Hayat pahalılığı artışı her kesimi etkiliyor; ancak herkesi aynı oranda etkilemediği artık tartışmasız bir gerçek.
Dün Cumhuriyet Meclisi Genel Kurulu’nda yaşanan tartışma da tam olarak bu gerçeğin etrafında şekillenmiştir.
Başbakan Ünal Üstel’in dile getirdiği “Az alana çok, çok alana az” yaklaşımı, yıllardır konuşulan ama bir türlü cesaret edilip hayata geçirilemeyen adil ücret artışı fikrini yeniden gündeme taşımıştır.
Mevcut sistemde hayat pahalılığı artışları yüzdelik olarak uygulanmakta, bu da yüksek maaş alanlarla düşük maaş alanlar arasındaki farkı daha da açmaktadır.
Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir yurttaş için hayat pahalılığı, temel gıda, kira, elektrik ve ulaşım demektir. Buna karşılık yüksek maaş alan bir kesim için aynı oranlı artış, yaşam standardını korumanın ötesinde refah artışına dönüşmektedir. Bu noktada sorulması gereken soru şudur: Bu gerçekten adil midir?
İŞAD Başkanı Enver Mamülcü’nün de Ada TV ekranlarında altını çizdiği gibi, bugün milletvekili maaşlarına yapılan artışların neredeyse asgari ücret düzeyine yaklaşması, toplumda ciddi bir adalet duygusu zedelenmesine yol açmaktadır. Aynı yüzdelik artışın herkese uygulanması, matematiksel olarak eşit olabilir; ancak sosyal açıdan adil değildir. Sosyal devlet anlayışı, tam da bu noktada devreye girmelidir.
Başbakan Üstel’in “gelin yasayı birlikte yapalım” çağrısı son derece önemlidir. Bu mesele ideolojik değil, toplumsal bir meseledir. Gelir düzeyine göre kademelendirilmiş hayat pahalılığı artışı; hem dar gelirliyi korur, hem de kamu maliyesi üzerinde daha sürdürülebilir bir yapı oluşturur.
Elbette ücret artışının yasalarla korunan bir zemini vardır ve bu hassasiyet göz ardı edilmemelidir. Ancak çözüm, mevcut sistemi sorgusuz savunmak değil; yasayı çağın gerçeklerine uygun şekilde güncellemektir. Gerçek hayat pahalılığıyla mücadele, sadece oranlarla değil, adaletle mümkündür.
Bugün yapılması gereken; sloganlarla değil, rakamlarla ve vicdanla konuşmaktır. Az kazananın daha fazla korunmadığı bir sistemde sosyal barıştan söz edilemez. Bu nedenle “az alana çok, çok alana az” yaklaşımı bir lütuf değil, gecikmiş bir zorunluluktur. Bizden söylemesi…