Kıbrıslı Türklerin son yirmi yılı, iyi niyetin nasıl cezalandırıldığının, verilen sözlerin nasıl buharlaştırıldığının ve uluslararası siyasetin nasıl iki yüzlü bir sahneye dönüşebildiğinin somut bir özetidir.
Kıbrıslı Türklerin son yirmi yılı, iyi niyetin nasıl cezalandırıldığının, verilen sözlerin nasıl buharlaştırıldığının ve uluslararası siyasetin nasıl iki yüzlü bir sahneye dönüşebildiğinin somut bir özetidir.
Cumhurbaşkanı Erhürman’ın son açıklamaları bu gerçeği bir kez daha tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: AB, 2004’te Kıbrıslı Türklere verdiği taahhütleri yerine getirmedi. Ve bunun en net örneği, 21 yıldır hayata geçirilmeyen Direkt Ticaret Tüzüğüdür…
“Sütten dilimiz 21 yıldır yandı” ifadesi bir mecazdan çok daha fazlasıdır. Bu, bir halkın hafızasına kazınmış bir hayal kırıklığının, bir kez daha kandırılmama kararlılığının ve artık safça güvenmeme iradesinin özetidir.
2004 Annan Planı sürecinde Kıbrıslı Türkler cesur bir adım attı. Uluslararası toplumun teşvik ettiği bir çözüm planına “evet” dedi. Barışa, çözüme ve entegrasyona kapı araladı. Buna karşılık Rum tarafı “hayır” dedi ama ödüllendirilen taraf onlar oldu. Kıbrıslı Türkler ise izolasyonlarla baş başa bırakıldı.
BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın referandum sonrasında yaptığı çağrı hâlâ kulaklarımızda çınlıyor:
“Kuzeyde ortaya çıkan evet iradesinden sonra izolasyonların artık hiçbir meşru gerekçesi kalmamıştır. Kıbrıslı Türklerle temas kurun.”
Peki ne oldu? Hiçbir şey. Süreç kilitlendi. Sözler tutulmadı. Umutlar askıya alındı.
Avrupa Birliği yetkilileri bizzat üç tüzüğün hayata geçirileceğini söylemişti: Yeşil Hat Tüzüğü, Mali Yardım Tüzüğü ve Direkt Ticaret Tüzüğü. İlk ikisi kısmen yürürlüğe girdi; peki ya üçüncüsü?
Nerede Direkt Ticaret Tüzüğü?
Aradan geçen süre: 21 yıl.
Bu artık bir gecikme değil, bir siyasi tercihtir. Ve Erhürman’ın da vurguladığı gibi, bu durumun meşru bir gerekçesi yoktur. “Yapamıyoruz” demek, verilen kamuya açık sözlerin inkârıdır; Kıbrıslı Türklerin sabrını ve onurunu hiçe saymaktır.
Tam da bu nedenle, Erhürman’ın ortaya koyduğu müzakere metodolojisindeki dördüncü madde hayati önemdedir. Rum lider Hristodulidis’in “asla kabul etmeyiz” dediği bu yaklaşım, aslında geçmişte yapılmış en büyük hatanın telafisi için bir sigorta niteliğindedir. Eğer bu madde Annan Planı sürecinde hayata geçirilebilseydi, bugün bambaşka bir siyasi tabloda olabilirdik.
Gerçek şu: Aynı hatayı iki kez yapamayız.
Bir defa kandırıldık.
İkinci kez kandırılmaya izin vermek, sadece siyasi bir hata değil; tarihsel bir vebal olur.
Bu yüzden müzakereler artık soyut vaatler, yuvarlak diplomatik ifadeler ve bağlayıcılığı olmayan sözler üzerine kurulmamalıdır. Başlangıçta net, yazılı ve uygulanabilir taahhütler verilmelidir. Güven, lafla değil; somut adımlarla inşa edilir.
Bugün yapılması gereken şey nettir:
Kıbrıslı Türkler geçmişin derslerini unutmadan, haklarını pazarlık konusu yapmadan ve artık “yoğurdu üfleyerek yiyerek” ilerlemelidir. Bizden söylemesi…
.