Güven sahada kurulur, masada tüketilir

Kıbrıs’ta son üçlü görüşmenin ardından tartışılan artık yalnızca “ne konuşulduğu” değil, kimin neyi gerçekten istediği. İki günlük Lefkoşa ziyaretim boyunca edindiğim izlenim, masadaki cümlelerden çok, masanın etrafındaki ruh halinin sürecin kaderini belirlediği yönünde oldu.

Kıbrıs’ta son üçlü görüşmenin ardından tartışılan artık yalnızca “ne konuşulduğu” değil, kimin neyi gerçekten istediği. İki günlük Lefkoşa ziyaretim boyunca edindiğim izlenim, masadaki cümlelerden çok, masanın etrafındaki ruh halinin sürecin kaderini belirlediği yönünde oldu.
Bu kısa ama yoğun ziyaret sırasında Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi María Ángela Holguín Cuellar, CTP Genel Başkanı Sıla Usar İncirli, Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum toplumlarından önde gelen gazeteci meslektaşlarla farklı ortamlarda yaptığım temaslar, ortak bir gerçeği berraklaştırdı:
Türk tarafında çözüm iradesi güçlü biçimde canlı.
Rum tarafında ise süreç, başlamadan bir uçuruma doğru itilirmiş hissi veriyor.
Holguín’in çıpası: İlerleme olmadan dönüş yok
Bir öğle yemeğinde buluştuğumuz BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Holguín’in bana verdiği mülakatta altını çizdiği en kritik husus, çoğu açıklamada fark edilmeyen ama süreci doğrudan belirleyen bir eşikti: Güven artırıcı önlemlerde somut ilerleme görmeden adaya yeni bir ziyaret planlamıyor.
Holguin basına yaptığı açıklamalarda Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin de katılacağı ve Rum basınında artık “bahar aylarında gerçekleşecek” denilen genişletilmiş 5+1 toplantısını adada liderler ve ekipleri arasında güven artırıcı önlemlerde ilerlemeye, en azından üzerinde uzlaşılan kapılarından birinin açılmasına bağlamıştı. Benimle mülakatında ise kendisinin adaya dönüp liderlerle tekrar fiziki teması için de adada somut ilerleme şartını getirdi.
Önemli mi? Çok önemli. Ciddi bir tıkanıklığa karşı baskı kurmaya çalışarak süreci kurtarmaya çalışıyor özel temsilci.
Bu, Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs dosyasında nadir görülen bir netliktir. Holguín, sürecin “yavaş ama dinamik” olduğunu söylerken, bu dinamizmin otomatik olarak 5+1’e ya da yeni bir genişletilmiş diplomatik tura evrilmeyeceğini açıkça ortaya koyuyor. İkili temaslar ve teknik ekiplerin çalışması umut yaratabilir; ancak bu umut sahada karşılık bulmadıkça, büyük masalar yalnızca beklenti üretir.
Holguín’in çizgisi, süreci ayakta tutmaya çalışırken içinin boşalmasına izin vermeme çabasıdır. Büyük konferansların, yeterli sağlam zeminde gerçekleşmedikleri, üstelik de güven üretmeyen bir atmosferde gerçekleşmeleri çözüm değil, yeni hayal kırıklıkları doğuracağını biliyor.
Erhürman’ın cümlesi: Bir ilke beyanı

