Gelecek garantisi mi dediniz?

Bugün Kıbrıs’ın kara günlerinden birinin, 15 Temmuz 1974 faşist Yunan darbesinin yıl dönümü. Aradan 36 yıl geçti olumsuz etkileri hala Kıbrıs’ın tümünü üzerinde sürüp gidiyor.

Bugün Kıbrıs’ın kara günlerinden birinin, 15 Temmuz 1974 faşist Yunan darbesinin yıl dönümü. Aradan 36 yıl geçti olumsuz etkileri hala Kıbrıs’ın tümünü üzerinde sürüp gidiyor.

Yapanları ve sebep olanları lanetle anıp günümüze dönelim.

Star Kıbrıs’ın dünkü sayısında manşetine taşıdığı konu, günün en çok konuşulan konularından biri oldu. Bizim dünkü yazımızın konusu da aynı içerikteydi.


Konu basın “mensuplarının” gelecek garantilerinin olmayışı… Sanırsınız ki ülkede basın mensuplarından gayrı her kesimin gelecek var! Ne alaka. Bu memlekette sermaye çevreleri ve devletteki siyasi mevkilerde bulunanlar dışında hiç bir kesimin gelecek garantisi yoktur. Bu arada “garanti” sözcüğüyle birlikte kullanılan gelecek sözcüğü de doğru yerde kullanılmıyor. Sırf Sayın Eroğlu öyle dedi diye biz de gazetemizde öyle kullandık. Sayın Eroğlu kendine has üslubuyla konuşması içinde basın mensupları tanımı yerine “basıncılarımız” sözcüğünü kullanırken iş güvencesi tanımı yerine “gelecek garantisi” ifadelerini tercih etti.

Bir meslekte çalışan kişilerin “gelecek garantisi” olması değil, iş güvencesi olması gerekir. Biz de bu yüzden Cumhurbaşkanının kendine özgü ifadeleriyle dile getirdiklerini doğru şekliyle algılamayı tercih ettik.

Sonuçta çıplak gerçek ortada; basın mensupları ya da başka bir ifadeyle gazeteciler maalesef bu ülkede iş güvencesinden mahrum olarak çalışıyor. Bunun yanında yukarıda belirttiğim çok küçük bir iki zümre dışında hiçbir çalışan kesimin iş güvencesi yoktur. Son zamanlarda artık kamuda çalışanlar da bu guruba dahil edilmiş durumdadır. İşte mal meydanda; bakan hükmetmiş iki cümle yazı yazmış ve “artık hizmetinize ihtiyaç kalamadı” diyerek adamı kapı dışarı etmiş.

Kimse bu memlekete ve bu memleketin insanına hizmet etti diye övünmesin … Boş yere övünmüş olur. Bugün sabah evinden çıkıp işine giden hiçbir işçinin yarın işine devam edip etmeyeceğinin güvencesi yoktur. Bir de sıkılmadan özel sektörün gelişemediğinden yakınırlar. İşte gelmiş geçmiş tüm yönetimlerin yarattığı eser ortada!

Kendilerine “Ekonomik Örgütler Platformu” adını yakıştıran sermaye örgütleri, dün bir bildirge yayımlayarak hükümetten “reformlara” devam etmesini istedi.
Emeğime acımayıp tüm haberi okudum. İçerikte bazı doğrular olduğunu yok saymıyorum. Örneğin kamu yönetiminde reforma ihtiyaç olduğu ve sermaye örgütlerinin ifadesiyle “verginin tabana yayılması” gerektiği doğrudur.


Ancak sermaye örgütlerinin bildirgesinin geneli ülkedeki yıkım halinin acı faturasının toplumun alt katmanlarına ödettirilip “yeni bir düzen” ifadeleriyle anlattıkları daha çok kazanacakları bir yapı oluşturulması talebini içeriyor. En azından ben öyle anladım.
Sermaye örgütlerinin “reform” diye ileri sürdüğü önerileri içinde bir tanesi dikkat çekicidir; “kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınıp verginin basitleştirilerek tabana yayılmasıyla ilgili reform…”

Kayıt dışı ekonominin kayıt altına alınıp vergilendirilmesini kim istemez? Hemen söyleyeyim, hiçbir çalışan kayıt dışı çalışmak istemez. Ama çalışanların önemli bir kesimi hala kayıt dışıdır. Peki ama neden? Nedeni çok açık; çünkü işveren öyle istiyor da ondan.
Kendine “Ekonomik Örgütler Platformu “adını yakıştıran sermaye örgütleri kabul etmelidirler ki. Bu ülkede kayıt dışı ekonomi varsa bunun sorumlusu bizzat kendileridir. Kıbrıs’ın Kuzeyine bir vergi cennetine çevirenler şimdi kalkınmış vergini tabana yayılmasından söz ederler!

Buradan soruyorum; o bildirgenin altında imzası olan kişiler, kendi işletmelerinde çalışan işçilerin sosyal güvenlik yatırımlarını gerçek ücretleri üzerinden mi, yoksa asgari ücret üzerinden mi ödüyorlar?

Bu ülkenin Çalışma Bakanı dahi biliyor ki, özel sektörde çalışan işçilerin ezici çoğunluğunun sosyal güvenlik yatırımları asgari ücret üzerinden yatırılıyor. Bu durumda bordro üzerinde asgari ücret kadar maaş aldığı görünün bir işçinin vergi vermesi de söz konusu olmuyor. Böylesi yaygınlıktaki bu uygulama yüzünden işçilerin sosyal güvenlikleri en düşük şekilde yatırılarak hakları çalınırken devlet de vergisini alamıyor.

Hem işçiler hem de devlet kaybediyor. Kim kazanıyor dersiniz? Elbette ki işveren kazanıyor.

Hem işçinin sosyal güvenlik yatırımının önemli bir kısmı hem de devletin alması gereken vergisi işverenin cebinde kalıyor.

Ben de, sermaye örgütlerinin bildirgesinden yukarıya alıntı yaptığım talebine katılıyorum. Kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına alacak yeni bir düzen istiyorum. Haydi hep beraber bunu yapalım. Var mısınız?

Bu haber 249 defa okunmuştur

:

:

:

: