İran’la başlayan çatışmanın daha ilk günlerinde küresel piyasalardan gelen tepki, savaşların artık yalnızca cephede değil enerji borsalarında da kazanılıp kaybedildiğini bir kez daha gösterdi. Brent petrolün varil fiyatı 71 dolar seviyesinden iki gün içinde 84 doların üzerine çıkarak yüzde 15’i aşan bir sıçrama yaptı. Bu artış, füzelerin ilerleme hızından çok daha hızlı gerçekleşti.
İran’la başlayan çatışmanın daha ilk günlerinde küresel piyasalardan gelen tepki, savaşların artık yalnızca cephede değil enerji borsalarında da kazanılıp kaybedildiğini bir kez daha gösterdi. Brent petrolün varil fiyatı 71 dolar seviyesinden iki gün içinde 84 doların üzerine çıkarak yüzde 15’i aşan bir sıçrama yaptı. Bu artış, füzelerin ilerleme hızından çok daha hızlı gerçekleşti.
Enerji fiyatları, modern savaşların görünmeyen cephesidir. Ve bu cephede yaşanan her dalgalanma, doğrudan siyasetçilerin kaderini belirler.
ABD Başkanı Donald Trump açısından bakıldığında İran savaşı askeri olduğu kadar siyasi bir kumara dönüşmüş durumda.
Kısa vadeli, hızlı ve net bir zafer üzerine kurulduğu anlaşılan bu strateji, uzadığı her gün Washington’daki siyasi maliyeti büyütüyor. Çünkü Amerikan kamuoyu savaşın gerekçesini sorgulamaya başladı bile: ABD neden İran’da savaşıyor? Ulusal güvenlik için mi, yoksa başka bir ülkenin güvenliği için mi?
Tarih gösteriyor ki Amerikan seçmeni uzak coğrafyalardaki uzun savaşlara karşı sabırsızdır. Vietnam’dan Irak’a kadar uzanan deneyim, asker cenazeleri arttıkça kamuoyu desteğinin hızla eridiğini kanıtladı.
Bugün sahada kazanılan taktik başarılar, stratejik zafer anlamına gelmeyebilir. Hatta tam tersine, savaş uzadıkça petrol fiyatlarının yükselmesi Amerikan ekonomisini doğrudan vuracaktır. Enflasyon baskısı, akaryakıt fiyatları ve seçim atmosferi birleştiğinde bu durum Beyaz Saray için ciddi bir siyasi risk üretir.
Bu savaşın tartışmalı aktörlerinden biri de İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Washington’daki İsrail yanlısı siyasi çevreler olacaktır. ABD kamuoyunda oluşabilecek “Amerika başkalarının savaşını mı veriyor?” algısı, uzun vadede İsrail lobisinin etkisini zayıflatabilecek bir güven erozyonuna yol açabilir.
Jeopolitik denklemde ise kazananlar şimdiden şekilleniyor. Enerji fiyatlarının yükselmesi, yaptırımlar nedeniyle zorlanan Rusya ekonomisine adeta beklenmedik bir can suyu sağlar.
Artan petrol ve doğalgaz gelirleri, Moskova’nın Avrupa pazarındaki gelirlerini büyütmesine imkân tanıyacaktır.
Benzer şekilde Çin de kriz dönemlerinin klasik kazananlarından biri olma potansiyeline sahip.
Küresel belirsizlik arttıkça yatırımcıların yöneldiği altın ve gümüş fiyatlarındaki yükseliş, büyük rezervlere sahip Pekin yönetiminin enerji maliyetlerinden doğan kayıplarını dengelemesine yardımcı olabilir.
Washington’un nihai hedefinin yalnızca askeri operasyon olmadığı da açık.
İran’da rejim değişikliği ya da bunun mümkün olmaması halinde etnik ve ayrılıkçı fay hatlarını harekete geçirme senaryoları uzun süredir stratejik tartışmaların parçası.
Ancak İran gibi güçlü devlet geleneğine ve yüksek toplumsal mobilizasyon kapasitesine sahip bir ülkede bu tür hedeflerin kısa sürede gerçekleşmesi oldukça zor görünüyor.
Modern savaşların en büyük yanılgısı, başlangıcının kolay ama bitişinin hesaplanamaz olmasıdır. Eğer bu çatışma dört ya da beş haftalık hızlı bir operasyon olmaktan çıkıp uzun süreli bir bölgesel savaşa dönüşürse, bugün askeri başarı görüntüsü veren liderler yarının siyasi kaybedenleri olabilir.
Sonuç olarak İran savaşı yalnızca Ortadoğu’nun değil, küresel güç dengelerinin yeniden yazıldığı bir sınav niteliği taşıyor. Cephedeki sonuç ne olursa olsun, petrol fiyatlarının gösterdiği gerçek şu: Bu savaşta mermiler kadar varil fiyatları da kader belirliyor. Ve bazen savaşlar sahada değil, ekonomi tablolarında kaybediliyor. Bizden söylemesi…