Doğu Akdeniz’de satranç tahtası yeniden kuruluyor ve bu kez taşları daha sert eller hareket ettiriyor. Amerikan siyasetinin klasik “böl ve yönet” refleksi, Kıbrıs üzerinden bir kez daha sahneye konmuş durumda. Ancak bu defa dengeler eskisi gibi değil. ABD Başkanı Donald Trump’ın Kıbrıs meselesine ilişkin atacağı olası bir adım artık sürpriz olmaktan çıktı; mesele yalnızca zamanlama.
Trump’ın son dönemde Suriye’de PKK’nın Suriye koluna ilişkin tutumunu bir günde değiştirmesi, Washington’ın bölge politikasında Ankara’yı merkez alan yeni bir rota çizdiğini gösteriyor. Bu bir tesadüf değil; bu, bilinçli bir tercihin sonucu.
Trump, bölgede Türkiye ile yol yürüme kararını zaten vermiş durumda. Ancak bunu yaparken elbette birlikte yürüdüğünüz ülkenin çıkarlarını da korumak zorundasınız.
“Win-win”, yani kazan-kazan prensibi tam olarak burada devreye giriyor.
Türkiye’nin masadaki en önemli beklentilerinden biri KKTC’nin tanınmasıdır. Buna karşılık Güney Kıbrıs’ın giderek İsrail eksenine daha fazla yaklaştırıldığı ve fiilen bu etki alanına terk edildiği bir tabloyla karşı karşıyayız.
Amerikan siyasetinin parçala, yönlendir ve çıkar üret mantığı adada uygulamaya sokulmuş görünüyor.
Rum liderliğinin bu gerçeği nihayet fark etmiş olması ise sürecin en dikkat çekici boyutlarından biri.
Nitekim Rum medyası da bu endişeyi artık açıkça dile getiriyor. ABD Başkanı Trump’ın Barış Konseyi girişimi ve Kosova’ya yönelik hamlelerinin, Kıbrıs sorununda da Birleşmiş Milletler’i devre dışı bırakabilecek yeni bir süreci tetikleyebileceği konuşuluyor.
Bu, Rum tarafında ciddi bir tedirginlik yaratmış durumda. Çünkü yıllardır BM şemsiyesi altında yürütülen süreç, Rum liderliğine siyasi eşitliği fiilen reddetme alanı açıyordu. Bu alanın daralması, onların manevra kapasitesini sınırlıyor.
Bu nedenle Rum liderliği için tek bir çıkış yolu kalmış görünüyor: Cumhurbaşkanı Erhürman’ı ikna etmek. Avrupa Birliği’nden ve Birleşmiş Milletler’den umudunu büyük ölçüde kesen Rum tarafı, artık “Bizi bırakın, biz anlaşırız” mesajını dünyaya vermeye çalışıyor.
Son dönemde ekonomi ve sağlık alanında gündeme getirilen açılımlar da bu stratejinin bir parçası. Amaç, karşılıklı güven ortamı yaratmak ve müzakere masasını yeniden kurmak.
Ancak gerçek şu ki artık çok geç. Erhürman’ın müzakere masası için ortaya koyduğu dört maddelik metodoloji önerisi ortada duruyor ve bu şartlar, bugüne kadar görmezden gelinen temel bir gerçeği açıkça ortaya koyuyor: Siyasi eşitlik olmadan çözüm olmaz.
Erhürman’ın şu sözleri, meselenin özünü net biçimde ortaya koyuyor: “Siyasi hayatım boyunca çözümün önündeki en büyük engelin Kıbrıs Rum Liderliği’nce siyasi eşitliğin kabul edilmemesi olduğunu gördüm, düşündüm, anlattım. Masaya koyduğum dört maddelik metodoloji önerisinin birinci maddesinin siyasi eşitlik olmasının sebebi de bu.”
Sorun tam da burada düğümleniyor. Rum liderliğinin siyasi eşitliği kabul etmesi, mevcut zihniyet yapısı içinde neredeyse imkansız görünüyor.
Kısacası, Akdeniz’in şımarık çocuğu olarak görülen Rum tarafı, son çırpınışlarını sergiliyor olabilir. Ancak rüzgârın yönü değişmiş durumda. Bu kez masada eski oyunlar değil, yeni dengeler konuşulacak. Ve görünen o ki, bu oyunda Türkiye’nin ağırlığı her zamankinden daha fazla hissedilecek. Bizden söylemesi…