Sendikal anlayış sonuçsuz hırçınlığa dönüştüğünde

Memleketimizin ve toplumun içine düştüğü ruh halini ve çarpıklıkta kural ve sınır tanımayan zihniyetleri tanımlayacak terimleri sözlükten bulmak artık hiç kolay değil.

Memleketimizin ve toplumun içine düştüğü ruh halini ve çarpıklıkta kural ve sınır tanımayan zihniyetleri tanımlayacak terimleri sözlükten bulmak artık hiç kolay değil.
Hafta boyunca gündeme düşen haberlere baktığımda, itiraf edeyim ki, moral bozukluğum artık olmuyor, gördüklerime, okuduklarıma, duyduklarıma da şaşırmıyorum…
Örneğin, Cumhurbaşkanı’nın bir bankadaki hesaplarının deşifre edilmesine hiç şaşırmadım ve hem kendisinin hem de ailesinin yurt içi ve yurt dışındaki (eğer varsa) diğer bankalardaki hesaplarının da deşifre edilmesini bekledim…
Neden mi?
Nedeni belli, Kıbrıs görüşmeleri bir sonuca doğru gidiyor ve UBP denen, son genel seçimlerde bir umutla, belki geçmiş hatalardan ders alınır da KKTC içine düştüğü bataktan son anda kurtarılır umuduyla desteklediğim ve sonra da umudumu hepten kestiğim parti, kaçınılmaz bir çöküşe doğru hızla gidiyor, aslında hakettiğini buluyor…
Belli ki birilerinin gündemi değiştirmeye, iç hesaplaşmalarını ön plana çıkarmaya ve Kıbrıs görüşmelerini kösteklemeye ihtiyacı var ki zamana oynasın!
Sn. Mehmet Ali Talat ve tayfasının Rum tarafıyla yüzlerce kez görüştüklerini ve hemen her görüşme sonrasında Rumlara ve özellikle de AKEL’e, hani şu eski yoldaşlarına, basın yoluyla verip veriştirdiklerini ve yıllarca havanda su dövdüklerini ve bu süreçte yaşananları da mutlaka hatırlarsınızdır, unutanlara ise bir hatırlatma olsun…
Özellikle de son aylarda ortaya çıktığı üzere, Sn. Derviş Eroğlu’nun Cumhurbaşkanlığı döneminde görüşmeler süreci ise, beklenenin aksine hiç de Sn. Talat dönemindeki gibi olmadı, birileri devreye girdi ve iki başkanın elindeki insiyatifleri asgariye indirdi, görüşmeler ite kaka da olsa bir şekilde devam ettirildi, her iki lider de iç politikadaki söylemlerinin tersine giden bir çizgide süreci devam ettirmek ve sonuca doğru gitmek zorunda kaldı.
Diğer taraftan, kendi partilileri dahil, sarfettiği tüm toplumu aşağılayan, tüm topluma doğrudan küfreden şu malum “geri zekalı” sözlerinin arkasından fazla zaman kaybetmeden, Kıbrıs Cumhuriyeti kimlik ve pasaportları edinme konusunda Kıbrıs Türkünün TC medyasında “Rum işbirlikçisi” pozisyonuna düşürülmesine neden olan söylemleri dolayısıyla artık adı herkes tarafından nefretle anılan bir şahsiyete dönüşen Dışişleri Bakanı Hüseyin Özgürgün’ün hala o koltukta nasıl oturtulduğu da toplumun ve medyanın merak konularından biri…
Yaşlılıktan dolayı artık bir ayağı çukurda olan eski bir Rum bakanın KKTC sınırları içerisinde edindiği ithal turistlerimizle “doğaya aykırı cinsel münasebet” nedeniyle hapsi boylaması ise sanırım Rumlar tarafından hiç de hoş karşılanmayacak bir haber olarak tarihimize geçmiş bulunmakta…
Bir başka konu ise, Türkiye’den adaya gelen “turistlerimizin” soygun, ırza tecavüz, gasp, cinayete teşebbüs gibi en iğrenç suçları hiç bıkmadan, usanmadan ayaklarının tozuyla işlemeye devam etmeleri ve bu arada tedbir olarak bu konularda kafasını kuma gömmeyi tercih eden bizim “hödlemiş hökümetin” taraftarcıklarına habure arsa dağıtımına devam etmesi, arsacıkları alanların ise ağızları kulaklarında kameralara poz vermeleri…
Lefkoşa Belediyesi’nin koridorlarında mafyanın dolaştığı haberleri de doğrusu çok komiğime gitti, mafyavari işlerin memleketin her köşesinde ve envai boyutta yapıldığı bir ortamda zavallı Lefkoşa Belediyesi’nin günahı neydi sanki!!!
Herşeyiyle anormal olan bir düzende bir başka anormallik daha olması normal değilmiş gibi!!!
Gördüğüm haberler arasında en “matrağını” da en sona saklayım dedim…
Sendikal oluşumun bir hak ve olması gereken bir oluşum oluşum olduğuna yürekten inanmama rağmen bizim memleketteki sendikal hareketlerin samimiyetine ve rolüne hiçbir zaman tam olarak inanmamışımdır ve geldiğimiz günde ülkenin bu hallere düşmesinde özellikle bazı sendikaların ve sendika başkanlarının başrolü olduğu için geçmiş yazılarımda da bu konuda oldukça çok eleştiri yapmışımdır.
Konuya girmeden once belirteyim, bu konuda ne kadar haklı olduğumu savunmak gibi bir derdim de yok, tarih bunları nasılsa not düşüyor ve düşmeye de devam edecek ve basına yansıyanlar da şahitliğini yapacak…
“En matrak” habere gelince…Kamu-Sen Başkanı Mehmet Özkardaş, KTAMS Başkanı Ahmet Kaptan ile bir kavgaya tutuşmuş durumda…Ve ben de olabildiğince geçmişe uzanarak, geçmişte sendikal olaylarla ilgili basında çıkanları gözden geçirdim, hafızamı da biraz zorlayarak bazı sendikacılarla siyasiler arasında geçen ve bana birinci elden aktarılan pazarlıkları anımsadım…
KTAMS’ın Başkanı Sn. Ahmet Kaptan’a bütün kamuoyu önünde en sert tepkiyi koyan şahıs belki de benim, ama bu tepkim kendisinin olaylara karşı, özellikle de KTHY olayına karşı olan duygusal yaklaşımlarını eleştirmeye yönelikti, kesinlikle şahsını veya sendikal ideolojisini eleştirmeye yönelik değildi...
Fakat ülkedeki sendikal hareketin sürecine baktığınızda sendikal hareketin bölücüleri arasında ilk aklınıza gelen kimdir, en kritik anlarda çark eden ve toplumsal kazanımları değil de şahsi kazanımları ön plana çeken kimdir, hangi sendikadır, bol bol lafazanlık yapıp da tarihsel süreçteki en kritik anlarda kendi tezlerine aykırı davranarak toplumsal kazanımlara takoz koyan kimdir, sarı sendikacılık olgusu hangi sendikada vardır diye bana sorsalar ve bu sorulara duygusal bir cevap verecek olsam hiç tereddütsüz ilk aklıma geleni söylerim ve Kamu-Sen’dir derim,
Fakat bu gibi durumlarda bir kurumun kurumsal varlığının asla suçlanmaması ve kurumsal yapılara karşı önyargılı olunmaması gerektiğini, esas sorumluların kurumların kurumsal yapılarının olmadığını da bilecek durumdayım…
Dahası, özellikle sendikalar söz konusu olduğunda, hangi sendikanın hangi uçta yer aldığını da bu küçük memlekette toplum olarak bilecek durumdayız…
Bir çarpıklık söz konusu olduğunda esas suçlanması gerekenler, bir kurumsal yapıda ellerine verilen yetkiye ihanet edenler, o kurumun kurumsal varlığına ihanet edenler, kurumu çiftliği gibi kullananlar, kurumsal menfaatleri değil de şahsi menfaatlerini ön planda tutanlar, sadece kurumunu değil de tüm toplumu ilgilendiren konularda kendi menfaat beklentileri dolayısıyla çarkın dişlilerini kırarak gücü zayıflatanlar, bulundukları mevkileri kendi çıkarları için harisçe kullananlar, güç zincirini kopartanlar, elde etmeyi beklediği avantalara karşılık kapı kapı dolanarak ve avuçlarını ovuşturarak UBP borazanlığını yapanlar, enayi yerine konduğunu anlayınca ve beklentileri konusunda çuvallayınca da bas bas bağıranlardır…
İşin ilginç yanı, bütün bunları yaparken de hiç utanmadan “kabak doğramaya” ve yaratılmasına çanak tuttukları düzeni de bol palavralı salvolarla eleştirmeye devam ederler…
Hem kel hem fodul, hem suçlu hem de güçlü, hem utanmaz hem de yüzsüz olabilme marifetlerini bir bütün olarak becerebilmenin herkese nasip olamayacağını da böylece, ustaca ispat ederler…İyi ki de olmaz!
Bu gibiler bir türlü yapışıp kaldıkları koltuklardan gitmeyi de bilmezler, bilmezler çünkü kendilerini o koltuğa taşıyan sistemi o şekilde düzenlemişlerdir ki çarpıttıkları sistemin suyu çıktığında akan pis suların formatı değişir, bunların popolarını koltuğa yapıştıracak bir “halis muhlis Kıbrıs Türk malı, ENTRİKA marka” zamka dönüşür…
Ve…Bunların çarpık zihniyeti, bencilliği ve harisliği yüzünden hem kurumların saygınlığı erozyona uğrar, hem de tüm toplum ve ülke tarihin bir daha asla kendilerine vermeyeceği bir fırsatı daha kaçırmış olur…
Sonra da bildik klasik yöntem uygulamaya konur…Bol bol lafazanlık yapılır, sorumluluk
ve suç başkasına atılmaya, günah keçileri yaratılmaya çalışılır, ama tarihin çöplüğüne er ya da geç gidileceğinin hesabı asla yapılmaz…
Unutulmasın ki bu küçük memlekette herkes birbirini tanır ve kapalı kapılar ardında yapıldığı ve gizli kaldığı sanılan “kurtlar sofrası” pazarlıkları da anında ve naklen yayınlanır, hiçbir gerçek sonsuza kadar gizli kalmaz, kalamaz…
Hatırlatalım Sn. Mehmet Özkardaş, belli ki unuttunuz, yıllarca başrollerinden birini paylaştığınız bu filmi özellikle son onbeş yıllık süreçte çok gördük ve midemizi fazlasıyla bulandırdı,
“mide bulantısı” konusunu daha sert ifadelerle yazmak isterdim ama toplumsal paylaşımlar sözkonusu olduğunda insani ve ahlaki sorumluluk kalemime ancak bu kadar izin veriyor…
Ve yine hatırlatayım…ayak patırtısı çıkarmakla yaratılan erozyon ortadan kaldırılamaz çünkü tarih, satır aralarına not düşülenleri unutmaz ve aktörlerini hep hatırlar, hatırlatır da…
Kurumların saygınlığı şahsi kavgalara alet edilemez, kurumsal mevkiler de şahsi kavgalar vermek için değildir…
Ve son olarak hatırlatayım, iki satır yazarken veya söylerken laf cambazlığı yapmaya niyetlenecek ve “edebi ustalığını” kamuoyunun önünde ispatlama gayretine girecek olanlar… bir zahmet ortaokul-lise sınıflarına geri dönsünler ve biraz daha “Türkçe sözlü ve yazılı anlatım” dersi alsınlar, derslerini bu sefer iyi çalışsınlar, topluma akıl vermeye kalkışmadan önce en azından bu konuda tekrardan geçer not almaya baksınlar…
Memleket batarken batırılmasına çanak tutanların saçma sapan zırvalarını dinleyecek halimiz yok artık!
Bu haber 166 defa okunmuştur

:

:

:

: