ABD Başkanı Trump bir kez daha dünyayı yakından ilgilendiren bir çıkışla gündemde. İran’a 48 saat süre vererek tehdit dilini tırmandırdı…
Bu açıklamanın hemen öncesinde Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, İran’ın bir hafta içinde nükleer bomba üretebileceğini öne sürdü.
Tanıdık bir senaryo değil mi?
Hatırlayalım: 2003’te Irak’ın “kitle imha silahları” olduğu iddiasıyla işgal edilmesi nasıl meşrulaştırılmıştı? Sonrasında o silahlar bulunamadı. Ama bir ülke dağıldı, yüz binlerce insan hayatını kaybetti, bir bölge istikrarsızlaştırıldı. Bugün benzer bir söylemle bu kez hedef tahtasında İran var.
ABD’nin yıllardır “tehdit” ilan ettiği ülkeler listesine bakıldığında ortak bir payda görülüyor: Washington’ın bölgesel çıkarlarına direnç gösteren başkentler.
İran’a yönelik “bir hafta içinde bomba” iddiası da bu çerçevede değerlendirilmeli. Uluslararası denetim mekanizmaları, raporlar, diplomatik süreçler bir kenara bırakılıyor; kamuoyu korku üzerinden yönlendiriliyor.
Öte yandan ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin, İsrail’in Orta Doğu’nun tamamında kontrol kurmasını arzuladıklarını söylemesi ise tartışmayı daha da berraklaştırdı. Bu bir dil sürçmesi değil; stratejik zihniyetin dışavurumudur. Bölgesel dizayn hedefi artık üstü kapalı cümlelerle değil, doğrudan ifadelerle dile getiriliyor.
Burada asıl mesele yalnızca İran değildir. Mesele, uluslararası hukukun açıkça yok sayılmasıdır. Güçlü olanın kuralları belirlediği, istemediğini “tehdit” ilan edip yaptırım ve askeri baskıyla hizaya getirmeye çalıştığı bir düzen inşa ediliyor.
Eğer bugün İran’a 48 saatlik ültimatom verilebiliyorsa, yarın başka bir ülkeye verilmesinin önünde hangi hukuki ya da ahlaki bariyer kalacaktır?
Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 14 ülkenin tepki göstermesi bu nedenle önemlidir. Çünkü mesele sadece İran’ın güvenliği değil; bölgesel egemenlik hakkının korunmasıdır. Orta Doğu halkları artık “önleyici müdahale” adı altında yapılan yıkımların bedelini çok iyi biliyor.
En acı tablo ise Arap dünyasının içine düştüğü dağınıklık. Gazze’de yaşanan trajedi karşısında ortak bir siyasi irade sergileyemeyen yönetimler, İsrail’i karşılarına almamak adına sessiz kalmayı tercih etti.
Oysa tarihte anlatılan “sarı öküz” hikâyesi boşuna değildir. İlk taviz verildiğinde, sıranın bir gün kendilerine geleceğini hesap edemeyenler, bugün İran üzerinden verilen mesajı dikkatle okumalıdır.
Filistin yalnız bırakıldığında mesele yalnızca Filistin değildi. Şimdi İran hedefteyken mesele yalnızca İran değildir. Bölge ya kendi hukukunu, dayanışmasını ve ortak duruşunu güçlendirecek ya da sırayla baskıya maruz kalacaktır.
48 saatlik süreler, ültimatomlar, tehditkâr açıklamalar… Bunlar diplomasinin dili değildir. Bunlar güç siyasetinin dilidir. Ancak unutulmamalıdır ki Orta Doğu artık 20 yıl önceki Orta Doğu değildir. Halklar da devletler de yaşananlardan ders çıkarmak zorundadır.
Bugün sarı öküzün kim olduğuna değil, yarın kimin olacağına bakma zamanıdır. Bizden söylemesi…