Cumhurbaşkanı açıklamış: “Çözümde kurulacak yeni devlet, iki devletin birleşmesinden oluşacak, ancak bu ortaklık, %50 Kıbrıs Cumhuriyeti, %50 KKTC şeklinde olmayacak”.
Ardından medyada, sarsıcı ve çarpıcı yorumlar yer aldı. Medyadan etkilenen toplum da hemen yorumu içselleştirdi: “İşte! %50 değilmiş! Gördünüz mü? Talat bizi savunmuyor.”
Anlamadığım bir şey var: Nasıl yaratılıyor bu tek cümlelik, indirgenmiş ve toplum nabzını yoran açıklamalar? Sadece %50 olmayacak mı demiş Cumhurbaşkanı?
Hayır!
Nüfus ile orantılı bir şekilde BM ve AB temsiliyeti devam edecek. Bir yandan da henüz AB üyesi olmayan Kıbrıs’ın Kuzey yarısı, uyum sürecine devam edecek.(Sahi, müktesebat çalışmaları UBP hükümeti süresinde devam edecek miydi?)
Hristofyas, bir miktar Rum’un Kıbrıs Türk başkanlık seçiminde, bir miktar Türk’ün de Kıbrıs Rum başkanlık seçiminde oy kullanmasını istiyormuş. İşte kırmızı çizgilerimizden biri: Türk Devleti başkanını, yalnızca Türk oyları seçer diyor Cumhurbaşkanımız; çünkü “Kıbrıslı Türklerin iradesi, kendileri tarafından ifade edilmelidir” diyor. Buna devlet başkanlarının Senato tarafından seçilmesi ve senatoda da eşit sayıda Kıbrıslı Türk ve Rum’un yer almasını da ekliyor. Ancak bu şekilde, Kıbrıslı Türklerin ve Rumların siyasi görüşlerinin meclisteki koalisyonlarının hayat bulabileceğine inanıyor.
Federal mahkemelerde yargıçların sayısı eşit olacak. Anayasa mahkemesi, üst mahkeme ve temyiz mahkemelerinde mahkeme başkanının “üstün oyu olmayacak.” Hukuki eşitlik çok net bir şekilde sağlanacak anlamına geliyor bu da.
Şu ana kadar her iki tarafın da imzaladığı uluslararası antlaşmalar varsa, bunların listeleneceğini ve yeni devlet için yararlı olanların uygulamada kalması konusunun önemine değinerek, KKTC’nin TC ile imzaladığı uluslararası niteliğe sahip antlaşmalar için aynı uygulamanın geçerli olacağının üstünde duruluyor.
Görüyorsunuz ya, konu yalnızca %50 değilmiş. Daha neler neler söylenmiş, nasıl ipuçları verilmiş. Ama biz görmek istediğimizi görüyor, geriye kalanlarını toplumun belleğinden siliyoruz. Hatta kendi kendimize müzakere sürecine karartma uyguluyor, sır perdesini kalınlaştırmaya uğraşıyoruz.
50 yılı aşkın bir süreden bu yana, kendi topraklarında sürgün yaşayan bu adanın insanları, evlerinden koparılmış, canlar yitirmiş, annelerinin babalarının doğduğu toprakları 29 yıl kimse görememiş, çalıştıklarını kazandıklarını, yatırımlarını bırakıp göçmen olmuşlar: Bu sorunu başka kimsenin çözemeyeceği açık! Bir çözüm planı bu çileyi çekenlere ait bir sorun.
Kıbrıs bizimse, sorun bize zarar veriyorsa, doğru bilgiler ve ayrıntılı yorumlara yer vermek de bizim görevimiz değil mi? Gelecek kaygısı, gelecek nesillere zarar vermeye devam ettikçe, Kıbrıs üzerinde önce hesabı olanlar nasiplenmeye devam etmeyecekler mi? Çocuklarımız, gençlerimiz adayı terkederek, geleceklerini güvenceye alabilecekleri bir “vatan” aramayacaklar mı?
O zaman, haydi gelişmeleri objektif yorumlamaya karar verelim. En doğru, dosdoğru ne anlama geliyorsa söylenenler, bir bütün olarak verelim topluma. Enine boyuna konuşsun toplum da bunu. Kıbrıs Türk toplumunun geleceği kendi elimizde. Biz karar verelim, biz çizelim yolumuzu. Tüm toplumu ilgilendiren bir konuda artık herkesin sorumlu davranması gerekir. Bu çağrı, küçük siyasetin, yani kendi yaşam alanının genişlemesini, başkalarının yaşam alanlarının daralması üzerine kuran anlayışın dönüşmesini hedef almalıdır. Bugüne kadar yaşadıklarımızla tecrübe ettik ki büyük siyasetten kaçtıkça, devlet-toplum bağı kopmuştur. Bu yüzden sorunun çözümünde girilen süreç, şimdi ve doğru kurgulanmalıdır. Hangi anlaşmanın parçası olacacağımızı en doğruyu bilerek biz seçebiliriz.
Çünkü Kıbrıs sorunu için kaygıyı duyanlar, geleceği yaratmak için en istekli olanlardır.