Ortadoğu’da yükselen ateş, yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel siyasetin sinir uçlarını da derinden sarsıyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik başlattığı savaş politikası, kendi içinden gelen sert bir itirazla çatırdamaya başladı.
Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in istifası, sıradan bir bürokratik ayrılık değil; aksine, bu politikanın meşruiyetine indirilen ağır bir darbe niteliği taşıyor.
Kent’in sözleri son derece açık: İran’ın ABD için doğrudan bir tehdit oluşturmadığını ve savaşın İsrail’in baskısıyla başlatıldığını dile getirmesi, Washington’daki derin görüş ayrılıklarını gözler önüne serdi.
Bu çıkış, Trump yönetiminin “ulusal güvenlik” gerekçesini ciddi biçimde tartışmalı hale getirirken, savaşın arkasındaki gerçek motivasyonların sorgulanmasına neden oldu.
Trump’ın en büyük hatası, bu süreci yalnızca askeri güç üzerinden okuyabileceğini düşünmesiydi. Oysa uluslararası siyaset, kaba kuvvetin ötesinde hassas dengeler üzerine kurulu. Nitekim Hürmüz Boğazı krizi bu gerçeği hızla ortaya çıkardı.
ABD’nin müttefiklerinden beklediği askeri desteği bulamaması, özellikle İngiltere’nin mesafeli duruşu, Washington’un yalnızlaştığını gösteriyor. Trump’ın NATO’ya yönelik tehditkâr dili ise bu yalnızlığı daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor.
Hürmüz Boğazı yalnızca bir su yolu değil; dünya ekonomisinin can damarlarından biri. Burada yaşanan her gerilim, petrol fiyatlarını anında yukarı çekiyor.
Nitekim fiyatların 100 doların üzerine çıkması, küresel ekonomide yeni bir dalgalanmanın habercisi. Enflasyon, enerji krizi ve tedarik zinciri sorunları yeniden gündeme gelirken, bu faturanın yalnızca bölge ülkelerine değil, tüm dünyaya kesileceği açık.
Ancak bu tablonun siyasi sorumluluğu da göz ardı edilemez. Trump yönetimi, sahadaki gerçekleri yeterince hesaba katmadan attığı adımlarla hem ABD’yi hem de müttefiklerini riskli bir sürecin içine sürükledi.
“Evdeki hesap çarşıya uymadı” atasözü tam da bu durumu anlatıyor.
Savaşın kısa sürede sonuçlanacağı ve müttefiklerin koşulsuz destek vereceği varsayımı çökmüş durumda.
Bu noktada İsrail Başbakanı Netanyahu’nun rolü de tartışmanın merkezinde yer alıyor. Washington üzerindeki etkisi uzun süredir bilinen İsrail yönetiminin, bu sürecin şekillenmesinde ne ölçüde belirleyici olduğu sorusu artık daha yüksek sesle soruluyor.
Görünen o ki, bu stratejik hesaplaşmanın bedelini yalnızca bölge halkları değil, bu politikayı şekillendiren liderler de ödemek zorunda kalacak.
Sonuç olarak, bu savaş sürdürülebilir değil. Ne askeri açıdan net bir zafer ihtimali var ne de ekonomik maliyeti taşınabilir düzeyde.
Küresel sistemin kırılganlığı ortadayken, bu tür maceracı politikaların faturası er ya da geç kesilir. Ve o fatura geldiğinde, bugün bu süreci yönlendiren isimlerin faturayı ödemesi kaçınılmaz olacak. Bizden söylemesi…