Okuduklarımız, yazdıklarımız, dinlediklerimiz, izlediklerimiz, hepsi de bizi yaşamla buluşturan temel etkenler, bunu biliyoruz.
Belki de bilmediğimiz şey bu etkenlerin bizdeki değişimleri nasıl ve hangi sırayla ve hatta sistematik ile gerçekleştirdiğidir.
Okumak mesela nefes almak gibidir. Kendi dünyanızın renklerinde, kendi seslerinizde ve kelimelerinizin imge gücündeki duruşunda, okumak yaratmaktır bir şekliyle. Kitabınızdaki kahramanı siz yaratırsınız. Sesini siz duyarsınız çünkü ve o kahramanın bakışlarındaki sevdayı da anca sizin kalbiniz görebilir.
Okumak yaratmaktır, yazarın kendi aklından, fikrinden çıkan kelimeleri, siz kendi aklınızla, fikrinizle ve gücünüz yettiğince yeniden yaratırsınız. Bu nedenledir ki okumak önemlidir. Ve bu nedenledir ki kimilerine göre okumak tehlikelidir!
İlk zamanlardan itibaren kumbaraya para atmak gibidir okumak, bilgi biriktirmektir, yarattıklarınızla yeni bilgiler oluşturmaktır. Biriktirdiğiniz şey fikirdir kumbaranızda. Birilerinin ömrünü verdiği aklı biriktirirsiniz. Belki de adını bile duymadığınız bir halkın hayatına, özgürlük mücadelesine sahip çıkan anılar biriktirirsiniz. Ve ummadığınız anda bir bilinç gerektiren tepkilerinizin de kaynağıdır bu birikim. Okumak yolunu bulur ve nerede nasıl destek vereceğini hesaplar okuyana.
Eski bir Türk filmi vardı birkaç gece önce, gözüm ilişti; izledim biraz. Konu bir işçi çocuğuydu ve o çocuk çok zor koşullarda eğitimine devam ediyordu. İlkokulu pek iyi dereceyle bitirdi bu çocuk ve ona hediye edilen kitap “Benim Üniversitelerim” kitabıydı mezuniyette. Maksim Gorki’ nin temel yapıtlarından bir şahaneydi çocuğa hediye edilen.
Film, 78’lerin Türkiye’sinde geçiyor ve anladığım kadarıyla da bilinçlenme mücadelesi içindeki bir toplumu sorguluyordu. O dönemlerde Gorki “yasak” yayınlardandı ve ciddi bir yaptırımı vardı “yasak yayın” bulundurmanın; okumanın, dağıtmanın, çoğaltmanın…!
Baskı altında tutulmak istenen her şey sürecin pusulasında kendine akacak bir damar bulur ve genelde de güçlenerek yatağına sığmaz.
O zamanların okuma alışkanlıkları da bu yoğunluğu yansıtırdı. Kitap azdı; pahalıydı, bulmak da ayrıca zordu. Mutlaka gazete kâğıdıyla kaplanırdı ki dışarıdan belli olmasın. Gözaltına alınma süreci yaşamış olanlar bilirler, hemen hemen herkes evinde, bahçesinde, kömürlükte kitap saklamıştır ya da elinden çıkaramayanlar eskinin banyo kazanlarında mecburen kitap yakmıştır.
Bir de en önemlisi, “Halk Eğitimi”ydi okumanın okutmanın temel işlevi.
Halk eğitilmezse bilinç oluşmaz. Halk size sahip çıkmazsa fikirler işlemez. Halk yanınızda ve mücadelenizde yer almıyorsa yalnızlık yıldırır sizi.
Düşünüyorum da şimdiki halde çok rahat bir yapı var hayatlarımızda. Kitaplar o kadar ucuzladı ki sakız fiyatına satılır oldu. Yasaklama kalktı. Erişim kolaylaştı hatta evinize getirtme şansınız var, “kapıda teslim”.
Peki, ama kaç öğretmen, ilkokul düzeyini bırakın lise ve/veya üniversite düzeyindeki öğrencisinin başarısını kutlamak adına kitap hediye ediyor?
Kaç öğretmeni Gorki’yi de okumuş olarak mezun ediyoruz okullarımızdan?
Kaç insan yetişkin eğitimi kapsamında kitapların düşleriyle ve yaşanmışlıklarıyla buluşabiliyor?
Biz hangi sistemin kalıpları ve dogmaları içinde, Halk bilincinden söz etmeye çalışıyoruz?
Dünya değişiyor ve dönüşüyor; fikirler çoğalıyor ve elbette ki olması gerektiği gibi günümüzün değer yargılarına göre şekilleniyor. Erk sahiplerine rağmen ve erkin dayatmalarının da farkında olarak bu fikirler yeniden yapılanma ile yön buluyor.
Ama tüm bu yoğunluk ve süreç içinde aslolan bazı şeyler var ki değil değer kaybetmek, değişmek tam tersi bir şekilde daha da önemli, bir hal alıyor.
Temel payda insanlık ve insanlığın varlığıdır. Temel payda halk için halk adına çalışmaktır.
Şimdi tam da bu noktada sormak gerekir, halkın oylarıyla halk için çalışma adına hükümet edenlere; halkın yaşamı, eğitimi, refahı için ne yapmaktalar?
Halk eğitiminden korkmayınız “efendiler”…