş ve o sıralarda genç bir Rum dilberine gönlünü kaptırmış. Bu sırada yaşı elliye yaklaşmıştır ve aşkı dillere destan olmuş, herkes tarafından konuşulur hale gelmiştir. Güzel kız da onu sevmiştir. Ancak ortada bir sorun vardır: Rum dilber bir papaz sülalesinden gelmekte ve tutucu bir hayat yaşamaktadır. Kani efendi dillere destan olan aşkını mutlu sona erdirmek için kıza evlenme teklif eder, gider babasından ister, ancak nafile, kızın ailesinden zinhar olmaz cevabini alırlar. Sonunda kızın aklına bir çare gelir. Kani' nin Hıristiyan olması. 50’li yaşlara merdiven dayamış olan olgun âşık Kani Efendi zor durumdadır. Ne yapsın? Aşkı güçlü çıkar ve yalancıktan “Hıristiyan oldum.” der. Bunun üzerine kızın babası razı olur ve evlenirler. Adını da “Yani” olarak değiştirdin derler. Aradan aylar geçer, Hıristiyanların perhiz yaptıkları günler gelir çatar, o günlerde Hıristiyanlar et, balık vb. şey yemezler; yerlerse oruçları bozulur, günaha girerlermiş. Kani efendi bir akşam mükellef bir ziyafet hazırlar ve kayınpederini, hizmetinde olduğu Voyvoda Alexander ve hanımının diğer akrabalarını yemeğe davet eder. Perhizli Hıristiyanlara yasak olan her çeşit et, balık vesaire sofraya dizilir. Ahali sofraya oturduğunda yasak olan et ve balıkları görünce şok olur, sevinçleri hüzne dönüşür. Ve kızlarına bu ne haldir diye çıkışırlar. Kızları bir cevap veremez, “Kani gelince ona sorarsınız.” der. Ve nihayet damat Kani Efendi de salona girer. Herkes hışımla ona döner ve bu nedir? Sen de Hıristiyan oldun, bizim perhizli olduğumuzu ve bu günlerde et yemediğimizi bilmez misin diye çıkışırlar. Kani efendi gayet rahat, kendinden emin bir şekilde onlara döner ve şöyle der: 40 Yıllık Kani olur mu Yani? Sizce?