Kendi cinsini “ikinci cins” diye adlandırdığı eserinde öyle bir anlatıyor ve hak arıyordu ki, dünyanın en önce gelen feministi unvanını hak ediyordu.
Simone de Beauvoir ya da uzun ve açık ismi ile Simone Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir. 20nci yüzyılın kadın yazarı ve filozofu.
Roman, felsefe politik ve sosyal deneme, biyografi ve otobiyografi yazarı ve aynı zamanda bir gazeteci.
En önemli eseri olarak 1949’da yazdığı, kadınların gördüğü baskıların bilimsel incelenmesini yaptığı ve modern feminizmin temellerini kurduğu İkinci Cins adlı eseridir. Feminizmin öncüsü unvanını kazandıran eseri budur.
Biz Simone’u geleneksel bir ailenin büyük kızı, dinine ve ülkesine bağlı ataerkil bir ailenin sorumluluklarla donatılmış kızı, koyu katolik annesinin etkisi altındaki dindar kız olarak tanırız ilk otobiyografisinden.
Çocukluk ve ergenlik arkadaşı Zaza’nın trajik yaşamı ve ölümü ile Simone’nun karşılaştığı ilk sorunun da başlığını oluşturuyordu. Simone tüm eğitimlerinde birincilikleri erkek olduğu için bir erkeğe kaptırmak tecrübeleri ile büyüdü. Bu erkek hep Sartre olmuştu.
1943 yılında Simone Konuk Kız adlı Olga Kosakiewicz ile olan kronik lezbiyen ilişkisinin öyküsünü yayınladı. Bu öykü aynı zamanda Beauvoir ile Sartre arasındaki ilişkiyi ve ilişkinin bu üçlü ilişkiden nasıl zarar gördüğünü de anlatması bakımından bir analiz gibidir.
Simone’nun mesleki kariyeri bir yandan hızla ilerleye dursun, o Sartre ki, Varoluşçu Marsizmin 20nci yüzyıldaki en etki bırakacak olan ve 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Ödülünü geri çevirecek olan filozof Jean-Paul Sartre olacaktı ve Simone’un duyguları da onunla yaşayacaktı. Simone kendini bu duyguların içerisinde bulurken, bu düşünüşün de içinde buldu kendisini. Bu sadece bir düşünüşten öte bir duygu yaşayışıydı da bu.
*
Simone de Beauvoir önce “Kadın: Efsane ve Gerçek” adlı denemesini yazar. Bu denemesinde erkeklerin kadınları, erkekleri yanlış havalara, izlenimlere sokan gizemli “diğer”ler olarak gördüğünü vurgular. Ve erkeklerin, bu “diğer”olma durumunu, kadınları ve onların problemlerini anlamadıklarına, onlara yardım etmediklerine hatta onlara uyguladıkları baskılara bir neden olarak kullandıklarını iddia eder. Bu durumun tüm toplumlarda klişeleşmiş bir hal aldığını ve her zaman hiyerarşiyi elinde tutanların güçsüzleri “diğer” olarak tanımladığını ve onları etraflarında dolaşan karanlık gölgeler olarak nitelendirdiğini düşünmüştür.
Simone öldüğünde Sartre’ın yanına gömüldü. Mezar taşında isimleri alt alta yazıldı. Ölümünden sonra ünü yayılmaya devam etti. Sadece 1968’lerin post fenimizminin kurucusu olduğu için değil aynı zamanda akademisyen olarak ve varoluşcu Fransız düşün insanı olarak da ünü gelişerek yayıldı.
Bir aşkın, dünyanın kadını olmanın tanınmışlığı il ehatırlanır…
Simone de Beauvoir hayatı boyunca bu adamı aşkla sevdi: Jean Paul Sartre’ı.
Birlikte inandıkları Dostoyevski’nin sözünü onaylar gibi, birlikte gömüldüler…
“Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur”.