Türk–Yunan yakınlaşması veya ertelenmiş gerilim

Türkiye ile Yunanistan arasında son iki yıldır gözlenen görece yumuşama, sahada ve diplomaside hissedilen bir gerçeklik. Ancak bu tablo, çoğu zaman ima edildiği gibi bir normalleşme ya da kalıcı çözüm sürecinden çok, dikkatle korunmaya çalışılan bir sükûnet dönemini ifade ediyor. Taraflar söylemi yumuşattı, temas kanallarını açık tuttu ve askeri kazaya yol açabilecek alanları daraltmaya çalıştı. Buna karşılık, ilişkilerin temelini oluşturan sorun başlıkları yerli yerinde duruyor.

Türkiye ile Yunanistan arasında son iki yıldır gözlenen görece yumuşama, sahada ve diplomaside hissedilen bir gerçeklik. Ancak bu tablo, çoğu zaman ima edildiği gibi bir normalleşme ya da kalıcı çözüm sürecinden çok, dikkatle korunmaya çalışılan bir sükûnet dönemini ifade ediyor. Taraflar söylemi yumuşattı, temas kanallarını açık tuttu ve askeri kazaya yol açabilecek alanları daraltmaya çalıştı. Buna karşılık, ilişkilerin temelini oluşturan sorun başlıkları yerli yerinde duruyor.
Bugünkü yakınlaşma, sorunların çözümüne değil, şimdilik yönetilmesine dayanıyor.
2023’ten bu yana Ankara ve Atina, üç başlıkta ilerleme sağladı. Siyasi diyalog yeniden işler hale geldi; “Pozitif Gündem” kapsamında ekonomi, ticaret, turizm, sağlık ve ulaştırma gibi alanlarda teknik işbirliği geliştirildi; askeri alanda güven artırıcı önlemlerle tansiyon düşürülmeye çalışıldı. Ocak 2026’da Atina’da yapılan temaslar ve yeni bir Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi toplantısına yönelik hazırlıklar, bu sürecin devam ettiğini gösteriyor.
Ancak bu çerçevenin dışında tutulan dosyalar, ilişkinin kırılgan yönünü oluşturmaya devam ediyor. Ege, azınlık hakları ve Kıbrıs, çözülmek bir yana, her an yeniden gündemin merkezine oturabilecek başlıklar olmayı sürdürüyor.
Uluslararası hukuk ve ittifaklara dayalı beklentiler
Yunanistan’ın son dönemdeki yaklaşımı, büyük ölçüde iki varsayıma yaslanıyor. Bunlardan ilki, uluslararası hukukun güç dengesizliğini tek başına dengeleyebileceği düşüncesi. Diğeri ise başta Amerika Birleşik Devletleri, Avrupa Birliği ve İsrail olmak üzere müttefiklerin, Türkiye ile yaşanabilecek bir kriz anında Atina’ya koşulsuz destek vereceği beklentisi.
Bölgedeki son gelişmeler, bu varsayımların sınırlarını daha görünür hale getirdi. Suriye’de ortaya çıkan tablo, Batı’nın önceliklerinin kısa sürede değişebildiğini ve büyük güçlerin stratejik hesapları karşısında hukuki argümanların ikinci plana itilebildiğini gösterdi. Türkiye sahada etkisini artırırken, Batı tarafından desteklenen aktörlerin konumu da aynı ölçüde hızlı biçimde değişebildi.
Bu durum, ittifakların ilke kadar çıkar temelinde şekillendiğini bir kez daha hatırlatıyor. Doğu Akdeniz bağlamında da benzer bir tablo söz konusu. İsrail’in Ege’deki deniz yetki alanları tartışması uğruna kendi güvenlik mimarisini riske atması beklenmiyor. Washington açısından bakıldığında ise Türkiye, NATO’nun güney kanadında yapısal bir konumda bulunuyor. Karadeniz’e erişim, Orta Doğu’ya yakınlık ve Doğu Akdeniz’deki askeri kapasite, Ankara’yı vazgeçilmez bir aktör haline getiriyor.
Bu çerçevede Atina’nın dış garantilere yüklediği anlam ile sahadaki gerçeklik arasında bir mesafe oluştuğu görülüyor.
Ege: gündemden düşmeyen dosya
Yakınlaşma sürecinin en hassas alanı Ege olmaya devam ediyor. Bu dosya, ertelenmiş bir başlık olmaktan ziyade, sahadaki uygulamalarla sürekli beslenen bir gerilim alanı niteliği taşıyor.
Lozan Antlaşması’nda silahsızlandırılmış statüde yer alan bazı Ege adalarında askeri varlığın artırılması, altyapının genişletilmesi ve kimi adalarda havalimanlarının askeri amaçlarla kullanılması, Ankara tarafından yalnızca hukuki bir ihtilaf olarak değil, güvenlik boyutu olan bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu durum, güven artırıcı önlemlerle oluşturulmaya çalışılan atmosferi zorlayan unsurlar arasında yer alıyor.
Ege’deki sorunlar bununla da sınırlı değil. Karasuları ve hava sahası uygulamaları, askeri ve sivil uçuşlara ilişkin kısıtlamalar, deniz devriyeleri ve balıkçılık faaliyetlerine yönelik müdahaleler, günlük hayatın parçası haline gelmiş durumda. Türk balıkçılarının zaman zaman karşılaştığı engellemeler ve gözaltılar, meselenin sadece diplomatik değil, toplumsal ve ekonomik bir boyutu olduğunu da gösteriyor.
Bu nedenle Ege, sessiz bir dosya olmaktan çok, düşük yoğunluklu ama süreklilik gösteren bir baskı alanı olarak öne çıkıyor.
Karasuları tartışması ve hassas denge
Bu çerçevede Yunanistan’dan karasularının genişletilebileceğine dair gelen açıklamalar, yakınlaşma iklimini zorlayan bir unsur olarak dikkat çekiyor. Türkiye’nin 1980’li yıllardan bu yana, Ege’de karasularının tek taraflı biçimde genişletilmesini “savaş sebebi” olarak değerlendireceğini ilan etmiş olması, bu başlığın ne denli hassas olduğunu ortaya koyuyor.
“Caydırıcı söylem” düzeyinde kalan Trkiye uyarılarına rağmen Yunanistan’dan gelen bu açıklamalar dahi, askeri tansiyonun düşürülmeye çalışıldığı bir dönemde, taraflar arasındaki güveni zedeleme potansiyeli taşıyor. Bu durum, bir yandan diyalog vurgusu yapılırken, diğer yandan kriz üretme ihtimali olan başlıklarda sınırların zorlandığı izlenimini güçlendiriyor.
Ege gibi dar ve karmaşık bir coğrafyada, tek taraflı adımların hukuki gerekçelerle savunulması, çoğu zaman sorunu çözmekten çok yeni tartışmaların önünü açıyor.
Ege’yi fiili olarak Yunan gölüne döndürecek, Türkiye’ye denize açılma imkanı bırakmayacak karasularını 12 mile çıkarma gibi bir gelişmenin sonuçlarının iki ülke arasındaki ilişkilerde yaratacağı patlayıcı etkinin yanısıra Donald Trump başkanlığının iyice hırpaladığı Batı savunma sistemetiğini yaşamsal şekilde etkileyeceği açıktır.
Batı Trakya ve Kıbrıs: Arka plandaki başlıklar
Yakınlaşma sürecinin arka planında iki başlık daha yer alıyor. Batı Trakya’daki Türk azınlığın eğitim, dini temsil ve kimlik konularında Lozan Antlaşmasına rağmen yaşadığı sistematik ve kasıtlı sorunlar, zaman zaman gündeme gelse de kalıcı bir çözüme kavuşmuş değil. Bu dosya, her iki ülkede de iç siyasi tartışmaların parçası haline gelebiliyor.
Kıbrıs meselesi ise Türk–Yunan ilişkilerini aşan, ancak bu ilişkiyi doğrudan etkileyen bir çerçeve sunuyor. Birleşmiş Milletler’in süreci yeniden canlandırma çabalarına rağmen, 2017’den bu yana kapsamlı bir ilerleme sağlanabilmiş değil. Bu durum, ilişkilerdeki dengelerin dış etkilere açık kalmasına yol açıyor.
Genel tablo
Ortaya çıkan tablo, ne açık bir tırmanmaya ne de gerçek bir uzlaşmaya işaret ediyor. Daha çok, dikkatle korunmaya çalışılan bir denge hali söz konusu. Ege’deki uygulamalar, azınlık hakları ve Kıbrıs gibi başlıklar ele alınmadan sürdürülen bir yakınlaşmanın sınırları da burada ortaya çıkıyor.
Bugünün koşullarında Türk–Yunan ilişkilerindeki sakinliğin, sorunların ortadan kalktığını değil, şimdilik kontrol altında tutulduğunu gösterdiği söylenebilir. Bu dengenin ne kadar sürdürülebileceği ise büyük ölçüde, tarafların hassas alanlarda sergileyeceği itidal ve öngörülebilirliğe bağlı görünüyor.

Bu haber 11 defa okunmuştur

:

:

:

: