“En tehlikeli kurşun henüz atmadığın kurşundur.”
Bu söz, ABD Başkanı Donald Trump’ın dış politika tarzını özetleyen en uygun metafor olabilir.
Trump, dünya kamuoyunda çoğu zaman öngörülemez, fevri ve “çılgın” bir lider olarak resmedilse de gerçekte izlediği çizgi, iş dünyasından taşınmış rasyonel bir pazarlık stratejisidir: Önce hedefi koy, sonra tehdidi yükselt, en son mümkünse hiç kurşunu atma.
Trump’ın geçmişi bize bunun tesadüf olmadığını gösteriyor. O bir siyasetçiden önce bir iş insanı.
İş dünyasında blöf, baskı ve zamanlama; doğrudan çatışmadan daha kârlıdır.
Trump da bu refleksi siyasete başarıyla taşıdı. Ukrayna’ya “stratejik kaynaklarını ver, seni Putin’e karşı koruyayım” mesajı vermesi; Latin Amerika’da, özellikle Venezuela örneğinde, enerji ve ekonomik çıkarları önceleyen sert pazarlıkları; hep aynı mantığın ürünüydü: Önce istediğini belirle, sonra yolu seç, sonunda kazancı tahsil et.
Bu yaklaşımın temelinde, karşı tarafı psikolojik baskıyla çözdürmek vardır.
Trump çoğu zaman “ateş etmeyen ama silahı sürekli masada tutan” bir lider profili çizer. Asıl hedefi savaş değil, savaş ihtimalini kullanarak anlaşma koparmaktır.
Bu nedenle Trump’ın üçüncü dünya savaşını başlatma gibi bir motivasyonu olduğunu söylemek güçtür; aksine, savaşı bir pazarlık aracı olarak kullanmayı tercih eder.
Ancak İran dosyası, bu stratejinin sınırlarını zorlayan bir istisna olarak duruyor.
Trump’ın son dönemde İran’a yönelik açıklamaları, bölgede büyük bir askeri yığınak yapıldığını ve “büyük bir armadanın” konuşlandırıldığını ortaya koyuyor. Verilen mesaj açık: “Gerekirse vururum, ama tercih ettiğim anlaşmadır.”
Ne var ki İran’da sorun askeri dengeden çok, muhatap sorunudur.
İran’da son aylarda patlak veren protestolar ve rejimin sert müdahalesi, ülkeyi derin bir meşruiyet krizine sürükledi. Uluslararası kaynaklara göre, güvenlik güçlerinin protestolara yönelik baskısında binlerce insan hayatını kaybetti; bazı bağımsız raporlarda bu sayının on binleri aşabileceği iddia ediliyor.
Bu tablo, Trump’ın alışık olduğu “al-gülüm ver-gülüm” diplomasisini işlevsiz hâle getiriyor. Çünkü İran’da artık karşısında toplumsal desteğini büyük ölçüde yitirmiş, köşeye sıkışmış ve kaybedecek pek bir şeyi kalmamış bir yönetim var. Böyle bir aktörle pazarlık yapmak, klasik devletler arası çıkar müzakerelerinden çok daha zor.
Sonuç olarak Trump’ın bugüne kadar birçok bölgede işe yarayan blöf ve pazarlık temelli yaklaşımı, İran söz konusu olduğunda duvara çarpıyor. Evde yapılan hesap, çarşıya uymuyor. Çünkü bu kez karşısında rasyonel çıkar pazarlığı yapacak bir aktör değil; meşruiyetini kaybetmiş, köşeye sıkışmış bir yapı var. Bizden söylemesi…