Cumhurbaşkanı Erhürman’ın şu sözü, ziyaret boyunca duyduğum en güçlü ilke beyanıydı: “Kuralsız maça çıkmam… Çözüm isteyen bir halkın lideriyim; ama güveni tüketen ritüellere ve kısır döngülere bu halkı yeniden mahkûm etmeyeceğim.”
Bu, masadan kaçma değil; masayı ciddiye alma çağrısıdır. Erhürman’ın itirazı çözüme değil, sonuç üretmeyen süreç fetişizmine. Onun vurgusu nettir: Güven artırıcı önlemler müzakerenin ödülü değil, ön koşuludur. Bir kapı dahi açılamıyorsa, büyük başlıklarda ilerleme vaadi toplumsal karşılık bulmaz.
Bu yaklaşım, Lefkoşa’da konuştuğum pek çok Kıbrıs Türk gazeteci ve siyasetçide de yankı buluyor. Çözüm arzusu güçlü; ama bu arzunun bir kez daha sembolik masalarda tüketilmesine tahammül kalmamış durumda.
Rum tarafındaki paradoks: “Hazırım” deyip adım atmamak
Rum toplumundan gazeteci dostlarla yaptığım görüşmeler ise bambaşka bir tablo çizdi. Onlar da yakınıyor. Yüzeyde, Rum tarafı “görüşmeye hazırım” diyor. Ancak pratiğe bakıldığında, sürecin sanki bilinçli biçimde ağırlaştırıldığı hissi güçlü. Söylem ile davranış arasındaki bu mesafe, sürecin neden sürekli tökezlediğini de ele veriyor.
Bu paradoksun merkezinde Rum lider Nikos Hristodulidis duruyor. Son üçlü görüşmede sergilediği saldırgan ve kaba üslup, masaya adeta çalakalem bırakılmış izlenimi veren beş maddelik öneri ve bu öneriyi bir tür dayatma olarak sunması, tıkanıklığın nereden kaynaklandığını açık biçimde ortaya koydu. Önerinin içeriğinden çok, hazırlanış biçimi ve sunuluş tarzı, ciddiyet değil acele ve hesap hissi uyandırdı.
Daha da önemlisi, Hristodulidis’in güven artırıcı önlemleri bile 5+1’in toplanması ön koşuluna bağlaması. Kısaca, atı arabanın arkasına koyup ilerleme bekliyor. Sahada güven üretecek adımlar erteleniyor; büyük masa ise bir kaldıraç olarak kullanılıyor. Bu yaklaşım, hem Holguín’in hem de Erhürman’ın açıkça uyardığı riskin sahadaki somut karşılığıdır.
Evet, ilk kez bu kadar güçlü biçimde fark ettim ki, gerek Holguín gerekse New York’ta daha birkaç gün önce Yunanistan Dışişleri Bakanı’yla görüşen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, neredeyse Erhürman’ın sürecin başından beri vurguladığı noktaya gelmiş durumda: Adada ilerleme olmadan, genişletilmiş bir 5+1 toplantısı yapılamaz. Bu artık bir Türk tarafı tezi olmaktan çıkıp, uluslararası çerçevenin de fiili koşulu haline geliyor.
Buna karşın Rum liderin, sanki son üçlü görüşmeye giderken arabada yazılmış izlenimi veren beş maddelik önerisiyle masaya oturması, yalnızca Türk tarafını değil, herkesi şaşırttı. Bu şaşkınlık, önerinin yaratıcılığından değil; süreci ileri taşımak yerine daha da ağırlaştırma potansiyelinden kaynaklandı.
Beş madde neden önemli? Ciddiyetinden değil, mecburiyetinden
Türk tarafı bu beş maddelik paketi ciddiye almıyor; ancak yanıt verme mecburiyeti hissediyor. Bu mecburiyet, önerinin içeriğinden değil, Rum tarafının tek taraflı bir yöntem ve öncelik sırası dayatma girişiminden kaynaklanıyor. Yanıt verilmediği takdirde, bu dayatma sessizce normalleşiyor ve sürecin çerçevesi fiilen Rum tarafınca çizilmiş oluyor.
Sorun tam da burada. Adada daha önce üzerinde mutabık kalınmış geçiş noktalarına son anda Erenköy kapısının eklenmesi ve bunun da 5+1 toplantısından sonra ele alınması şartına bağlanması, ciddiye alınabilecek bir müzakere önerisi değil. Bu yaklaşım, sahada atılması gereken somut adımları erteleyip, onları büyük masanın pazarlık unsuru haline getiriyor. Yani güven artırıcı önlemler, çözüm sürecinin başlangıç zemini olmaktan çıkarılıp, ileride belki konuşulacak bir “ödül”e dönüştürülüyor.
Bu nedenle mesele, “paketi kabul etmek” ya da “paketi reddetmek” değildir. Asıl mesele, öncelik sırasını yeniden ve net biçimde hatırlatmaktır. Güven artırıcı önlemler şimdi atılmalı, büyük ve gösterişli masalar ancak bundan sonra anlam kazanmalıdır. Aksi halde, masa büyüdükçe güven küçülür; süreç ilerlemez, yalnızca daha karmaşık ve kırılgan hale gelir.
Sahadaki gerçek: İrade var, sabır azalıyor
İki günlük Lefkoşa ziyaretimin en çarpıcı sonucu şuydu: Türk tarafında çözüm istenci güçlü biçimde sürüyor, ancak bu istenç artık rastgele toplantılarla, ucu açık süreçlerle ve geçmişte defalarca sonuç üretmemiş kalıplarla heba edilmek istenmiyor. Görüştüğüm hemen herkes, çözüm arzusunun hâlâ canlı olduğunu; fakat bunun ancak sağlıklı bir görüşme yöntemiyle korunabileceğini vurguladı.
Bu ne anlama geliyor? Sonuç odaklı, takvimi olan, başarısızlık halinde herkesin neyle karşılaşacağını bilen bir süreç. Daha da önemlisi, daha önce yıllar içinde döşenmiş uzlaşıların sıfırlanmadan, birer basamak olarak kullanıldığı bir müzakere mimarisi. Türk tarafında beklenti, çözümün “yeniden keşfedilmesi” değil; çok gecikmiş bir çözümün, artık akılcı ve disiplinli bir yol haritasıyla tamamlanması.
Rum tarafında ise tablo tersine dönüyor. Söylemle pratik arasındaki mesafe açıldıkça, sürecin ilerlemediği değil, bilinçli biçimde ağırlaştırıldığı hissi güçleniyor. “Görüşmeye hazırım” söylemi yüksek sesle tekrar edilirken, sahada güven üretecek en temel adımların dahi ertelenmesi, süreci daha başlamadan bir uçuruma doğru itiyor. Bu çelişki, yalnızca Türk tarafında değil, Rum toplumundan konuştuğum gazeteci meslektaşlarda da ciddi bir sorgulamaya yol açmış durumda.
Bu bağlamda, Holguin’in dile getirdiği koşullarla, Erhürman’ın başından beri ısrarla savunduğu ilkesel çerçevenin örtüşmesi tesadüf değil. İlerleme olmadan genişletilmiş formatlara geçilemeyeceği vurgusu, artık yalnızca Kıbrıs Türk tarafının bir talebi değil; süreci ayakta tutabilecek tek manivela haline gelmiş durumda.
Başka bir ifadeyle, bugün Kıbrıs’ta sorun çözüm iradesinin yokluğu değil; bu iradenin yanlış yöntemlerle tüketilmesi riskidir. Sabır hâlâ var, ama sınırsız değil. Süreci kurtarabilecek olan da, bu sabrı test eden yeni masalar değil; sahada güven üreten, zamanı ve hedefi olan somut adımlardır.
Masa değil, zemin konuşmalı
Kıbrıs’ta artık “masa kurulacak mı” sorusu anlamını yitirdi. Asıl soru şudur: Bu masa hangi zeminde duruyor? Zemin güven değilse, masa ne kadar büyük olursa olsun çöker.
Sahada güven üretilmeden, gündelik hayata dokunulmadan, yalnızca “hazırım” demek çözüm iradesi değildir. Çözüm iradesi, adım atma cesaretidir. Bugün Kıbrıs’ta eksik olan da tam olarak budur.

Bu haber 20 defa okunmuştur

:

:

:

: