Satırlarca sıralamak ne kadar kolay şimdi. Oysa telefonu kapattığımda kanım donmuştu. Ben de askerdim, Allahverdi de.
Yolculuk sabaha karşı 03.30’da başladı.
Otobüsü Hüseyin Elyeli isminde alabildiğine zeki, iş bitirici ve oldukça güvenilir bir er kullanıyordu. Girne’den yola çıkmıştık. Yol boyunca cenaze evini nasıl bulacağımızı anlatıyordum. Komutan bana “cenaze evine bayraklar asılır, evi bu şekilde bulursun” demişti. Geçitköy’e girdiğimizde şaşkınlık yaşadık. Tüm köy bayraklarla donatılmıştı. Yavaşça ilerledik ve kalabalık olan bir evin önünde durduk. Allahverdi’nin çıkıp askere gittiği ve bir daha dönemediği evdi bu. Gururla oğullarını asker yapan ve yürek dolusu hasretle kavuşmayı hayal eden anne, baba, kardeşler ve yakın akrabaların yaşadığı evdi. Otobüsten inip evin avlusuna vardığımda, beni askeri kıyafetlerle gören hemen herkes ayağa kalktı. İlk sarılan Allahveridi’nin babasıydı. Dişlerimi sıkıyordum. Ağlamamak için insanüstü bir çaba içerisindeydim. Ağlamadım.
Aileyi alıp yola çıktık. Lefkoşa’dan geçerek Mağusa’ya vardık. Sessiz ve acı dolu notalar eşliğinde tamamlanan askeri törenle cenazeyi teslim alarak Lefkoşa’ya hastane morguna geldik. Morgda aile Allahverdi’yi son bir defa görmek istediler. Komutan ve doktorlar buna razı oldu. Cenazeyi gösterme görevi ise bana düştü. Aile içeriye gelmeden ellerim titreyerek açtım yüzünü cenazenin. Hayatımda ilk kez cansız bir yüz görecektim.
Allahverdi bir melek gibi uyuyordu. O sadece uyuyordu.
Tüm aile gördü. Ben yanında bekledim. Ağlayanlara direndim, dişlerimi sıktım, ağlamadım.
Ardından cenaze ile Selimiye Camii’ne gittik. Orada cenaze namazı kılındı. Göz gözü görmez bir kalabalık vardı. Duygu seli yaşanmaktaydı. Kendimi tuttum. Ağlamadım. Lefkoşa’nın merkez caddesi olan Girne Caddesi’nin trafiği ters çevrilmişti. Oradan ana yola çıktık. Önce cenaze ve hemen ardından otobüsle biz vardık. Otobüsün en önünde oturuyordum.
Aile, camiden bu yana ağlıyordu. Ben kırarcasına dişlerimi sıktım, ağlamadım.
Ana yoldan ilerledik. Meclis ve Türkiye Elçiliği’nin olduğu yoldan geçerek Belça’nın önünden devam ettik. Sosyal Sigortalar Dairesi’nin önünden geçiyorduk ki, yolu süpüren bir çöpçü durup asker selamı ile cenazeyi selamladı. Onun hemen yanında iki küçük çocuk da aynı selamı verdiler. Sigortalar dairesinin içindeki ve yoldaki herkes durmuş, cenazenin geçmesine saygı gösteriyordu.
Kendimi daha fazla tutamadım. Gözlerimden yaşlar boşalmaya başladı.
Yaşarken hiç görmediğim, yüzünü gördüğümde ölmüşten çok uyuyan bir meleği andıran Allahverdi için akan yaşlarım durmak bilmiyordu.
Hüseyin’le göz göze geldik, onun da benden farkı yoktu. O anda omzumu teselli edercesine sıkan bir el hissettim. Dönüp baktığımda, gözleri yaşlarla dolu olan Allahverdi’nin babası olduğunu gördüm.
Acının, satırlardan taşan bir betimlemesi gibiydi her şey…
Allahverdi ve diğer tüm şehitlerimizin mekânı cennet olsun. Ben Allahverdi’yi ölmüş değil, melek gibi uyurken hatırlayacağım hep.
Peki neden barış istiyorum?
Bir daha Allahverdi’ler ölmesin diye. Bir daha önceki acılar da olmasın diye. Acı bir kor gibi düşüp, kalplerimizi bir daha dağlamasın diye. Bir daha bu kadar acı dolu bir yazı yazmayayım diye, barış istiyorum ve barış içinde yaşamak istiyorum!