JOANNE HARRIS / ”LOLİPOP PABUÇLAR”
The Lollipop Shoes,”LOLİPOP PABUÇLAR” sizi kendi atmosferine hızla çeken bir roman.
Vianne, kızları Rosette ve Annie ile birlikte kaçmakta oldukları geçmişlerinden kurtulmak için Paris’e gelip Montmartre’nin parke taşlı sokaklarında bir eve yerleşirler. Bir çikolata dükkânının üst katında kendilerini mutlu hissetmeseler de göze batmadan sessiz bir yaşam sürdürmeye başlarlar. Yaşamlarını altüst eden fırtınalar ve kaçışlar artık dinmiştir, en azından şimdilik...
Altın Kitaplar tarafından yayınlanan, bir JOANNE HARRIS romanı olan ”LOLİPOP PABUÇLAR” Deniz Plaza kitap bölümünde romanseverleri bekliyor.
Birol ÖZTER / ” Psikolojik harp kıskacında Tarihin Tahribi”
Birol Özter’in Kıbrıs Türk’ünün yıllarca süren, milli mücadele tarihini yeni nesillere anlatmak üzere kaleme aldığı kitabı ” Psikolojik harp kıskacında Tarihin Tahribi”, son derece ilginç noktalara dikkat çekiyor. Özter kitabın’da, “Sözde barış adına tarih kitaplarının içerikleri saptırılmış. Çocuklarımıza Katolik ve Ortodoks mezhepleri arasındaki farklılıklar tartışırılıyor, islamiyette kaç mezhep olduğu değil! Kıbrıs Türk Tarih kitaplarında olduğu kadar, Ne Rum tarih kitaplarında ne de din kitaplarında bu kadar çok papaz resmi göremezsiniz.”. KKTC, Türk ya da Türklük, Anavatan, Yavruvatan gibi sözcükler dışlanarak, “Kıbrıslılık” kullanılmıştır. “ diyen Özter’in kitabı ” Psikolojik harp kıskacında Tarihin Tahribi” Deniz Plaza’da meraklılarını bekliyor
AŞKA FİLOZOFİK BAKIŞ
*Arhtur Schopenhauer’a göre kişisel hayat, kaçınılmaz olarak ölümle son bulacak olan bir trajedidir.
*Filozoflar, aşkı genellikle felsefenin dışında tutmaya çalışırken, felsefe tarihinin en kötümser adamı Artur Schopenhauer felsefeye aşkı karıştırdı
Bir gün hayatımızın sonuna yaklaşırken geriye dönüp baktığımızda; şikâyetlerle, farkında olmadan, tadına varmadan yaşadığımız bu anların aslında, tüm bir yaşamımız olduğu ve tüm kavgalar, savaşlar, yalanlar ve sadece kendi sorumlu olduğumuz ‘ölü zamanların’ toplamında kaybettiğimiz anlardan geriye kalan ‘her şeyin bir sonu olduğu gerçeğiyle’ karşılaşacağız. Oysa, bazı şeyleri olduğu gibi kabullenmek, yalnızlığına ve yüreğindeki yaşama hevesine sarılmak adına acılarla sevebilmek hayatı, ne güzel. İşte bu yaşam yolculuğunda ‘anlamlı bir soluk’ felsefeyle tanışmak, bir mana arayışına ışık tutacak düşünürlerden Arthur Schopenhauer’la kesişti sanart okuyucularının bu hafta yolu, bilmeyenlerle paylaşmak bilenlerle de yeniden hatırlamak adına onun gerçeklerini…
İRADE VE ACI
1788'de Almanya'nın Danzig kentinde doğan Alman filozof ve düşünür Arthur Schopenhauer, Felsefe Tarihi'nde irrasyonalist ve karamsar düşünürü olarak biliniyor.
“Hayat üzücü bir şey, onu, sırrını çözmek için harcamaya karar verdim” diyen düşünürün en ünlü yapıtı henüz 30 yaşına varmadan 1818’de yayınladığı ‘İstenç ve Tasarım Olarak Dünya’ ile gördüklerimizin ardında yatan esas var olanın İstenç (irade) olduğunu ileri sürüyor ünlü filozof.
Zengin bir tüccarın oğlu olan ünlü düşünür, babasından kendisine kalan servete rağmen felsefeye yöneliyor. Bu ilk kitabında istenç, yani iradenin, bilinçsizlik ve akılsızlık içeren bir öze sahip olduğunu ve bütün görünenlerin kaynağı olduğunu anlatıyor. O’na göre, aklın denetimde olmayan bu irade, insanları parmağında oynatıyor ve geçici tatminlerle veya ulaşılamayan hayallerle, insanı hiçbir zaman dışına çıkamayacağı bir bıkkınlık ve acı döngüsüne sürüklüyor.
İRADEYE TEK KURŞUN
Ünlü filozofa göre; anlamsız, boş, acı dolu, kötü bu hayattan kaçınmanın tek yolu istencimizi öldürmek. Bu, onu Hinduizm, Budizm gibi dünyevi bir yaşamdan el çekmeyi ve bir keşiş gibi yaşamayı, başkalarına yardım etmeyi, mutluluğumuzu olabildiğince arttırmayı değil; acılarımızı olabildiğince azaltmayı öneren bir yaşam şekline yönlendiriyor. Felsefesi, aklın(Rasyonalizm) temele oturtulduğu felsefe tarihinde yeni bir bakış açısı anlamına geliyor Schopenhauer’in. Psikoloji, Psikanaliz, Müzik, Edebiyat gibi entelektüel ve sanatsal alanlarda büyük etki gösteren ve Nietzsche üzerinde büyük etkiye sahip olduğu bilinen Schopenhaur, kendine özgülüğü ve düşünce yapısının çarpıcılığı ile felsefe tarihinde yeri alıyor.
AŞK ÜZERİNE
Filozoflar, aşkı genellikle felsefenin dışında tutmaya çalışlarken, felsefe tarihinin en kötümseri diye anılan Arthur Schopenhauer ‘Aşkın Metafiziği’ kitabıyla, aşka bambaşka, kafa karıştıran bir anlam yüklüyor adeta. Mantıkla beslenmeyen şey mantıkla yönetilemez düşüncesinden yola çıkarak aşık olan herkesin sonunda zevke ulaştıktan sonra olağandışı bir düş kırıklığı yaşayacağını anlatıyor insanın kadar büyük bir özlemle arzuladığı şeyin diğer cinsel tatminlerden daha fazla bir şeye neden olmadığını görüp şaşkına dönecek, böylece kendisini bu ilişkiden fazla yararlanmış olarak görmeyeceğini belirtiyor.
Ünlü filozofa göre aşk üreme güdüsünden kaynaklanıyordu. “Bütün aşk maceralarının nihai amacı bir sonraki kuşağın oluşturulmasından, insan ırkının gelecekteki varlığının sağlanmasından başka bir şey değildir” diyordu. Ona göre bu üreme isteği bilinçaltımızda saklıydı ve aklımız buna müdahale edemiyordu. Buna karşın, bilinçaltına saklanan bu güdünün kölesi haline geliyordu. Bilinçaltımızda gizli olan bu güdü ile aşık olacağımız kişiyi nasıl seçtiğimize de şöyle varıyor ünlü filozof, herkes kendi zayıflıklarını, kusurlarını, türün özellikleriyle farklılık gösteren yanlarını başka bir birey aracılığıyla düzeltmeye, yani dünyaya gelecek çocuğun aynı kusurları taşımasını önlemeye çalışıyordu.
“Verdiği sözü tutmuyor hayat; tutsa bile, özlediğimiz şeyin özlenilmeye değer olmaktan ne kadar uzakta bulunduğunu göstermek için yapıyor bunu. Kimi zaman umut, kimi zaman da umulan şey aldatıyor bizi. Bir eliyle verdiğini öteki eliyle alıyor. Uzaklığın büyüsü, cennetler gösteriyor bize. Ama büyülenir büyülenmez, bu cennetlerin uçup gittiğini görüyoruz. Demek ki mutluluk ya gelecekte ya da geçmişte; şimdiki an, güneşli ovanın üzerinde dolaşan bir küçük buluta benziyor; önü arkası pırıl pırıl bu bulutun; ovaya yalnız onun gölgesi düşüyor.'
'... Gün batımının, bir saray penceresinden ya da bir hapishane parmaklığı ardından görülmesinin önemi kalmaz.'
'... Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?'
'İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir”
“İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır”