Türkiyeliler çalışırken, Kıbrıslılar ne yapıyordu?

Üstadımız Eşref Çetinel, en beğendiğim yazarlardandır. Öyle “reklâm” diye yazı yazmaz. İçi dolu satırları, cümleleri vardır.

Üstadımız Eşref Çetinel, en beğendiğim yazarlardandır. Öyle “reklâm” diye yazı yazmaz. İçi dolu satırları, cümleleri vardır. Çıkar kokmaz. 18 Haziran’da Halkın Sesi’ndeki köşe yazısında, “Bazen çocuklar meram anlamaz” başlıklı bir yazı yazdı. Kıbrıslı Türk olarak, müthiş bir analiz yapmış! Biz yazsak, “garasakal gonuşma sen” derlerdi, sağ olsun Üstadımız yazmış, bizim de altına imzamızı atmak düşer. İşte o bölümler… “ (…) 1974’den beridir çocuklara anlatıyoruz, diyoruz ki; Siz “bir tekini aramızda görmek istemiyoruz” diyerek 1974’ten beridir yollarda, bellerde protesto yürüyüşleri ile zaman öldürürken, o TC’den kayan nüfus bu memlekette sadece inşaatlarda sömürülen, evlerde temizlik işleri yapan, Kıbrıslının yanında boğaz tokluğuna çalışan insanlar olarak “tevekkel ya Allah” deyip tevekküle yatmadılar. Susuz topraklara terlerini akıttılar, ürettiler, üretici oldular. Çıraktılar, az biraz sermaye biriktirip kendi işlerinin sahibi oldular. İşçiydiler, işletmeciliğe çıktılar. Toptancı da oldular, esnaf, zanaatkâr da. Lokantaları da ellerine geçirdiler, küçük ölçekli sanayi ticareti de. Ve artık gettolardan çıkıyor apartman katlarına yerleşiyor, kendi evlerini satın alıyor, araba sahibi olurlarken bu memleketin “çalışıp kazanan müteşebbisleri” durumuna geliyorlar. Yani bu topraklara saldıkları köklerinin üzerinde büyüyüp yeşermiş dallarından meyvelerini toplamaya başladılar...”


Çetinel yazısının arasında ise, “Ya biz (Kıbrıslılar) ne yapıyorlar?” sorusunu soruyor ve “Bu insanların kimliği üzerinden siyaset! Nitekim bunun yansımaları özelleştirmeler olayında yaşanıyor. KKTC’nin zengin patronları “ticari ortaklıklar” oluşturmaktan kaçınıp bireysel çıkarlarından kopmazlarken, bir yandan da kapalı toplum ekonomisinin rekabetsiz ve kayırmacı desteklerinde “hep bana” sistemini devam ettirmek istiyorlar! Ki Güney karşısında bile yenik durumdadırlar! Dolayısıyla yarattıkları ekonomik boşluklara sürekli dışladıkları, istemeyiz dedikleri Türkiyeliler ve Türkiye sermayesini sokuyorlar sonra da “gitti vatan elden” diyerek dövünüyorlar! Bu yakınmalar adeta Kıbrıslılık ispatının modası oldu! Oldu ama bu “TC sultası” dedikleri, azalacağına sayelerinde arttı! Çünkü “onlar” işlerine güçlerine bakıp çalışırlarken bizimkiler yollarda yürüyüp taban şişiriyorlar! Ve hızla asıl olacak olana koşuyorlar. Günü geldikte tek seçimle “Meclis” olmaya(…)”





Orda bir köy var uzakta!

Hafta sonunda Yazı İşleri olarak Yeşilırmak bölgesine çıkarma yaptık.
Editörümüz Gözde Akben ve arkadaşlarla güzel bir “haber gezisine” çıktık.

İyi de ettik.
Uzun zamandır, Yeşilırmak’a gitmek istiyordum.
“Kapı açıldı, Yeşilırmak ne kazandı?” sorusunun yanıtını “yerinde” almak istiyordum.

Muhabirimiz Pelin Şahin, Yeşilırmak Muhtarı Ersoy Köycü’yü aradı, planlar yapıldı.

Köye yola çıktık.
Muhtarın da isyan ettiği gibi, Yeşilırmak’la ilgili yol boyunca bir tabela bile görmedik.

Anlayacağınız çok yalnız bir köy var orada!
Köye vardığımızda, önce muhtarlığa uğradık.
Muhtar Köycü bizleri karşıladı.
Kahveler içildi, sohbet başladı.
Muhtara bir dokunduk, bin ah işittik.
Çaresizlikten, hükümetin kendilerini yalnız bırakmasından,
Lefke Belediyesi’ne bağlanmanın getirdiği sıkıntılardan konuştuk.
(Bunları haberimizde geniş olarak okuyacaksınız.)

Sonra geldi sıra “kapı”ya…
“Buraya gelen turist sayısında azalma oldu” dedi muhtar.
Anlatmaya başladı bir bir!
“Kapının açılmasından sonra çok yoğun bir trafik bekliyorduk ancak kimse gelmedi.”

“Bizler kaderimize terk edildik, unutulduk.”
“Rumların amacı yolu kısaltmaktı.”
İşletme sahibi Gazanfer Doğramacı da, “KKTC’ye açılan kapıların hiçbirinden fayda görmedi bu devlet” diyor ve ekliyor, “Kapı açıldı. Rum, Yeşilırmak’ta hiç durmuyor. Pervasızca geçiyor. Köylü pişman.Kapı açılmadan önce üç-beş Türk müşterimiz olurdu, onlar da Rum tarafına gidiyor…”
Durum bu kadar içler acısı!

Kapı açıldıktan sonra Rumlar rahat bir nefes aldı.
Lefkoşa’ya yarım saatte ulaşma “amacına” erişti.
Türk tarafında ise bir gelişme yok…
Yeşilırmak’ın içinden Rum sınırına kadar “AB standartlarında” bir yol varken, Yeşilırmak-Gemikonağı arasında “toprak” yoldan beter bir yol var.
Bakımsız, delik deşik, yamalı…
Önceki gün Afrika’dan Erdoğan Baybars, ne güzel yazmış…
Yeşilırmak’tan Pirgo’ya gidişini anlatıyor.

Diyor ki, “Bakımsız, düzensiz, pis ve dağınık Türk köylerinden geçip gelmiştik. Bekliyordum ki, bucağa sıkışmış, çıkmazda kalmış bu Rum köyü de, en azından bizimkilere benzesin biraz. Hayır. Tertemiz ve bakımlı…”
Çok net ve doğru anlatmış Baybars.
Kapıyı açtık ama elimiz boş kaldı…

***

Muhtarı dinlerken Ekonomist Ergül Ekici, söze girdi.
Ekici’nin de söyledikleri önemliydi.

Ekici diyor ki, “Hükümet bizi üvey evlat olarak görüyor…”
Bu sözü Güzelyurt’tan itibaren duymak mümkün.
“Üvey evlat” sözünün “devletimiz arkamızda” sözüne dönmesi için mutlaka bir çaba harcanmalıdır.

Hükümette görev yapan bölge bakanları ve milletvekillerine yönelik ciddi eleştiriler var.
Bizce, halkı dinlemekte fayda var.
Yoksa güneş Güzelyurt’tan sonra “doğmayabilir…”


Günün Sözü: Kıskanç insanı rahatsız etme, zaten kendisi rahatsızdır! (Martin) Yani herkes kendi işini yapacak, dedikodu değil (S.K)
Bu haber 1959 defa okunmuştur

:

:

:

: