Toplumların sağlıklı gelişimi yalnızca kurumlarla değil, bireylerin birbirine karşı saygılı, sorumlu ve ölçülü ilişkiler kurmasıyla mümkündür. Ancak son yıllarda giderek yaygınlaşan bir davranış biçimi bu dengeyi ciddi biçimde sarsıyor: Başkalarının hayatına gereğinden fazla müdahil olmak.
Kıyafetten konuşma biçimine, sosyal çevreden ibadete, çocuk sayısından yaşam tarzına kadar hemen her konuda birileri, başka birileri hakkında hüküm veriyor. Dahası, bunu yüksek sesle dile getiriyor ve bunu yapmayı bir hak olarak görüyor. Bu tavır öyle sıradanlaştı ki, artık yalnızca bireysel yaşamlarda değil, toplumsal kararları etkileyen düşünsel iklimde de belirleyici hâle geliyor. İnsanların seçimleri, birilerinin keyfine, kanaatine, beklentisine göre tartıya çekiliyor. Oysa hayat, tek bir doğrunun çizgisinde ilerlemez; çoğulculukla, bireysel iradeyle zenginleşir.
“Bu saatte dışarıda ne işi var?”
“Çocuğu olmuş, çalışmasa da olurmuş.”
“Namaz kılıyor ama böyle giyiniyor.”
“Eşi çalışıyor, o neden evde duruyor?”
“İki üniversite okumuş ama hâlâ bekar...”
Tanıdık cümleler, değil mi? Dilden dile dolaşan, bilinçsizce tekrarlanan bu sözler, bireysel yaşamlara yöneltilmiş görünse de aslında toplumsal vicdanı yaralayan keskin bıçaklardır. Bu sorgulamalar, bir isyanı değil; derin bir uyarıyı çağrıştırır. Çünkü herkesin kendi doğrusu, kendi hikâyesi, kendi içsel mücadelesi vardır. Dışarıdan bakarak hüküm vermek kolaydır; anlamaya çalışmak ise emek ve bilinç ister. Empati, kendini başkasının yerine koymakla değil; onun yaşadığı yükü taşımayı gerçekten istemekle başlar.
Elbette kimse kimseye ilgisiz olsun demiyoruz. Toplumsal duyarlılık, bizi biz yapan en değerli özelliklerden biridir. Ancak “ilgi” ile “müdahale” arasındaki çizgi, toplumsal huzurun kırılgan sınırıdır. Yardım etmekle yargılamak arasında ince bir fark vardır. Bu fark gözetilmediğinde, ne bireysel özgürlük kalır ne de güvenli bir toplumsal atmosfer. Toplumlar da insanlar gibidir; boğulduklarında değil, nefes aldıklarında gelişir.
Sosyal medyada paylaştığı bir kare nedeniyle linç edilen insanlar… Sokakta çocuğu ağladığı için eleştirilen anneler… İşini yaparken kıyafeti yüzünden hedef gösterilen kadınlar… Düşüncesini açıkladığı için dışlanan gençler… Her biri aynı baskının farklı yüzleridir. Ve her biri bize sessiz ama güçlü bir soru yöneltir:
Gerçekten neden bu kadar müdahilsiniz?
Özellikle küçük toplum yapılarında “el âlem ne der” korkusu, bireylerin potansiyelini bastırır; özgürleşmelerini, kendilerini gerçekleştirmelerini engeller. Oysa ilerleme, ancak özgür bireylerle mümkündür. Ve özgürlük yalnızca haklarla değil, başkalarının sınırlarına duyulan saygıyla inşa edilir. Saygının olmadığı yerde değer yargıları çürür, insanlar içlerine kapanır, düşünceler kabuk bağlar. Böyle bir ortamda ne üretim olur ne de sağlıklı bir gelecek kurulur.
Kimse kimseye benzemez; benzemek zorunda da değildir. Aynı sokakta yürüyor, aynı havayı soluyor olabiliriz. Ama bu ortaklık, birbirimizin yaşamını kısıtlamaya değil, kolaylaştırmaya hizmet etmeli. Hoşgörü, “katlanmak”la değil, “anlamaya çalışmak”la başlar. Anlayış geliştikçe öfke azalır, önyargılar çözülür. Ve insanlar birbirinin aynası olmaya değil, rehberi olmaya başlar.
Unutulmamalıdır ki bugün küçümsenen, dışlanan, yargılanan bir hayat tarzı; yarın sizin çocuğunuzun ya da torununuzun tercihi olabilir. Hayat, hepimize aynı rolleri oynatmaz ama benzer sınavları önümüze koyar. O zaman siz de aynı sorgulamayı kendinize sorarsınız:
Bir başkasının hayatı, gerçekten sizin meseleniz mi?
Bugüne söz mü?
Anlamadan yargılamayalım, yargılamadan yaşamayalım!